Hacı
Bektaş Veli'nin Yaşadığı Tarihsel Ortam
Baki Öz (Araştırmacı Yazar)
1) Giriş: Hacı Bektaş Veli'yi yaratan ve "Hacı Bektaş Veli'ye XIII. y. yılın
ürünüdür" dedirten tarihsel koşulları ve bu dönemin Ortadoğu, Anadolu ortamını,
yaşantısını ana çizgileriyle görelim. Şuna inanıyoruz; Hacı Bektaş'ı anlamak,
ancak XIII. y. yıl Ortadoğu ve Anadolu koşullarını, yapısını tanımakla mümkün
olacaktır. Hacı Bektaş'a, inanç- düşünce- eylem bağlamındaki hareketine,
çizgisine çağı ve ortamı gözönüne alınarak bakılması durumunda Hacı Bektaş
olgusu bir somutluk, bir gerçeklik kazanabilecektir.
Olgunun bir başka yanı da şudur: Hacı Bektaş; çağına damgasını vuran, ortamını
yaşanılabilir duruma getirmek için çözümler üreten, arayışlar içerisine giren,
koşulları toplumun yararı doğrultusunda değiştirmek için zorlayan biridir.
Sulucakarahöyük'teki küçücük topluluğunu yapılandırışında bunları görüyoruz. O,
düşündüğü ideal toplum için Sulucakarahöyük topluluğunu model almış, bu modeli
Anadolu geneline yaymaya çalışmıştır. İşte Hacı Bektaş'ı bir birey olmaktan
çıkarıp, günümüze kadar kalıcı kılan bu yanıdır. İşte bu nedenler Hacı Bektaş
olgusunun tarihsel dönemini, çağını, ortamını, koşullarını ön plana çıkarıyor,
bilinmesini gerekli kılıyor. Çünkü, Hacı Bektaş Veli bir XIII. y. yıl Anadolu
ürünüdür. Acaba nasıldır XIII. y. yıl Anadolusu ? . .
2) Anadolu'ya Göçler :
V. y. yıldan itibaren Hazar denizi çevresinde yoğunlaşmalar olmuş, bu durum
ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımlara yol açmıştır. Avrupa'ya göçenler
etkinlik kuramazlar, Avrupa toplulukları içerisinde erirler. Fakat Ortadoğu ve
Anadolu'ya göçenler bugünlere kadar sürecek biçimde kalıcılıklar sağlar ve
etkinlikler kurarlar. Beylik, devlet ve imparatorluklar kurar, kurum ve
kuruluşlarını oluştururlar. Yer yer ve zaman zaman Ortadoğu'yu, ama sürekli
olarak da Anadolu'yu yurt edinirler. Türkler, Anadolu'yla en belirgin biçimiyle
M. S. 450'lerden sonra tanışırlar. Fakat Anadolu'yu fethetme ve yerleşme/
yerleştirme doğrultusunda yapılan asıl göçler 1000'li yıllarda başlar. Büyük
Selçuklular döneminde Çağrı Bey, Tuğrul Bey, İbrahim Yinal, Kutalmış, Yakuti,
Anadolu'ya akınlar düzenlerler, Afşin Bey'se Ege denizine ulaşır. 1071'de
yapılan Malazgirt Savaşı'yla Türkler'e Anadolu'nun kapıları açılır. Artık
Asya'da birikmiş ve ekonomik, toplumsal, siyasal bunalıma düşmüş Oğuz/ Türkmen
boylarını yerleştirecek bakir alanlar bulunmuştur.
Asya, sürekli olarak askeri ve siyasal çalkantılar yaşamaktadır. Aynı topraklar
üzerinde yeni yeni devletler kurulmakta ve kurulmaya çalışılmakta. Bu çalışmalar
büyük savaşlara yol açmaktadır. Savaşlarsa halkın yaşamını doğrudan etkilemekte,
halkı "başka yerlere göç" biçiminde yeni arayışlara sokmaktadır.
Bu siyasal ve toplumsal gelişmeler sonucunda Anadolu'ya olan göçleri ve bu
katılımlar sonucunda oluşan Anadolu coğrafyasındaki toplumsal mozayiği, bu yeni
coğrafyada özellikle Xlll. y. yıllarda toplumsal bunalımlara neden olacak
odaklaşmaları şöyle toparlayabiliriz:
* Hz. Ali'nin oğullarından Zeynel Abidin'in oğlu Zeyd'in soyu IX. y. yılın ilk
çeyreğinde Anadolu'ya taşınır. Malatya yöresine yerleşir. Ünlü Battal Gazi bu
topluluk içerisinde Anadolu'da doğar. Bu topluluğun bir kolu daha sonraları
Isparta'ya dek dağılacak ve orada bilinen Veli Baba Ocağı doğacaktır. Bu
topluluk etnik olarak Arap, inanç olarak Alici/ Alevidir. Anadolu'da
Türkleşeceklerdir.
* Hurremiye hareketinin önderi Babek'in ordusu içerisinde önemli ölçüde Türkler
vardır. Eba Müslim'e özenti duyuyorlar ve Ehlibeyt yanlısıdırlar. İran
topraklarındaki Arap/İslam egemenliğine karşı bir başkaldırı yürütmektedirler.
Azerbaycan'da ortaya çıkan bu hareket, Abbasi hizmetindeki Türk komutan Afşin
tarafından 833- 34'lü yıllarda bastırılır. Bilindiği kadarıyla iki bin Babeki
savaşçısı Anadolu'ya, Bizans topraklarına sığınır. Rumeli'ye geçen gruplar da
vardır. Başlarında ünlü komutanları Nasr Theophobos vardır. Divriği, Arguvan ve
Malatya dolaylarındaki Paulikenler arasına yerleşir ve onlarla Heterodoks
oluşları nedeniyle kaynaşırlar. Bu topluluklar ilerde Anadolu Aleviliğinin
çeşnisi olacaklardır.
* Ortadoğu devletlerince baskı ve kıyıma uğrayan Mazdek- Hurremi- Babeki
kalıntıları farklı zaman dilimlerinde ve çeşitli gruplar biçiminde Anadolu'ya
göçer, yerleşir, Alevi inancıyla karılıp yoğrularak ve Alevi toplumu içerisinde
yerlerini alırlar.
* Abbasi halifeleri Harunreşit ve oğulları Memun, Mutasım dönemlerinde Ortaasya
Türklüğü'ne sıcak bakılacak, Türk boylarından askeri birlikler kurulacak,
komutanlık ve valiliklere Türkler'den atamalar yapılacak ve Araplar'la
karışmaları istenmeyen Türk toplulukları Abbasiler'le Bizans arasındaki tampon
bölge olan Anadolu'nun doğu kentlerine yerleştirileceklerdir. "Avasım
kentleri" denilen bu bölgelere yerleştirilen Türk boyları genellikle
Abbasiler'in denetiminde kalarak Sünni İslamlığı benimseyeceklerdir. Daha
sonraları Anadolu'ya göçen birçok Türk topluluğu Avasım bölgesindeki
etnikdaşlarının arasına kolaylıkla yerleşebileceklerdir.
* 1015- 1070 yılları arası Anadolu'ya fetih hareketi sırasında kimi akıncı
birlikleri ve onlarla birlikte hareket eden Türkmen boyları Anadolu'ya
yerleşmişlerdir.
* 1071- 1079 yılları arasında Kutalmışoğulları'nın Anadolu Selçuklu Devleti'ni
kurmaları sıralarında Anadolu'ya büyük bir Türkmen akını olur. Büyük boylardan
kopan küçük özerk gruplar Anadolu'ya gelirler. Giderek "Türkiye"nin
temellerini atacaklardır.
* Büyük Selçuklular, Sünni İslamlığı temel alan bir düzen kurmuşlardı. Alevi-
Şii Türkmen boylarıyla aralarında ciddi geçimsizlikler vardı. Alparslan bu
sorunu Türkmen boylarını Anadolu'ya sürerek çözümlemiştir.Geçinilemeyen ve güdüm
altına alınamayan Türkmen boylarının Anadolu'ya sürümü tüm Büyük Selçuklu
yönetimi boyunca sürmüştür. Bu, bir zoraki göçürmedir. Selçuklular zoraki
göçürmenin kapsamına Ortadoğu'daki Şii, Batıni- İsmaili toplulukları da
sokmuşlardır. Bu topluluklar Anadolu Aleviliğinin yapılanmasına katılacaklardır.
* Anadolu'ya asıl toplu göçler Asya'da ortaya çıkan Moğol- Cengiz olayı
üzerinedir. Cengiz Han (1206- 1227) Asya'nın tümüne egemen bir devlet olur. Doğu
Avrupa'ya, Ortadoğu'ya ve Anadolu'ya doğru genişlemek ister. Bu hareketi,
huzursuzluklara neden olur. Kimi devletleri, beylikleri yıkar. Gidilen yerlerde
sivil halka zarar verilir. Kıyım, kırım yapılır ve zulüm uygulanır. Selçuklu
ülkeleri alınır. Birçok toplum ve topluluk Cengiz Han'a bağlanır. Moğol istilasi
Türkistan ve Ortadoğu tarımına ve kent uygarlığına ağır darbeler indirir. Asya
ve Ortadoğu'nun siyasal ve yönetsel çehresi değişir. Tedirgin olan toplumlar
Cengiz ordularının önünden kaçarak, Anadolu'ya doluşurlar. Bu vesileyle
Anadolu'ya toplu göçler olur.
* Muhammed Harizmşah'ın (1200- 1220) yanlış politikası Cengiz Han'ı üzerine
çeker. Yenilir ve devleti yıkılır. Oğlu Celeleddin Harzemşah (1220- 1231)
Tebriz'i başkent edinerek Azerbaycan üzerinde yeniden devletini kurarsa da,
Moğollar'ca yeniden ortadan kaldırılırlar ve kalabalık Harzemli Türk kitlesi
Ortadoğu'ya, oradan da Anadolu'ya gelip yerleşirler. Erzincan, Erzurum'la
birlikte kimi yerler Harzemliler'e ikta olarak verilir ve yüzbinlerce Harzem
halkı Anadolu'ya yerleştirilir. Bugün Erzincan ve Dersim bölgesinin birçok
aşireti kendisini Harzemli kalıntısı sayar.
* Moğol İmparatorluğu topraklarının Ortadoğu bölümü Hülağü Han'ın payına düşer.
Hülağü Han, 1258'de Bağdat'a giderek insanlığa yakımayacak ölçüde kırım ve zulüm
uygular. Halifelik servetine el kor ve halifeyi öldürtür. Şii- Sünni ayrımını
körükler. Korku ve tedirginliğe düşen bölge insanı Anadolu'ya sığınarak kırımdan
kurtulmaya çalışır.
* Anadolu, XII. y. yıldan itibaren mutasavvıf derviş akımına uğrar. XIII. y. yıl
Anadolu'su ise artık bir derviş yatağıdır. Bilindiği gibi Ortaasya "Horasan
Melamilliği" nin kaynağıdır. Asya'daki siyasal ve toplumsal çalkantılar
düşünce ve inanç çevrelerini yeni arayışlar içerisine iter. Özellikle Moğol
istilası, yani Cengiz'in egemenlik girişimi kitlelerle birlikte mutasavvıf
çevreleri de ürkütür. Kimi kez bireysel, kimi kez grup olarak, kimi kez de
kitlelerin öncüleri olarak kitleleriyle Anadolu'ya göçer, Anadolu'nun yeni
siyasal, toplumsal ve inançsal yapılanmasına katılır ve öncülük ederler.
Anadolu'daki dağınık boyların yerleşmesinde, tarıma geçmelerinde, üretim
yapmalarında, disipline edilmelerinde, Selçuklu ve daha sonraları Osmanlı düzeni
içerinsinde yer almalarında, belli bir inanç yapısı içerisinde yoğrulmalarında
mutasavvıf dervişler temel rol oynar ve temel öncülük görevi yaparlar.
X. - XIII. yüzyıllarda Anadolu'ya olan göçlerin Hacı Bektaş Veli'ye ortam
hazırlaması açısından karakteristik özellikleri şunlardır:
* Anadolu'ya ilk gelen Türk- Türkmen nüfusu ve boyları hakkında kesin bilgi
yoktur. Moğol istilasından önce Oğuz boylarından yalnızca Kınık, Döğer, Yağma,
Salgur, Avşar ve Yıva boylarının Anadolu'ya göç gönderdiği saptanabilmektedir.
Moğol istilası üzerine göç artmış ve diğer boyları da kapsamıştır. Böylece Oğuz
boylarıyla birlikte Kıpçak, Peçenek, Moğol, Çağatay ve Harezmli topluluklar da
Anadolu'ya gelmişlerdir. Ortaasya'dan Azerbaycan'a doluşan Türk topluluklarının
çoğu Anadolu'ya geçmiştir. Kaynaklar "çekirge gibi çok sayıda Türkmen"in
Anadolu'ya geldiğini yazarlarsa da inandırıcı kanıtlar vermezler. Yalnız, bu
durum Anadolu'ya bir- iki yüzyılda oldukça yoğun bir Türk/ Türkmen nüfusun
geldiğinin belirtisidir. Cahen; bu göçlerin "onbinlerce oldukları kesindir, ama
yüzbinlerce oldukları biraz şüphelidir" derse de, Moğol istilasına kadar 200-
300 bin dolayında insanın geldiğini yazar. Kafesoğlu, X. - XII. y. yıllarda 550-
600 bin Türkmen'in geldiğini savunur. M. Halil Yınanç, daha kabarık bir rakam
vererek bu dönem Anadolu'ya 1 milyonun üstünde insanın geldiğini yazar. Ona
göre, 400 bin dolayında olan Melikşah'ın ordusunun üçte biri aileleriyle
birlikte Anadolu'ya yönelmişlerdir. Ayrıca çobanlık ve çiftçilik yapmak için 500
bin Türk ve Müslüman gelmiştir. XIII. y. yıl ortalarında Moğol döneminde
Anadolu'dan geçen Rubruck, Türkler'in yerli nüfusa oranını onda bir olarak
verir. S. Yerasimos, Moğol istilasının yarattığı göç dalgasının Anadolu'ya "çok
önemli bir demografik katkı olduğu" nu savunur. XIII. y. yılda Anadolu'da bir
nüfus patlaması olmuştur. Doğallıkla bu nüfus patlaması ile etnik ve dinsel
çekişmeler bir takım sıkıntıları da birlikte getirmiştir.
* Alevilik, ilkin Ortasaya Türklüğü içerisinde yayılmıştır. Anadolu'ya Türk
göçleriyle birlikte gelir. Anadolu'ya gelen göçlerin bir bölümü Alevi'dir. Bir
kısmı Müslümanlık'la Şamanlık arasında bocalamaktadır. Bir bölümü ise henüz
Şamanlık ve diğer Asya dinlerindedirler. Bu dönemler Anadolu, bu nedenlerle
etnik ve dinsel bakımdan karmaşıktır. Göçebeler arasında geçerli ve yaygın olan
Alevilik, Şiilik ve Sofilik (tasavvuf) Türk Anadolu'sunda giderek yaygınlaşır.
Türkmenler, toplum içindeki etkileri ve saygınlıklardan dolayı Büyük
Selçuklular'ın "başlarından attıklarına sevindikleri" dervişlerini, dedelerini
de birlikte getirmişlerdir. Anadolu genelinde bu "mistik liderler", yani
mutasavvıf derviş ve dedeler, babalar kendi tarikatlarını kurar ve
"konfederasyonlar biçiminde" örgütlenirler. Giderek bu İslam ve Türk öğeleri
"Türk Anadolu'sunda ortaya çıkan bu yeni uygarlık bileşimine" egemen olurlar.
* XIII. y. yıl Anadolu'su mutasavvıf derviş, dede, baba ve düşünürlerle doludur.
Heterodoks hareket doruktadır. Köprülü başta olmak üzere birçok bilim adamının
kabul ettiği gibi İslamlık eski inançların üzerinde zayıf bir örtüdür. Kaynaklar
bu dönem Anadolu'sunda Alevi nüfusunu "milyonlarca" sözcüğüyle anlatırlar. Bu
izlenim Prof. Babinger'i "Anadolu Selçukluları Şii bir mezhebe mensup idiler.
Yani tek kelimeyle Alevi idiler" kanısına götürür.
* Anadolu'ya ilk göçler sırasında Hıristiyan halk tedirginleşir. Batı Anadolu'ya
göçer. Seyrek nüfuslu İç Anadolu'ya Rum feodalları egemen olur. İki toplum
bölgeleri arasında ıssız bölgeler doğar. Türkmen çoğunluk göçebelikte direnir.
Selçuklu yönetimi Hıristiyan köylüyü topraklarına döndürmeye çalışır. Bir yerde
Rum ve Hıristiyan köylünün savunucusu ve koruyucusu olmaya çalışır. Başaramaz.
Dönemin tarihçisi İbni Bibi'nin yazdığına göre bu dönem Amadolu'sunda Farsça,
Rumca, Türkçe, Ermenice ve Süryanice gibi beş dil konuşulmaktadır. Ulusal birlik
ve bütünlük sağlanamamıştır. Bu kaynaşmada Alevilik temel rol oynar. XIII. y.
yıl heterodoks ve Alevi yapılanması Anadolu'da etnik kaynaşmanın yolunu açar.
Selçuklu Devleti'nin beceremediğini Alevilik yoluyla Anadolu çok etnikli, çok
dinli toplumu kendi dinamiğiyle çözer. Ermeniler, Süryaniler gibi Doğu
kilisesine bağlı olan Hıristiyanlar, Paulicienler gibi Hıristiyan heterodoks
eğilimleri Selçuklu ve Danişmendli yönetimlerini Bizans'a yeğ tutarlar. Toplumda
bir kaynaşma olur. Bu ortamda oluşacak olan Bektaşilik'se bu oluşumu
gerçekleştirir, yaşama geçirir.
* Türkler, din öğesinden çok, ulusal duyguya önem vermişlerdir. Anadolu'ya
göçmüş mutasavvıf dervişler, dedeler, babalar İslamlığı Anadolu coğrafsında
adeta bir ulusal dine dönüştürmüşlerdir. Bu dedeler, babalar Türklüğü ve ulusal
öğeleri İslam potasında değil, İslamlığı Türklük ve ulusal öğeler potasında
eritmiş ve yoğurmuşlardır. XIII. y. yıl bu oluşumun dorukta olduğu dönemdir.
* Asya'dan gelen nüfus Anadolu'da önemli olaylar yaratmıştır. 1240'larda
Selçuklular'a, 1260'larda ise Moğollar'a karşı direnmişlerdir. Halk tabakalaları
içerisindeyse etkin bir maya görevi yapmışlardır. Uygun kaynaşmayı yaratarak
çoğu kez fetih işlerini kolaylaştırmışlardır. Toplumun maneviyatına etki etmiş,
yerleşmelerine, üretici olmalarına çalışmışlardır. Ahilik örgütü içerisinde kent
ekonomisine girmişlerdir. Osmanlı Devleti' nin kuruluşuna katılmışlardır. Bütün
bu önemli oluşumlar XIII. y. yılda gerçekleşir. Hacı Bektaş Veli ise bu
etkenlerin ürünüdür, öncüsüdür.
XI. - XIII. Yüzyıl Arası Siyasal- Yönetsel
Gelişmeler:
XI.- XIII. y. yıl Ortasya ve Ortadoğu'nun siyasal bakımdan en
çok bunalımlı dönemidir. İstikrarlı ve kalıcı bir düzen görülmez. Hazar denizini
odak alan bölge üzerinde birçok Türk devleti kurulmuştur. 1000'li yıllarda bu
bölgede Oğuz Yabgu Devleti vardır. Hazar denizinin doğusunda ve Aral gölünün
kuzeyinde uzanan topraklarda Moğol soylu Karahitay Devleti egemendir. Hazar ve
Aral'ın doğusuna uzanan bölgede Türklük öğeleri İslami öğelere ağır basan
Karahanlı Devleti (840- 1212), Karahanlılar'ın güneyinde Hindistan'a kadar
uzanan bölgede İslami öğeleri Türklük öğelerine ağır basan Gazneli Devleti (962-
1187) vardır. Aynı bölgede giderek İran'a ve Anadolu'ya doğru genişleyen Büyük
Selçuklu Devleti (1038- 1157) kurulur. Bunların insan kitlesi aynıdır. Oğuzlar
ve çeşitli Asyalı boylar. Oğuz boyları bu devletler arasında çekişme konusu
olur. Bu durum, Oğuz halkının huzursuzluğuna yol açar. Büyük Selçuklu Devleti,
Abbasi Halife- Devleti'ni siyasal güdümüne almaya çalışır. B. Selçuklu
toprakları üzerinde bir dönem bağlı, bazen bağımsız Irak, Horasan, Kirman,
Suriye ve Türkiye Selçuklu devletleri kurulur.
Türkler'de ülkeyi hanedan üyeleriyle birlikte yönetme geleneği vardır. Bölgelere
vali olarak atanan kimi hanedan üyeleri ve valiler bağımsızlıklarını ilan
ederler. İhşidiler, Tulunoğulları, Harizmşahlar bunlar arasındadır. Yetişkin
olmayan ve gerekli beceriyi gösteremeyen hanedan üyesi valilerin yanlarındaki
"atabeyler", "Atabeylikler" adıyla irili- ufaklı devlet ve beylikler kurarlar.
Kuzey Irak'tan Akdeniz'e kadar uzanan topraklar üzerinde Zengiler, İran'da
Salgurlular/ Fars Atabeyliği, Azarbaycan'da İldenizliler/ Azerbaycan Atabeyliği,
Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu'da Beğteginoğulları/ Erbil Atabeyliği, Güney
Suriye'de Böriler/ Dımaşk Atabeyliği varlıklarını sürdürürler.
Türkler'in XI. y. yılda Anadolu'ya akınlarıyla birlikte, özellikle Anadolu
toprakları üzerinde kimi beylik/ devletler kurulur. Erzurum dolaylarında
Saltuklular, Erzincan- Divriği dolaylarında Mengücekliler, İç Anadolu Bölgesinde
Danişmendliler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarının bir bölümü üzerinde
Artuklular, Erzen, Bitlis yöresinde Dilmaçoğulları/ Togan Arslan Oğullar, Van,
Ahlat yöresinde Sökmenliler/ Ahlatşahlar, Diyarbakır yöresinde İnal/
Yınaloğulları, Harput- Elazığ yöresindeyse Çubukoğuları, Anadolu'nun batı
kesimindeyse İnançoğulları/ Denizli- Ladik Beyliği siyasal- yönetsel
varlıklarını sürdürürler. Bu ülke toprakları adı geçen Beylik ve devletlerle
Türkiye Selçuklu Devleti arasında çekişme konusu olur. Çoğu, XIII. y. yılda
Türkiye Selçukluları'nın eline geçer ve bu beylik ve devletlerin siyasal
varlığına son verilir.
Türkiye Selçuklu Devleti siyasal- yönetsel varlığını sürdürürken, 1243'lerde
Kösedağ Savaşı'yla Moğol İlhanlı Devletine yenilir. Bunun üzerine siyasal
egemenliği sarsılır. Anadolu'da Moğol- İlhanlı egemenliği başlar. Devlet
yönetiminde doğan otorite boşluğu ve toplum üzerindeki egemenliğin gevşemesi ve
bölgelerde kimi beylik ve devletlerin kurulmasına, bölgede ulusal birlik ve ülke
bütünlüğünün bozulmasına neden olur. İnceleme konumuz olan XIII. y. yılda
Türkiye Selçukluları'ndan birçok beylik doğarak ayrılırlar.
XIII. y. yıl siyasal bakımdan bir dönüm noktasıdır. Yüzyılın ilk yarısı Türk-
Türkmen toplumunun Anadolu coğrafyasında birleşmesi, ulusal ve ülkesel birliğini
kurması savaşımı içinde geçer. İkinci yarıda ise, sağlanan ulusal ve ülkesel
birliği dağıtmama savaşımı verilir. Doğallıkla, dönemin bu durumu doğrudan
toplumun yaşantısına yansır. Bu nedenle XIII. y. yılı bir bunalım dönemi olarak
nitelememek gerekir.
4) Haçlı Savaşlarının Yarattığı Bunalım:
Haçlı Seferleri 1096- 1270 yılları arasında yapılır. Avrupa, doğuya ve İslam
ülkelerine sekiz sefer düzenler. Yaklaşık iki yüzyıl süren bu savaşlar döneminde
doğu- batı uygarlığı karşı karşıya gelir. Fakat konumuz açısından, yani Hacı
Bektaş'ın ortaya çıkışı açısından önemli yanı Anadolu ve Ortadoğu'da sergilenen
savaşlar, kitle kırımları, insan ölümleri, ekonomik bunalımlar ve kıtlıklardır.
X. - XIII. y. yıllar arasında Avrupa'da nüfus patlaması olur. Nüfus patlaması
tarım ürününün artışını zorunlu kılar. Batı Avrupa'da yeni alanlar tarıma
açılır. Feodal rantın sabitliğine karşın, üreticinin payı artar. Bu durum Batı
Avrupa'daki feodal sistemin yükseliş dönemine rastlar. XIII. y. yılda Avrupa'da
feodalizm en yüksek noktasındadır. Özünde Haçlı seferlerinin temelinde bu
gelişme yatmaktadır. Avrupa feodalları Orta ve Doğu Avrupa topraklarına doğru da
yayılım içerisindedir. Akdeniz'deki Venedik, Cenova gibi İtalya kentleri Batı
Avrupa'nın ticaretine aracılık etmektedir. Almanya İmparatorluğu'nun pazarı
Venedik'in denetimindedir. Ceneviz, Venedik ve Piza Haçlı seferleri süresince
burjuva öğelerini temsil ederler. İtalyan burjuvalarından oluşan koloniler
doğar. Bunlar doğu ticaretinin önemli merkezleri olurlar. Haçlı çılgınlığını
ticari alışverişe dönüştürürler. Hıristiyan din adamları ve papaların çabaları
yalnızca dinsel amaçlı değildir. Amaçları; maddi ve manevi olarak kilise
iktidarını güçlendirmek ve yaymaktır. Papalık, daha sonraki merkeziyetçi
monarşilere örneklik ederek "otokratik merkeziyetçi bir otorite" kurarlar.
Avrupa'nın feodal temsilcileri olan baronlar, şövalyeler elde edecekleri arazi
ve zenginlekler peşindedirler. Yeni topraklar alarak etkinlik alanlarını
genişletmek ve monarşik devlet olma yolunda büyümek isterler. Haçlı seferleri,
şövalyelerin ülküsü olur. Savaş, onlar için kâr(kazanç) kaynağıdır. Avrupa'nın
işsizi, çapulcusu, dinsel fanatiği bunun için yollara dökülmüştür. Kudüs'ün
alınması Hıristiyan dünyasının kurtuluşunun simgesi yapılmıştır. Din adamları,
Haçlı seferlerini "Tanrı'nın isteği" olarak propaganda etmektedirler.
I. Haçlı Seferinde (1096- 1099) Avrupa'nın yoksul ve fanatik köylü kesimi
yollara düşer. İstanbul'da 600 bin Hıristiyan Haçlı toplanır. Bunların geneli
Anadolu'da ikinci Kılıç Arslan'ın vur- kaç taktiği, açlık ve susuzlukla yok
olur. Antakya önlerine ancak 50- 100 bin kadarı ulaşır. Kudüs'ü, Fatimiler'den
alarak bir Latin Devleti, Antakya, Urfa, Trablusşam, Sur ve Yafa'da da birer
kontluklar kurarlar. Bölgede toplum, Fransız feodalizmi türünde bir feodaliteye
sokulur.
II. Haçlı Seferi (1147- 1149) Musul Atabeyliği'nin Urfa kontluğunu ortadan
kaldırması üzerine düzenlenir. Bu sefere Almanya İmparatoru ile Fransa Kralı
katılırlar. Alman orduları Mesut tarafından bozguna uğratılır. Fransız
birlikleri ise Türkmenler'in saldırılarına uğrar. Geri kalanlar Türk ve
Rumlar'ın saldırılarıyla erirler.
III. Haçlı Seferi (1189- 1192) Eyyubi hükümdarı Selahattin'in Kudüs'ü alması
üzerine düzenlenir. Haçlılar bu sefere Alman İmparatoru, Fransa Kralı ve
İngiltere Kralı'nın yönetiminde katılırlar. Alman orduları Anadolu'da geçerken
büyük yitikler verir. Ama Konya'ya girmeyi başarırlar. Çarşıları yağmalar ve
birçok insanı öldürürler(1190). Ordular dağılır. Diğer birlikler Akka'yı
kuşatırlar. Erzaklarının bitmesi üzerine, Akka müslümanlarının direnişi kırılır
ve teslim olurlar. Kudüs'ü almak için Selahattin Eyyubi'yle savaşırlar. Kudüs,
Müslümanların elinde kalır.
IV. Haçlı Seferinde Haçlılar İstanbul'a vararak Latin İmparatorluğu'nu
(hanedanlığını) kurarlar(1204- 1261). Kenti yağmalarlar. Halk ayaklanır. Bizans
hanedan üyelerinden kimileri Anadolu'ya geçerek İznik ve Trabzon'da iki ayrı
devlet kurarlar. İznik Devleti 1261'de Latin İmparatorluğu'na son vererek Bizans
İmparatorluğu'nu yeniden canlandırır. Trabzon Rum İmparatorluğu ise Fatih Sultan
dönemine dek sürer.
Selahattin Eyyubi'nin ölümü ve Eyyubi Devleti'nin parçalanması, Haçlılar'ın
yüzyıl kadar daha Suriye'de kalmalarına olanak verir. Çevre bölge ve ülkelere
seferler düzenlenirse de, başarılı ve kalıcı olamazlar. Ortadoğu toprakları
üzerine ayrıca dört sefer daha yapılır.
Bu iki yüzyıl içerisnde savaşlar nedeniyle Anadolu ve Ortadoğu'da yüzbinlerce
Hıristiyan ve Müslüman ölür. Anadolu, Suriye ve Filistin'in birçok yeri yakılır
yıkılır. Anadolu savaş alanı olmuş ve en çok zararı görmüştür. Savaş ekonomisi
yaşanılmış, üretim düşmüş, açlık ve kıtlık yaşanılmıştır. Haçlı seferleri
Anadolu ve Ortadoğu'daki Türk- İslam devletlerini güçsüzleştirdiğinden, Moğol
saldırıları karşısında dirençsiz bırakmıştır. Hıristiyan din adamlarının
otoritesi sarsılmıştır. Bu savaşlar bölgedeki Müslüman- Hıristiyan ilişkilerini
bozmuştur. Kapanmaz yaralar açmış, din ve mezhep savaşlarını sürekli kılmıştır.
Müslümanlar içindeki Hıristiyan toplulukları zarar görmüştür. Yunus Emre,
Mevlana ve Hacı Bektaş gibi hümanist ve evrenselcilere bu yaraları kapamak
savaşımı düşecektir. Bunlar Hacı Bektaş ve Hacı Bektaş'ların doğmasına neden
olacaktır. İşte böylesi bir XIII. y. yıl Hacı Bektaş'a kaynaklık eder ve
Bektaşiliği ön plana çıkarır. Hacı Bektaş'ın felsefesindeki acı, kıyım, ölüm,
yıkım, savaş, kıtlık, açlık karşıtlığı; din, dil, etnik, mezhep ve dinler üstü
bir dostluk ve barış içerisinde "olgun insan", "olgun toplum" olarak yaşama
isteği bu gözlemlerin ve yaşanılanların verdiği derslerin sonucudur.
5) XI.- XIII. Yüzyıllarda Askeri Olaylar ve
Savaşların Yarattığı Genel Bunalım:
Hacı Bektaş'lara ortam hazırlayacak askeri olayları kronolojik sırası içerisinde
vererek; bir duygu, gönül, düşünce ve inanç adamı olan Hacı Bektaş Veli'nin
doğmasına hangi etkenlerin kaynaklık ettiğini belirtmek, açıklamak amacındayız.
Çünkü insan, ortamının ürünüdür. Onu, koşulları yaratır. Hacı Bektaş'ın yaşadığı
XIII. yüzyılı da bu açıdan değerlendiriyoruz. XIII. y. yılı hazırlayan
gelişmeler ve XIII. y. yıl ortamında Hacı Bektaş Veli konumuzun odağıdır.
Düşünürler, inanç adamları, gönül adamları, liderler bunalımlı dönemlerde ortaya
çıkarlar. Toplum, onlara gerek duyar. Hacı Bektaş'ın da ortaya çıkışı böyledir.
Şimdi Türk/ Türkmenler'in Anadolu'ya gelişleriyle ilgili önemli askeri olaylara,
geniş kitlelerin kırımına, zulüma uğramalarına, kan ve can kaybına neden olan
savaş olaylarına bakalım. Çünkü bu olaylar, bunların toplumdaki yankısı, sonraki
yıllara kalan izleri konumuz açısından önemlidir.
* 26. Ağustos. 1071'de Bizans İmparatorluğu'yla Büyük Selçuklu Devleti arasında
Doğu Anadolu'da Malazgirt Savaşı olur. Büyük Selçuklular'ın 50
bin ile Bizans'ın 100 bin dolaylarındaki ordusu karşı karşıya gelir. Bizans
yenilir. Türk/ Türkmenler Anadolu'ya yerleşme olanağını yakalarlar.
* Kutalmışoğlu Süleyman Şah Anadolu'da Türkiye Selçuklu Devleti'ni kurar ve
genişler. Antakya'yı alması Suriye Selçukluları'nı korkutur. Suriye Selçuklu
Meliki Tutaş'la Halep yakınlarında yapılan savaşı yitirince, Süleyman Şah
intihar eder (5. Haziran. 1086) .
* I. Kılıç Arslan, Haçlılar'a karşı 30. Haziran. 1097'de Dorileum
(Eskişehir) Savaşı'nı verir. Yenilir ve çekilir. Haçlılar 100 bin
kişiyle Çukurova'ya girer ve Antakya'yı kuşatırlar. 40 bin kişiyle Kudüs'ü
kuşatır ve alırlar. 70 bin Yahudi ve Müslümanı öldürürler.
* I. Kılıç Arslan, babasının yerine Türkiye Selçukluları'na sultan olur.
Konya'yı başkent edinir. Danişmendliler'i yener. 1104'de Büyük Selçuklu
Devleti'nden ayrılarak bağımsız olur. Suriye'ye yönelir. B. Selçuklu sultanı
Muhammed Tapar, Emir Çavlı konutasında Türkiye Selçukluları üzerine bir ordu
gönderir. Savaşı yitiren I. Kılıç Arslan atıyla Habur ırmağını geçerken boğulur
(1107) .
Türkiye Selçukları'yla Bizans İmparatorluğu arasında 17. Eylül. 1176'da
Miryokefalon (Gelendost/ Kumdanlı) Savaşı yapılır. Bizans 100 bin
kişilik bir orduyla Selçuklu Türkleri'ni Anadolu'dan atmak ister. Bizans ordusu
yenilir. Bu olay, Türkler açısından bir dönüm noktası olur. Anadolu'dan
atılamayacakları anlaşılır ve Türkiye'yi yurd edinirler.
Türkiye Selçukluları'yla Bizans arasında 1211'de Alaşehir Savaşı
olur. Bizans ordusu yenilir. Selçuklu askeri yağmaya girişir. I. Gıyaseddin
Keyhüsrev'in bir Bizans askerince öldürülmesi üzerine durum değişir. Laskeris,
karşı saldırıya geçer. Selçuklu ordusu büyük yitikler vererek, Türk topraklarına
çekilir.
Türkiye Selçukluları Güneydoğu Anadolu'yu almak, Kilikya Ermeni Krallığı'nı
ortadan kaldırmak, ülkesel bütünlüğü sağlamak için 1218'de Keban Savaşı'nı
yaparlar. Maraş ve dolayları alınır. Ermeniler üzerinde egemenlik sağlanır.
I. Alaeddin Keykubat, Akdeniz ve Karadeniz'e ulaşır. Buradaki beylikleri ortadan
kaldırır. Kırım'daki Suğdak'ı alır (1224) . Eyyubi ve Artuklu meliklerini yener.
Anadolu'daki ilk Türk beyliklerini / devletlerini ortadan kaldırır.
Cengiz Han'ın önünden geçerek Anadolu'ya sığınan Harzem hükümdarı Celaleddin
Harzemşah'la Türkiye Selçuklu hükümdarı I. Alaeddin Keykubat arasında
Erzincan'da 10. Ağustos. 1230'da Yassıçemen Savaşı olur. Üç gün
süren savaşta Harzem ordusu büyük yitikler ve çok sayıda tutsak vererek yenilir.
Celaleddin Harzemşah kaçar ve büyük bir olasılıkla Dersimliler tarafından
öldürülür. Halkı; Erzincan, Amasya, Larende ve Niğde gibi çevre illere
yerleştirilir. Buralar onlara ikta olarak verilir. Harzemlileri izleme
bahanesiyle Moğollar 1231'de Anadolu'ya girerler. Amid, Erzen ve Meyyafarkin'i
(Silvan) yağmalarlar. Siird'i beş gün kuşatır, kenti aldıktan sonra halkı
öldürürler. Çevre kent ve köylere giden Moğollar; - dönemin yazarlarının
belirttiklerine göre- , "insanları birer birer öldürürler". Bu kaynaklara göre;
Amid yöresinde 15 bin, Siird'de ise 20 bin kişi öldürülmüştür. Kızlar tutsak
alınıp Azerbaycan'a götürülür. Moğollar, Sivas'a kadar ilerlerler.
Türkiye Selçukluları'nın Doğu Anadolu'da egemenlik sağlaması Eyyubileri tedirgin
eder. Büyük bir orduyla harekete geçerler. İki ordu 1234'de Harput yakınlarında
savaşır. Eyyubiler yenilirler. Sultan Alaeddin Eyyubiler'i Doğu Anadolu'dan
tümüyle uzaklaştırmak için Rakka, Urfa, Harran ve Siverek'i alır.
1239'larda "Babai Olayı" denilen Alevi - Türkmen ayaklanması
patlar. Olayın önderleri Baba İshak'la Baba İlyas Vefai tarikatındadırlar. Baba
İshak olayı Maraş, Kahta, Adıyaman, Malatya, Kefersut yörelerinde başlatır.
Amaç; olayın asıl merkezi olan Amasya - Tokat Alevi - Türkmenleri'yle ve bu
yöredeki hareketin lideri Baba İlyas'la bağ kurmaktır. Ayaklanma, Amasya'dan
Adıyaman'a kadar genişler ve Anadolu'nun tümüne yayılır. Malya ovasında 1240'da
verilen savaş yitirilir.
Tarihlere göre; Malya Savaşı'nda 3 bin - 6 bin Babai Türkmen, bini Frank askeri
olmak koşuluyla 12 bin- 60 bin arasındaki Selçuklu askerine karşı savaşmıştır.
Babailer'in Selçukluları 12 kez yenilgiye uğratmalarını, kentleri ele
geçirmelerini göz önüne alırsak Babai ayaklanmacı ve savaşçılarının daha çok
olması, en az 10 binin üzerinde olması gerekir. Dönemin tarihçisi İbni Bibi'ye
göre bu savaşta 4 bin Babai Alevi- Türkmen kılıçtan geçirilir. 600 kişi tutsak
edilir. Baba İshak da burada öldürülür.İbni Bibi kadın ve çocuklara
değinilmediğini yazarsa da, yanılıyor olmalıdır. Babailer'in kadın ve
çocuklarıyla birlikte savaştıkları bilinmektedir. Selçuklular'ın kendilerine
karşı savaşan bu kadın ve çocuklara dokunmayacakları düşünülemez. Zaten dönemin
bir başka yazarı, kadın ve çocukların bu kırımdan kurtulamadıklarını belirterek
İbni Bibi'yi tamamlar. Bar Hebraeus; "Bunlardan erkek, kadın, çocuk, hayvan
velhasıl hiçbir şey kılıçtan kurtulamadı…" demektedir.
* Babai olayından Selçuklular'ın yıprandığını gören Moğollar Anadolu'nun
istilasını düşünürler. Sultan II. Gıyasettin Keyhüsrev/ vezir Sadeddin Köpek
yönetici ikilisi acizdir. Selçuklu sınırlarında dolaşan Boycu Noyan
komutasındaki Moğol ordusu Kafkasya'daki Gürcü ve Ermeni birlikleriyle Erzurum'u
kuşatır. Kenti alır, yakar ve yıkar. Erzincan ve Kemah yağmalanır. Sivas'a doğru
ilerlenir. Selçuklular 80 bin kişilik ordularıyla Suşehri 'nde Moğolları
karşılarlar. 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı'nda
Selçuklular panik içerisine girer, ordu bozulur ve başlarında sultanları II. G.
Keyhüsrev olmak üzere kaçarlar. Selçuklular'ın böyle kolayca bozulacaklarını
düşünemeyen Moğollar cesaret bulur ve ileri hareketlerini sürdürüler. Suriye ve
Mısır'a kaçmak isteyen halkı ve askerleri öldürürler. Sivas alınarak halkın çoğu
öldürülür ve kent üçgün yağma edilir. Kayseri üzerine yürünür. Bura da
yağmalanır. 10 bin dolayında Kayseri halkını Meşhed ovasına çıkararak hunharca
katlederler. Geri dönülür. Erzincan alınarak yağmalanır ve halkı katledilir.
Selçuklu ülkesi ikibuçuk ay hükümetsiz kalır. Malatya subaşısı Reşididdin halka
haber vermeden hazinelerle birlikten kaçarak Halep'e sığınır. Ermeniler yollarda
yakaladıkları sığınmacıları öldürürler. Türkmenler karışılıklar çıkarırlar.
Ticaret ve tarım bozulur. Ülkede kıtlık başlar. Ülke anarşiye boğulur. İktidar
boşluğu doğar, yönetim mücadeleleri başlar. Anadolu, Moğol egemenliğine geçer.
Selçuklular, Moğollar'a vergi verir ve onların bağlısı olurlar. Bu statü 1277'ye
dek sürer. Bu tarihten sonra da Moğallar Anadolu'yu işgal eder ve doğrudan
yönetirler. Moğollar'ın kurduğu bu yönetim İlhanlı Devleti'nin 1335'de
parçalanışına dek sürer.
* Moğollar 1251'de Diyarbakır ve Meyyâfârkin yöresine girer, Suruç, Harran ve
Urfa'ya kadar akınlar düzenler, insanları öldürür, tutsak eder ve çevreyi
yağmalarlar. Kervanları soyarlar.
* 1256'da Boycu Noyan kışlamak için Anadolu'ya girer. Selçuklu birliklerini
yeniden yener. Konya' ya kadar ilerler. Moğollar, Doğu ve Orta Anadolu'yu istila
ederlerken kalabalık Türkmen yığınları ve Ağaçeriler de Malatya Harput bölgesi
ile Fırat- Musul yörelerini işgal ederler.
* Hülagü Han, Suriye seferi sırasında şehzade Yaşmut'a 1257'de Mardin ve
Meyyâfârkin (Silvan) 'i aldırtır. Silvan kuşatmaya direnir. Açlık felaket halini
alır. Kent halkı kedi, köpek ve fareleri yerler. Moğollar, kente girdiklerinde
birbirleri üzerine yığılmış insan ölüleriyle karşılaşırlar.
* Memlük sultanı Baybars Moğolları 1260'da Aynucalut Savaşı'nda
yener. Moğollar ilk kez acı bir yenilgi alırlar. Baybars'ın İslam ülkelerinde
yıldızı parlar ve İslam toplumlarının koruyucsu(hamisi) olur.
* Baybars, Muineddin Pervane yönetimindeki Selçuklu ordusunun desteğindeki Moğol
ordusunu 1277'de Elbistan Savaşı'nda yener. Moğollar 6700 ölü,
pek çokta tutsak verirler. Selçuklu birliklerinin çoğu Baybars'a katılırlar.
Kimileri de gönüllü tutsak olurlar. Baybars Kayseri'ye girer. Pervane'nin iki
yüzlü siyaset uyguladığını anlayarak ülkesine döner. İlhanlı hükümdarı Abaka Han
Anadolu halkının ve Selçuklular'ın Baybars'la anlaşıp çağırtarak Moğollar'ın
yenilmesine yol açtıkları gerekçesiyle öç almak için Anadolu'ya gelir.
Baybars'la gizlice anlaştığı için vezir Pervaneyi öldürtür. Erzurm ile Kayseri
arasına 200- 500 bin arası insan öldürtür. Anadolu Türk/ Türkmen'inden - dönemin
kaynaklarına göre- 200 bin- 600 bin arası insan öldürtür. Bir o kadar tutsak
alır. Tutsakların 400 binini Bayburt'ta salı verir. Semerkant'tan Kayseri'ye
kadar öldürülenlerin sayısı 6 milyonu geçer. Sadece Bağdat'ta 2 milyon insan can
verir. Birçok kent tarla haline gelir. Yıkılanlar arasına Tus'taki İmam Rıza
türbesi de vardır.
* Selçuklu emirlerinden Harzem kökenli Diyarbakır yöneticisi Baycar 1277'de
ayaklanır. Lülve Komutanı Hatıroğlu'na ihanet ederek, Moğollar'a teslim eder.
Moğollar onu parçalayarak, parçalarını illere gösterilmek üzere gönderir ve
halkı sindirirler.
* Baybars'ın Anadolu'da olmasını fırsat bilen Karamanoğlu Mehmet Bey, II.
Keykavus'un oğlu Siyavuş'u (Cimri ) sultan ilan eder. 37 günlük bir yönetimden
sonra Anadolu' ya gelen Moğollar Mehmet Bey'le Siyavuş'u öldürürler. Cimri olayı
ve Baybars'ın Anadolu içlerine kadar gelmesi, Moğollar'ın Anadolu'yu işgal
etmelerine ve ülkeyi tek elden yönetmelerine yol açar.
Moğollar'ın Anadolu'nun yönetimini doğrudan üstlenmeleri üzerine vezirler ve
valiler halk üzerinde bir sömürü, talan düzeni kurdular. Taht kavgaları kanlı
boyutlarıyla sürüyordu. Anadolu'daki Moğol hanedan üyeleri, vali ve komutanları
da zaman zaman merkezi yönetime karşı ayaklanıyor ve halka sığınıyorlardı. Baltu
(1296) ve Sülemiş (1298) ayaklanmaları bunların en önemlileridir. Kısaca Hacı
Bektaş ne yana baksa kan, ölüm, savaş, siyasal mücadele, kıtlık ve sömürü
görüyodu. Bunlar, onun Anadolu' ya yeni bir yaşam tablosu getirmesinde temel
etken olacaklardır.
XI.- XIII. Yüzyıl Anadolu' sunun Düşünsel ve İnançsal Yapısı:
İslam dünyasında felsefe hareketleri Abbasiler döneminde Hıristiyanlaşmış Yunan
felsefesine ait yapıtların çevirilmeleriyle başlar. Felsefeden dayanak bulan
tasavvuf giderek sistemleşir. X. y. yıldan sonra tasavvuf bir düşünce sistemine
dönüşür. Asıl felsefe akımları da yine X. y. yıl başlarında doğar. Öncülüğü,
Doğa felsefesi ile ilgili akımlar yapar. Giderek bu akım; Eflatun'la Aristo'nun
felsefe sistemlerini uzlaştıran ve bunu Yeni Eflatuncu yorumlarla donatan
Meşaicilik ile, Eflatunculuk'la gnostik felsefeyi birleştirerek yeni bir atılım
yapan İşrakilik olarak iki çığırda gelişirler. Buna karşın İslam dünyası XII. ve
XIII. y. yılda iki önemli badire atlatır. Bunlar Haçlı seferleriyle Moğol
istilasıdır. Bu olaylar VIII. - XI. y. yıllar arasındaki olguyu (pozitif /
müsbet) bilim araştırmalarını ve özgür düşünceyi zayıflatır. Eşari kelamcılığı
düşünce tartışmalarını durdurur. Eğitim, iskolastik biçim alarak bağnazlığı
arttırmıştır. Felsefe akımlarına hoşgörü kesilmiştir. Felsefe, Kelamcılığın
sonuca varış aracı olmuştur. XIII. y. yıldan sonra felsefe akımları yerlerini
tümüyle kelam ve tasavvuf hareketlerine bırakmışlardır.
Haçlı seferleri ve Moğol istilası sonrasında Anadolu'da dinsel ve düşünsel
bağdaşma oldukça bozuldu. Kitle içerisinde kızgınlık ve kırgınlıklar doğdu.
Anadolu düşünsel ve inançsal birliği derin yarlar aldı.
XIII. yüzyıl bu dinsel ve mezhepsel kargaşalıklara çözüm arama çabalarıyla
geçer. Hacı Bektaş Veli Anadolu toplumunun düşünce ve inanç uzlaşımının ve
dayanışmasının mimarı olur. Bu yanıyla XIII. y. yıl dinlerin ve mezheplerin bir
biriyle kaynaşma sağladığı bir dönem olur.
İslam dünyasında düşünce ve inanç akımları genellikle iki temel üzerinde
yapılanmışlardır. Birincisi Ehlisünnet (Sünnilik), ikincisiyse Ehlibeyt (Şiilik/
Alevilik) . Ara akımlar bu iki koldan birine yanaşarak varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Mutezile, İhvanülsafa, Mazdekilik, Karmatilik, Hurremilik,
İsmaililik, Batınilik… gibi akımlar hep Ehlibeyt akımı içerisinde yerlerini
alarak genel İslam anlayışına kazandırılmışlardır. Bu akımların İslam temeli
üzerinde Bektaşilik adı altında yoğrulmasında Hacı Bektaş Veli önemli rol oynar.
Asya göçleriyle birçok da Türkmen dervişi, mutasavvıfı, dedesi, babası, düşünürü
Anadolu'ya gelirler. Bunlar Türkistan- Horasan- Maveraünnehir'de Melamilik,
Yesevilik ve Vahdet- i Vücut akımları içerisinde yoğrulmuş kimselerdir.
Anadolu'nun kentlerine yerleşir, çoğu kez yüksek kesimlere seslenir, aristokrat
ve aydın tabakası içerisinde yaşarlar. Bir bölümüyse kırsal kesimlere ve halk
arasına yerleşirler. Bu hareket Anadolu'da kendi içerisinde biçimlenir.
Birincisi Muhyiddin Arabi (öl. 1241) ve evlatlığı Sadruddin Konevi(öl. 1274) ile
temsil edilenler ahlakçılığı temel alırlar. İkinci gurupsa Kübrevilik ile
Suhreverdilik tarikatlarında toplanırlar ve daha hoşgörülü, daha estetik bir
karakter gösterirler. Necmeddin Razi (öl. 1256), Bahaüddin Veled (l. 1228),
Burhaneddün Muhakkik- i Tirmizi (öl. 1240) Kübrevililiği temsil ederler.
Evhaduddin Kirmani'yse (öl. 1237) Suhrevirdiliğin temsilcisidir. Bu tarikatlar
İranilik etkisi taşırlar. Orta Anadolu'nun Konya, Kayseri, Tokat ve Amasya gibi
ticaret ve kültür merkezlerine yerleşirler. Halkın dinsel yaşamında önemli
ölçüde rol oynarlar .
Bu iki ahlakçı ve estetikçi akım XIII. y. yılın ortalarında Mevlana Celaleddin
(öl. 1273) ve Mevleviliği doğurur. Mevlana, özellikle Selçuklu yöneticileriyle
iyi ilişkiler içerisindedir. Mevlevilik'se kent insanının ve yönetici çevrelerin
tarikatı olacaktır. Ahi Evren'in kurduğu Ahilik'se kent insanını örgütlemesi ve
ekonomik yaşama sokmasıyla birlikte, Mevleviliğe göre ayrı bir yol izler.
Tasavvuf, XIII. y. yıl Anadolu' sunda göçebe, yarı göçebe ve köylük çevrelerde
önemli temsilciler bulur. Bu akımı Anadolu' ya "Horasan Erenleri"
getirmişlerdir. İslama yaklaşımı yüzeyseldir. Bu bir "halk tasavvufu" akımıdır.
Temsilcileri baba, dede ve atalardır. Horasan Melamiliğinin/ Melametiliğinin
devamcısıdırlar. Hacı Bektaş Veli bu hareket içerisinden ortaya çıkacak ve bu
harekete yeni bir düzen verecektir.
Bu genel akımların dışında XIII. y. yıl Anadolu' sunda yaşamış ve toplum
üzerinde derin izler bırakmış birçok düşünür ve inanç adamı vardır. Fahreddin
Irakeyn (öl. 1289) 'in Tokat' ta tekkesi vardır. Kalenderiler'le ilişkilidir.
Sıraceddin Urumavi (öl. 1283) Konya'da yaşamış ve Mevlana yanlısıdır. Bir başka
Mevlana yanlısı olan Kutbeddin Şirazi hikmet, tabiiye, riyaziye ve tıp
uzmanıdır. Hacı Mübarek Haydari ise Haydari halifelerindendir. XIII. y. yılda
yaşamıştır. Tabduk Emre ile Yunus Emre de yine bu yüzyılın insanlarıdır. Batıni-
Alevi akımın içerisinde yer almış ve toplumumuz üzerinde bugünlere kalacak
ölçüde izler bırakmışlardır.
Hacı Bektaş Veli, tasavvufun Anadolu'da en gelişmiş dönemini yaşadığı XIII.
yüzyılın insanıdır. Bu düşünce- inanç akımlarının ve tasavvuf hareketinin en
canlı olduğu dönemde hareketin içerisinde yer almıştır. Horasan Melamiliği'nden
Anadolu Batıni- Alevi Kalenderiliği'ne uzanan çizginin temsilcisidir. Düşünce ve
inanç hareketlerinin en canlı olduğu bir çağda, bu hareketlere bir düzen
kazandırarak, Bektaşilik çığırı içerisinde toparlayarak, birçok hareketi
Bektaşilik özgünlüğü içerisinde eritip, karıp ve yoğurup biçimlendirmeyi
başarmıştır. O'nun ululuğu işte buradan kaynaklanır.
XI.- XIII. Yüzyıl Türkiyesi'nde Toplumsal Yapı:
Büyük Selçuklular olsun, Türkiye(Anadolu) Selçukluları olsun toplum olarak
köylülüğe, ekonomi olarak tarıma dayanırlar. Toprakların, memur ve subaylara
maaşlarına karşılık işletme hakkının verilmesi esasına dayanan İkta sistemi
temel alınmıştır. Büyük Selçuklular hanedan üyelerini Anadolu topraklarını
almaları durumunda kendilerine ikta olarak verileceği özendirmesiyle, Anadolu'yu
fethettirir, birçok hanedan üyesini merkezden uzaklaştırır, Ortadoğu ve
Anadolu'ya yerleştirirler.
Türk devletlerinde ülke yönetiminin hanedan üyelerinin ortak malı oluşu esastır.
Türkiye Selçukluları da kamu topraklarının hükümdarlık ailesinin malı olması
ilkesini benimsemiştir. Merkezi yönetimin güçlenmesi, iktidarı padişahın
şahsında toplamıştır. XI. y. yılın sonları hükümdarlık ailesi iktaları dönemi
olmuştur. Büyük çapta devlet mülkiyeti ortaya çıkmıştır. Merkeziyetçi eğilimin
artmasıyla, XII. y. yılda hükümdarlık ailesi iktaları devletin sıkı denetimine
alınmış ve basit birer kazanç kaynağı düzeyine indirilmişlerdir. Türkiye
Selçukluları iktaları illerdeki vali ve askerleri kapsayacak ölçüde
yaygınlaştırarak ve büyük ikta sistemini kırarak feodallaşmayı önlemeye
çalışmışlardır.
Selçuklularda toprak üzerinde devlet mülkiyeti esas olmakla birlikte, uygulamada
özel mülkiyet vardır ve yaygındır. Devlete yararlılık gösteren kişilere
temlikler verilmiştir. Bu lkin miri topraklardaki vergilerin bireylere
bırakılması biçiminde başlar ve giderek içeriği özelmülkiyetçilik lehine
değişir. Bu vergi hakkı giderek devletin toprak üzerindeki haklarından
vazgeçmesiyle sonuçlanır. Topraklar tam mülkiyetiyle özel kişilere bırakılır.
Vakıflar özelleşmeyi kamuflaş yaparak yürütürler. Dahası II. İzzettin Keykavus
1260'larda bir köyü parayla satar.
Moğol dönemi, Anadolu'da özel mülkiyetlerin büyük ölçüde çoğalmasına, Batı
feodalitesini anımsatan yüzlerce küçük beyliğin doğmasına yol açar. Askeri
iktalar özel mülklere dönüşür. İkta sisteminin dışında, büyük arazi sahibi
dihkanlar varlıklarını sürdürürler. Kamu/ devlet mülkiyetine dayanan ikta
sisteminin dışında genişçe bir özel mülk alanı oluşmuştur. Küçük arazi sahibi
özgür köylülük de vardır. Türkiye Selçuklu devleti/ toplumu, XIII. y. yılda
geniş arazilere sahip büyük ailelerin egemenliğinde ve görünüşe göre feodal bir
devlettir.
Selçuklu toplumu, bir sınıflı toplumdur. Sınıflar kristalize olmuştur. Ülkede
tam anlamıyla bir beyerki/ zengin erki(plutokrasi) vardır. İranlı ve
İranlılaşmış öğeler devlet üzerinde, yönetimde egemendirler.Eğitim ve kültür bu
doğrultuda yapılanmaktadır. Kamucu/ devletçi toplum yapısından sınıflı feodal
toplum düzenine geçiş izlenmektedir. Toplum, bu geçişin sancılarını çekmektedir.
Bu toplumsal sancılar kendini; göçebe- yerleşik, Türk/ Türkmen- İrani öğeler,
Şii(Alevi)- Sünni çatışması ve azçok özgür kabile üyeliği biçiminde yaşatılan
göçebe yığınların "Türkmenlik"ten çıkıp yarı- bağımlı köylü konumuna
zorlanmasına karşı gösterilen direnişler biçiminde ortaya kor. Türkmen
feodallaşmaya karşı tepki göstermektedir. Artık XIII. yüzyıl Anadolusu'nda bir
sınıflı toplum ve sınıfsallık üzerine oturtulmuş bir düzen vardır. Toplumun
huzursuzluğu ve tepkisi buradan kaynaklanmaktadır. Hacı Bektaş da bu yapı ve
düzen içerisinde bir tepki ve yeni bir ideal düzen koyucu olarak görünür.
Dönemin yazarlarından İbni Said'in verdiği bilgiye göre, Selçuklu ülkesinde 400
bin köy vardır ve bunları 36 bini haraptır. XIII. y. yılın sonlarından itibaren
kıtlıklar Anadolu'yu kasıp- kavurmaktadır.Bu durumda toplumuna duyarlı yaklaşan,
toplumunun dertlerini dert edinen Hacı Bektaş ve Hacı Bektaş'ların çıkması/
doğması kaçınılmazdır. Dönemin toplumsal yaşantısı, toplumsal- ekonomik- siyasal
düzeni, askeri kırımlar, doğal felaketler, baskı ve zulümlar Hacı Bektaş'ın
ortaya çıkmasının zorunlu ve kaçınılmaz ortamıdır. Koşullar, Hacı Bektaş'ı
doğurmuş ve öne çıkarmıştır.
- II-
HACI BEKTAŞ VELİ'NİN KÖKENİ
VE YAŞAMINDAN ÖNEMLİ KESİTLER
1- "Bektaş" Adının Anlamı ve Kökeni:
Araştırmacılar Hacı Bektaş'ın gerçek adının "Muhammed", mahlasının ise "Bektaş"
olduğunu, ayrıca "Hünkâr"ın da Farsça olup "Hüdavendigâr"ın kısaltılmışı
olduğunu, lakap olarak kullanıldığını yazarlar. Vakfiyelerde adının "Hacı
Bektaş" olduğu belirtilir.
"Bektaş" sözcüğü Türkçe'dir. Şemseddin Sami Bey'in "Kamûs- i Türki"sine
ve Ahmet Vefik Paşa'nın "Lehçe- i Osmâni"sine göre "yaşıt",
"eşit", "birbirlerinin tıpkısı" anlamına gelir.
"Bektaş" adının Türkçe oluşunu ve Hacı Bektaş'ın mahlası, sanı değil de doğrudan
adı olduğunu kesindir. Gerk "Terceme- i Kamus"da, gerek "Tarama
Sözlüğü"nde, gerekse "Eski Uygur Türkçe Sözlüğü" gibi
eski Türk dilleriyle ilgili sözlüklerde "Bektaş" sözcüğü "eş", "denk", "benzer"
anlamlarına gelir ve "bengdeş", "beğdeş", "bağdaş", "bekdaş", "bekdeş" ve
"bektaş" biçiminden yazılmıştır. "Hacı"lığı da kesin belgelerle saptanamıyor. Bu
ad söylencelere dayandırılmaktadır. "Veli"liği de Anadolu'ya geldikten ve
kendini kanıtladıktan sonra almış olmalıdır. "Seyyid"liği Ali soyuna
dayandırılmasının bir sonucudur. Sonradan san olarak takılmıştır. Bunlara
karşın, "Bektaş" sözcüğünün Farsça ve Arapça olması olanaksızdır. Türkçe'dir.
Eski Türkçe'de kullanılmıştır. "Bektaş"ın san olarak savunulması da tutarsızdır.
"Bektaş", doğrudan Hacı Bektaş'ın adıdır.
2) Hacı Bektaş'ın Soyu:
Hacı Bektaş Horasanlı'dır. Nişabur kentinde doğmuştur. Babası İbrahim Sani'dir.
Muhammed mahlasıyla anılır. Soy olarak Hz. Ali'ye bağlanır. Annesinin adı Hatem
(Hateme) 'dir. Şeyh Ahmet'in kızıdır. Anadolu'daki Ağuçan Ocağı bu Ahmet
Dede'nin soyundan olduklarını savunurlar.
Hacı Bektaş'ın soy kütüğü ile yol kütüğü (şeceresi) sürekli birbirine
karıştırılmıştır. Birden de çok kütükler üretilmiştir. Bu alanda tam bir
karışıklık vardır. Gerek soy kütüğü, gerekse yol kütüğü çoğunluk Hacı Bektaş'ı
Hz. Ali kaynağına kadar götürür. Zaten iki kütük düzenlemesi arasındaki
karışıklıkta buradan doğmaktadır. burada yalnızca soy kütüğüne ilişkin bir örnek
vereceğiz:
Hacı Bektaş- ı Veli, 2) Seyyid Muhammed İbrahim el- Sani, 3) Seyyid Musa el-
Sani, 4) İbrahim Mükerrem el- Mucap, 5) İmam Musa'l Kazım, 6) İmam Cafer el-
Sadık, 7) İmam Muhammed el- Bakır, 8) İmam Zeyn'el Abidin Ali, 9) İmam Hüseyin
el- Şehid, 10) İmam Emir el- Müminin Ali.
Hacı Bektaş, her türlü eğitimini Horasan'dan almıştır Toplumsal ve etnik çevresi
de Türkistan- Horasan- Nişabur'dur. Buraların çocuğudur. Eflâki, Aşıkpaşaoğlu ve
Vilâyetname Hacı Bektaş'ın Horasanlı olduğunu yazarlar. Türkistan- Horasan'a
olan Arap göçleri genellikle evlenmeler yoluyla toplumsal karışmaya/ kaynaşmaya
uğramışlardır. Bölgede Araplaşma değil, Türkleşme olmuştur. Hacı Bektaş'ın
konumu bu sosyolojik gerçeğin sonucudur.
Hacı Bektaş'ın soyu İmam Kazım'a dayandırılır. "Seyyid"liği ve "Evladıresül"lüğü
buradan kaynaklanan bir inancın sonucudur. Bu durum inanç bağlamında doğrudur.
Tarih bakımından büyük bir önem taşımaz. Ama Arap değil de, Türk oluşu tarihsel
gerçeğe daha uygundur.
Hacı Bektaş'ın Yaşadıgı Zaman Dilimi:
Hacı Bektaş 1209/ 10- 1270/ 71 yılları arasında yaşamıştır. 62- 63 yıl ömür
sürmüştür. Aşağıda vereceğimiz şu kanıtlar bizi bu sonuca götürmüştür.
* Hacı Bektaş "Vilâyetname"si ile 1318- 1358 yılları arasında
yazılan "Ariflerin Menkıbeleri" Hacı Bektaş'ı, yaşadığı yılları
çok iyi bildiğimiz Mevlana'yla(1207- 1273) çağdaş gösterir, ilişkilerinden söz
ederler. Yine bu dönem yaşamış ve ilişkiler içerisinde oldukları bir takım adlar
verirler. Seyyid Mahmut Hayrani(öl. 1268) , Nureddin b. Caca(1256- 1277 yılları
arasında yönetimdedir) ve Hacım Sultan(XIII. y. yıl) bunlar arasındadır. Bu
kişiler Hacı Bektaş'ın çağdaşıdırlar.
* Kaynaklar Hacı Bektaş'la Ahi Evren'in ilişkisine yer verirler. Ahi Evren,
1205'de Anadolu'ya gelir. 1227/ 28'de Konya'ya yerleşir. 1243'de Ahilerle
birlikte Moğol olayına karşı çıkar. Eşiyle birlikte Moğollar'a tusak düşer.
1247'de Kayseri'ye yerleşir. Daha sonra Kırşehir'e geçerek ondört yıl orada
yaşar. 1261'de Moğollar'a karşı yaptığı ayaklanmada öldürülür, eşi ve yanlıları
Sulucakarahöyük'teki Hacı Bektaş'a sığınır ve orada yaşarlar. Bu tarihsel
bilgiler bizde Hacı Bektaş'ın yaşadığı dönem hakkında sağlıklı kanaat uyandırır.
* Hacı Bektaş'a yakın bir dönemde yaşayan Iraklı Abû'l- Farac al- Vasıti (1275-
1343) onun adından, yolkütüğünden(şecere) söz eder ve yaşadığı döneme ilişkin
bilgi verir.
* Kırşehir'de oturan ve kitabını 1502'de yazan Aşıkpaşaoğlu, "Hacı Bektaş,
Osmanlı Hanedanından kimse ile konuşmadı" diyerek, onu Osmanlı öncesi döneme
yerleştirir.
* 1295, 1297 ve yıllarına ait Ali Emiri ve başkalarının buldukları
vakıfnamelerde ve Kırşehir'de bir Mevlevi tekkesi kuran Şeyh Süleyman b. Hüseyin
al- Mevlevi b. Şemseddin'in vakfiyesinde Hacı Bektaş'la ilgili ölenler için
kullanılan "Kuddısa Sırrıhu" ve "merhum" deyimi kullanılır ve
Sulucakarahöyük'ten Hacıbektaş kazası diye söz edilir. Bu durum Hacı Bektaş'ın
bu vakfiye tarihlerinden önce öldüğünü kanıtlamaktadır.
* Hacı Bektaş ilçesi Halk Kütüphanesinde bulunan 14, 15 nolu yazmada ve 119 noda
kayıtlı bilgisini "Silsilename"den alan "Vilâyetname"de, Ankara
Milli Kütüphane'nin 0. 1251 nosunda kayıtlı "Uyun - al Hudâya"
yazarı Resmi Ali Baba(Giritli Derviş Ali) 'nın istinsa ettiği "Vilayetname"nin
üzerinde Hacı Bektaş'ın 1209- 1270 yılları arasında 63 yıl yaşadığı kaydı
düşülmüştür.
4) Hacı Bektaş'ın Anadolu'ya Gelişi:
Cengiz olayı Asya'yı kasıp- kavurmuştur. Herkes huzursuzdur. İnsanlar bölgeden
ayrılarak konumlarını kurtarmaya çalışırlar. Düşünce ve inanç akımları alanında
da kargaşalıklar vardır. Anadolu umut kapısıdır. Birçok insan, topluluk,
bunlarla birlikte düşünce ve inanç adamları umuda koşar gibi Anadolu yollarına
düşerler.
Hacı Bektaş da birçok insan, topluluk, düşünür, mutasavvıf dervişle Anadolu'ya
göçer. Hacı Bektaş'ın Anadolu'ya boyuyla birlikte geldiğini, bu boyun Çepniler
olabileceğini, Çepniler'in Sivas, Amasya, Tokat, Ankara, Kırşehir yörelerinde
Ulu Yörük oymakları içerisine yerleştiklerini bilinmektedir.
Yanında kardeşi Menteş'in olduğunu kesin bildiğimiz Hacı Bektaş'ın boyuyla,
çevresiyle ve düşünce arkadaşlarıyla bu göçe karar vermesi, gelip belli
bölgelere yerleşmeleri doğal ve akla uygun geliyor bana. Zaten kendisine ilk
inananların da Çepni boyu olması bu yaklaşımı haklı çıkarmaktadır.
Nitelikli kaynaklar onun Yesevi, Melami, Kalenderi gibi akımların içerisinde yer
aldığını, Anadolu'ya da amaçlı gönderildiğini anlatırlar. Bu durum onun en az 25
yaşın üzerinde, yani 1234'lü yıllarda Anadolu'ya geldiğini gösterir. Kaynaklar
onun Kayseri'de Battal Mescidi'nde bir süre Kirmani'nin gözetiminde yetiştiğini
yazarlar. Kirmani, 1234'de Anadolu'da temelli ayrıldığına göre, Hacı Bektaş'ın
bu tarihte veya bir süre öncesinde Anadolu'da olması gerekir.
Hacı Bektaş birlikte geldiği topluluk içerisinde ön plandadır. Yolculuğu
döneminde bile bir arayış içerisindedir. Hacca gider. Necef, Mekke, Medine,
Kudüs, Halep ve Elbistan'ı dolaşır. Sivas, Amasya, Kayseri ve Kışehir'i
dolaştıktan ve buralarda belli süreler kaldıktan sonra Sulucakarahöyük'e
yerleşir. "Vilâyetname" bu inceleme/ araştırma gezisinin odak noktalarını
belirtir. "Kürdistan'da bir kavmin içinde bir zaman eğleşir.(…) O kavmi
kendisine bağlar. (…) Rum ülkesine yürür. Elbistan'da Ashâb- ı Kehf mağarasına
uğrar. Orada erbain çıkarır. Kayseri'ye doğru yola çıkar. (…) Rum ülkesine
Zülkadirli ilinde Bozok'tan girer. (Daha sonra) Sulucakarahöyük'e iner".
Bu gezi ve incelemeler onu olgunlaştırır. Anadolu'daki merkezine yerleşmeden
önce Horasan ve Erdebil'de tekke eğitimi almış, Ortadoğu'yu gezmiş, İslamın
yoğun merkezlerinde kalmış, çeşitli İslami çevrelerle tanışmış, Horasan'da
Yeseviliği ve Melamiliği, İran ve Arabistan'da Batınilik'le İsmaililiği,
Selçuklu üzerindeki Acem etkisini, Karamanlılar'daki Türklük idealini, ayrıca
Ahilik ve Babailiği yerinden görmüş, tanımiş ve yer yer etkilenmiştir. Hacı
Bektaş, 1240'lı yılarda Anadolu'dadır. Olayın içinde veya çevresindedir. Olay
karşısında belli bir bilince ve tutuma sahiptir.
Hacı Bektaş, Anadolu'da birçok yerde bulunduktan sonra en son durağı
Sulucakarahöyük'tür. "Vilâyetname"ye bakılırsa burada 15 yıla
yakın yaşamıştır. Moğollar'a ve Mevleviler'e karşın, Ahiler arasında
bulunmuştur. Onları kendine yakın bulmaktadır. O nedenle Sivas'tan Kayseri'ye
geçer. Büyük bir olasılıkla Moğollar'a karşı Kayseri savunmasında bulunur. Ahi
Evren'le dostluğu bu ilişkiler içerisinde gelişir. Ahi Evren'in Kayseri
savunmasında tutuklanması üzerine Hacı Bektaş Sulucakarahöyük'e geçer ve
yerleşir. Bu durum karşısında Hacı Bektaş'ın Sulucakarahöyük'e geliş tarihi
1257- 60 arası olmalıdır. Zaten Ahi Evren'in 1261'de Moğollar'a Kırşehir'de
direnişi sonucunda öldürülmesi üzerine eşi, yakınları ve yandaşları olan Ahiler
Sulucakarahöyük'e göçer ve Hacı Bektaş'ın yanında korunurlar.Baba İshak
olaylarının kılıç artıklarının Hacı Bektaş'ın yanında toplanmalarından çekinm,
olacaklar ki, cezalandırma yoluna gidilmeyecek, ama sürekli göz altında
tutulacaktır. Ahiler de onun gücüne güç katacaklardır. Bu gelişmeleri gözönüne
alırsak, Hacı Bektaş Ahi Evren'in öldürülüş tarihi olan 1261(1 Nisan)'den önce
Sulucakarahöyük'e yerleşmiş, bu tarihte artık burada bir güçtür.
5) Hacı Bektaş Hayatta İken Ünlü Değil miydi?
Hacı Bektaş, döneminde ünlüdür. Mevlana, Baba İlyas ve Ahi Evren'le çağdaştır.
Kaynaklar bu dönemin ünlülerinin ilişkilerini mistik bir dille anlatırlar.
Düşünce üretmişler, yolaklar kurmuşlar, toplumu örgütleme çalışmaları yapmışlar,
siyasal olaylara katılmış ve yönetmişlerdir. Dönemin yazarlarından Ahmet Eflâki,
Elvan Çelebi, Vasiti Hacı Bektaş'a yer verirler. Bunlardan Vasiti, Iraklı'dır ve
Hacı Bektaş hakkında bilgisi vardır, ona ilşkin bilgi verir. 1502'de tarihini
yazan Aşıkpaşaoğlu onun hakkında sağlıklı bilgilere sahiptir. Ünü sürdüğünden
sonraki yıllarda hakkında "Vilâyetname" düzenlenir. Adına tarikat kurulur.
Toplumun büyük bir kesimi ona bağlı olduğunu ve onun izinden yürüdüklerini
açıklarlar. Devlet, kurduğu bir askeri ocağını (Yeniçerilik) ona bağlar. Mevlevi
inançlı Eflâki gibi yazarların onu kendi tarikat önderleriyle kıyaslayarak,
küçük düşürücü öyküler anlatmaları dönemin mezhep ve tarikat bağnazlığından
kaynaklanmaktadır. Ayrıca Anadolu'ya ilk "Ehlibeyt sevgisini" ve "tevella-
teberra" inancını getiren odur. Sulucakarahöyük'ü Babai kalıntılarına,
Kalenderiler'e, Haydariler'e ve diğer heterodoks çevrelere merkez etmiş, bu
kesimlere kucak açmıştır. Anadolu'da bir Alevi derneşmesi sağlamıştır. Geniş bir
halife topluluğu vardır. Alevi- Bektaşilik'le ilgili belge ve kaynakların
yokedildiği tarihsel bir gerçektir. Bu da Hacı Bektaş'ın ününün örtülü kalmasına
yol açmış, yolağın yayılmasını engellemiştir.
6) Hacı Bektaş Babai Ayaklanmasına Katılmış mıdır?
Aşıkpaşaoğlu bu konuda şunu yazıyor: "Hacı Bektaş, Horasan'dan kalktı. Bir
kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadolu'ya gelmeye heves
ettiler. Önce doğru Sivas'a geldiler. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu'da
oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler.(…)Bu Hacı Bektaş,
kardeşiyle Sivas'a, Sivas'tan Baba İlyas'a geldiler."
Aşıkpaşaşaoğlu'nun anlatımında Hacı Bektaş'ın Baba İlyas'ın doğrudan müridi
olduğu anlamı çıkmıyor. Y. N. Öztürk'ün bu sıcak ilişkiyi "Horasan
hemşeriliği"ne bağlaması gözardı edilemeyecek bir görüştür. Zaten
Aşıkpaşaoğlu'nun Baba İlyas'ın halifelerini sayerken, bunlar arasında Hacı
Bektaş'a yer vermeyişi de bu açıdan anlamlıdır.
Mevlevi Ahmet Eflâki, Hacı Bektaş'ı her yerde Mevlana'ya göre küçümserken bu
konudaki tutumunu yüceltir. Eğer Hacı Bektaş olaya katılmış olsaydı, durumu
ideolojik değerlendiren Eflâki, mutlaka Hacı Bektş'ı bu tutumundan da ötürü
yerer ve kınardı. Şunu yazıyor:
"Hacı Bektaş- ı Veli, Baba Resul'ün has halifeleriden idi. Baba Resul Rum
ülkesinde(Anadolu'da) ortaya çıkmıştı. Bir topluluk ona(Baba Resul'a) Baba
Resu'llâh diyordu. Hacı Bektaş'ın marifetle dolu aydın bir kalbi vardı. Onun
yoluna uymadı".
Elvan Çelebi de Hacı Bektaş'ın ayaklanmaya katılmadığını söyler. "Sultan tacı"nı
istemeyerek Babai liderlerini izlemediğini belirtir. Şunları söylüyor:
Hacı Bektaş şol sebepten hiç
Göze almadı tacı sultanı
Ulu işigine gelür ü gider
Can- ile seyr ider bu canânı
Böyle anladı bildi buldı bular
Bu nihâdı bu yol u erkânı
Babai ayaklanmasının başlatılması konusunda Baba İlyas'la müridi Baba İshak
arasında çelişki vardır. Baba İlyas'ın ayaklanmayı zamansız bulmasına ve
başlatılmasının geciktirilmesini düşünmesine karşın, Baba İshak - tıpkı Şeyh
Bedreddin olayında olduğu gibi- şeyhinin onayını almadan başlatır. Bu nedenle
ileri gelir halifelerin çoğu olaya katılmaz. Zaten Baba İlyas da bir oldu- bitti
karşısında bırakılmıştır. Elvan Çelebi'yle birlikte çağdaş kaynakların çoğu Baba
İlyas'ı değil, yalnızca Baba İshak'ı suçlarlar. Bu durum, bu konudaki kanımızı
güçlendirmektedir.
Hacı Bektaş ayaklanmaya katılmamıştır. Eğer katılmış olsaydı, Babai kılıç
artıklarının oun yanına toplanmalarında devlet kuşkulanır, bu tür bir oluşuma
izin vermez, dahası Hacı Bektaş cezalandırılırdı. Bunlar olmadığına göre
Selçuklu Devleti'nin Hacı Bektaş'tan kuşkusu yoktur. Bu da Hacı Bektaş'ın o güne
kadar devlet nezdinde kötü ve kuşku yaratıcı bir izlenim bırakmadığını gösterir.
Görüldüğü kadarıyla Hacı Bektaş bu dönemler "taç peşinde" değildir, yani yönetim
düşünmemektedir.
Hacı Bektaş Anadolu'da olmasına karşın, Baba İlyas'ın başında düşündüğü gibi
düşünmüş ve o doğrultuda kararlı davranmıştır. Doğru bildiğini yapmıştır. Olayı
zamansız bulmuş, tutumuyla daha fazla Türkmen kırımını önlemeye çalışmıştır.
Yoksa Marksist ve sol çevrelerin onun kişiliğinde görmeye çalıştıkları
doğrultuda; ne olaya katılmış, ne de önderlik etmiştir.Olmasını istediğimiz
şeyleri, olmuş gibi göstermek tarihçilikle bağdaşmaz. Tarihçilik, olan şeyi
olduğu gibi yansıtmaktır. Sonradan Alevi ve Türkmenler Hacı Bektaş'ın çevresine
toplanmışlardır. Bu durum Anadolu'da bir Alevi derneşmesi yaratmıştır. Hacı
Bektaş, Baba İlyas'ın eylemini düşünce yoluyla gerçekleştirmeye çalışmıştır.
Geçmişten ve yakın dönemde yaşanılandan alınan dersle eyleme çekidüzen
verilmiştir. Bunlar Hacı Bektaş yoluyla olmuştur. Hacı Bektaş'ın çeşitli
kitlelere önderliği bu aşamadan sonra başlar. Olaylar bu doğrultuda gelişir.
Hacı Bektaş Evli mi, Bekar mı idi? (Mücerredlik Sorunu) :
Hacı Bektaş'ın evliliği/ bekarlığı genellikle Çelebiler'le Babaganlar arasında
sorun olmuş, olayın büyütülmesi buradan doğmuştur. Çelebileri Alevi- Bektaşi
dünyasında tek otorite görmek istemeyen Anadolu'daki Alevi Ocakları da Hacı
Bektaş'ın evlenmediği ve soy bırakmadığı savını kendi meşruluklarına uygun
görmüş ve bu konuda Babagan Kolu'nun savını desteklemişlerdir. Görüldüğü
kadarıyla olayın bir meşruluk ve temsilcilik boyutu vardır. Tartışmalı bir süreç
geçirmesi bu kaygıdan kaynaklanmaktadır. Bizim bu yanlardan herhangi biriyle
doğrudan bağımız olmadığına, olayın salt araştırıcısı olduğumuza, siyasal bir
kaygı da taşımadığımıza göre, daha sağlıklı kararlar verebilecek konumda
sayılırız.
Hacı Bektaş'ın Kalanderi/ Haydari kökenli olduğu, bu dervişlerin de bekar/
mücerred oldukları doğrudur. Hacı Bektaş da bu döneminde Kalenderi erkânına göre
giyinir, traşını ona göre yapar ve evlenmez. Fakat Sulucakarahöyük'teki konumu
farklıdır. Yerleşmiştir. Artık Ortadoğu'yu dolaşan bir Kalenderi dervişi
değildir. Birçok Alevi ve heterodoks gruplar ona bağlanmışlardır. "Serçeşme"
konumuna geçmiştir. Artık eski bir Kalenderi/ Haydari dervişi değil, bir sistem
adamıdır. Bu toplulukları yönlendirmek ve yönetmektedir. Eski konumuna göre çok
farklı olmak zorundadır. Bu kez konumu böyle gerektirmektedir. Bu dönem
Bektaşilik töreleri tam oluşmamasına karşın, halifelerine sofra, çerağ, alem,
seccade verir ama, nasip verme töreninin herhangi bir özelliğine ve
"mücerredliğe rastlanmaz". Hacı Bektaş'ın da bu döneminde evlenmesi
mantıksaldır. Yerleşik bir yaşama geçmiş, sistem adamı olmuş biri için evlilik
kaçınılmazdır.
Alevi- Bektaşilik'te bekarlık değil, evlilik özendirilir. Evlilik, erdemli
olmanın bir parçasıdır. Erdemli olmaya gidiş yolunun önemli bir basamağıdır.
Müsahip olmada, Ceme girebilmede evlilik zorunluluğu vardır. "Buyruk",
evlenmemiş kimselerin "dini, imanını, müslümanlığını tam görmez". Babagan Kolu
Bektaşileri evlidir. Bu kolun postnişinlerinin bile çoğu evlidir. B. Noyan'ın
belirttiği gibi ilk postnişin ve halifeler tümüyle evlidir. Sersem Ali
Dedebaba'dan sonra mücerred Dedebabalar gelmişlerdir. Ali Naci Baykal
Dedebaba'yla birlikte Dedebabalık yeniden evlilerin eline geçmiştir.Bildiğim
kadarıyla günümüzün Dedebabası Bedri Noyan ve halifelerinin tümü evli ve çocuk
sahipleridirler.
Manicilik'le ortaya çıkan, Hıristiyanlık'ta keşişlik biçiminde kurumlaşan
mücerredlik Anadolu Bektaşiliği'nde pek yüz bulmamıştır. Hıristiyan dünyasının
içinde olan Balkan Bektaşileri, özellikle Arnavut Bektaşi dervişleri
mücerredliğe eğilim duymuşlardır. Balkan Bektaşi dergâh kurucularından Otman
Baba, Demir Baba ve Musa Baba hiç evlenmemişlerdir, yani mücerreddirler. Zaten
ilk dönem Bektaşiliğinde mücerredlik kurumu ve mücerred olan yoktur. Mücerredlik
bu yolağa (tarikata) 1551- 52'li yıllarda, yani Balım Sultan'la girdiği
sanılmasına karşın, ondan da sonra girmiştir.
Hacı Bektaş'ın mücerred olması için ideolojisi açısından bir neden yoktur.
İzinde olduğu insanlar hep evlidir. Hz. Muhammed, Hz. Ali, Oniki İmamlar hepsi
evlidir ve çocukları vardır.
Yetersiz ve pek açıklayıcı da olmasa, Hacı Bektaş'ın evli oluşu ve soyunun
sürüşüne ilişkin belgeler vardır. Aşıkpaşaoğlu'nda şöyle bir kayıta rastlanır.
"Ya bu Hacı Bektaşoğlu Mahmut Çelebi ki o Resul Çelebi'nin oğludur. Onun
müritlerinden ve ilim ehlinden kimse var mıdır? Cevap: Vardır".Bu, Hacı
Bektaş'ın evlendiğinin ve soyunun sürdüğünün kanıtıdır.
Tarihçi M. Ali "Künhü'l- Ahbar"da(V. cildde) 1596- 97 yılında
Hacıbektaş'a gittiğini, Balım Sultan'ın oğlu İskender Çelebi (İskender Mürsel)
ile görüştüğünü ve Hacı Bektaş'ın soyundan gelenlerin adlarını öğrendiğini
yazmaktadır.
Tarihçi Peçevi İbrahim Efendi(öl. 1650) Hacı Bektaş'ın torunlarından Kalender
Çelebi'nin ayaklanmasına(1526- 27 yılları) yer verirken, Kalender Çelebi'nin
Hacı Bektaş'ın soyundan, torunlarından olduğuna değinir. Ona göre; "Kalender,
Hacı Bektaş- ı Veli'nin torunlarındandır. Yani Hacı Bektaş- ı Veli'nin Kadıncık
Ana'dan burnu kanı damlasıyla doğma öz oğlu olan Habib Efendi'nin soyundan
gelmedir".
Şemseddin Sami, ünlü "Kamus- ül- Alam"(Kadıncık maddasi)ında,
Ahmet Rıfat'sa "Mirat- ül Makasit"inde(1871), Hacı Bektaş'ın
Kadıncık Ana'yla evli olduğunu, çocukları yoluyla soylarının sürdüğünü yazarlar.
Çeşitli nedenlerle verilen padişah fermanlarında, vakıf kayıtlarında, mahkeme
sicillerinde Çelebiler için " Hacı Bektaş evladından" deyimi kullanılır. Padişah
III. Mustafa'nın 1764(1177 H.) tarihli fermanında; Hacı Bektaş'ın torunlarının
Mürselli ve Hüdadatlı olarak iki kesim oluşturduğunu, mürşitliğin Mürselilere
ait olduğu belirtir. II. Mahmut'un da bu doğrultuda fermanları vardır.
Başvuruları değerlendirerek; "Çelebiler'in Hacı Bektaş'ın torunları
olduklarını", Bektaşi dergah ve zaviyelerinin başına, "Hacı Bektaş'ın
torunlarından olan kişilerin postnişin olarak atanmasını" buyurur. 1824'deki bir
fermanı bunun en açık kanıtıdır.
Vakıf kayıtları ve mahkeme sicillerinde de Hacı Bektaş dergahına vakfedilen
emlak ve arazilerden sağlanan gelirlerden "Hacı Bektaş evladı olan Çelebiler'e"
pay ayrılır.
Bu belgeler Hacı Bektaş'ın evlendiği, çocuk sahibi olduğu ve Çelebiler'in onun
soyu olduğununun kanıtlarıdır.
Kaynaklarda karşımıza Hacı Bektaş'ın eşi veya manevi kızı konumunda birden çok
ad çıkmaktadır. Karışıklığın birinci nedeni budur. Kadıncık Ana, Kutlu Melek,
Fatıma Hatun, Fatma Nuriye… hemen hemen aynı insanın adları olarak geçerler.
Fakat başka başka insanlar da olmaları olası. Son yıllarda Doç. Mikail Bayram
olaya yeni bir boyut kazandırmıştır. "Menakib- i Evhadü'd- din- i
Kirmâni"ye dayanarak, Fatma Hatun'un Kirmani'nin kızı ve Ahi Evren'in
ise eşi olduğunu saptar. Yani Ahi Evren şeyhinin kızıyla evlenmiştir. Ahi
Evren'in 1261'de Moğollar'ca öldürülmesi üzerine Fatma Hatun eşinin dost çevresi
olan Sulucakarahöyük'e göçer. Bektaşiler arasında "Kadıncık Ana"
olarak bilinen bu Fatma Hatun'dur. Doğallıkla burada Hacı Bektaş'la bir evlilik
yaptığı düşüncesi ortaya çıkmaktadır.
Her ne kadar kesin yargıya varmakta zorluk çekiliyorsa da, Hacı Bektaş klasik
derviş tanımlamasının dışında bir nitelik sergilemektedir. Yaşam dolu biridir.
Çalışıp üretmektedir. Topluluğuyla birlikte işin, üretimin ve yaşamın doğrudan
içindedir. Toplumdan kaçan, bir yalnızlık, bir inziva adamı değildir. İşle
ibadeti birbirinden ayıracak ölçüde çağın ve derviş anlayışının önündedir.
Bekarlık değil, evlilik onun yaşantısına uymakta ve yakışmaktadır. Büyük bir
olasalıkla İdris Hoca'nın kızı Fatma Nuriye'yle evlenmiştir. Alevi- Bektaşi
geleneğinde dedelerin eşleri "Ana" olarak adlandırılır. Hacı Bektaş'ın eşinin de
"Kadıncık Ana" lakabıyla adlandırılması anlayış açısından doğaldır. Bu
evlilikten Seyyid Ali Sultan(=Timurtaş) veya bir başkası doğmuş ve soyu bu
çocuğuyla sürmüştür. Bu soyun bugünkü temsilcileri "Çelebiler"dir. "Burun
kanından doğma" anlatımı yalnızca bir söylencedir. Hiçbir bilimsel değer
taşımaz. Hacı Bektaş'a olağanüstülük yükleyebilme amacıyla doğmuş olmalıdır. Bu
tür birçok derviş ve evliya söylenceleri insanın hayal, sevgi ve bağlılık
dünyasının ürünleridir.
8) Hacı Bektaş Alevi'dir:
Biz Hacı Bektaş'ın Alevi- Şii olduğu görüşünde ve kanısındayız. Onunla ilgili
belgeler bizi bu kanıya götürmektedir. Kanaatımızı oluşturan verileri iki grupta
toplayabiliriz.
* Hacı Bektaş'ın Yapıtlarındaki Veriler: Hacı
Bektaş kitaplarını Alevilik dokusu üzerinde yazmıştır. Kimi pasajlarında bunu
rahatlıkla duyumsatır. Şu pasajlarında Aleviliğin temel dünya anlayışına,
Alevilik düşüncesine, görüşüne, ilkelerine ve Aleviliğin temel felsefesi olan
tasavvufa temellik edecek düşünce izlerine rastlamak olasıdır. Bu düşünce
izlerine Alevi- Bektaşiler'in günlük yaşamına girmiş olan "Buyruk"ta
ve Alevi toplumunun "sohbet"lerinde bugün de rastlanır.
Makalat"a göre;
"Müminlerin amacı Çalap Tanrı'yı bulmaktır. Kendilerini O'na adamaktır.
(O'nunla) bir olmaktır.(…)Muhiplere sorsalar, Tanrı'yı nice bildiniz? Muhipler
cevap vereler, kendi özümüzde bildik ve kendi özümüzü Çalap Tanrı'dan bildik.
Sözümüzün delili, şartı budur ki, Hz. Resul buyuruyor ki; 'Her kim kendini
bilirse, kuşkusuz Tanrısı'nı da bilir.' "
"Gönül cennete(uçmak) benzer. Yahya İbni Muaz şöyle der: Benim gönlüm, dünya ve
ötedünyadan değerlidir. Çünkü dünya mihnet ve nimet evidir, ama benim gönlüm
marifet evidir. Marifet dünya ve ötadünyadan üstündür."
"Gönül ile Hak Teala arasında perde yoktur.(…)Ve hem Beyt- ül- mâmur(gökte, Kabe
hizasında büyük meleğin tavafı olan beyt- i şerif) var. Lakin gönül ikisinden
daha değerlidir/ üstündür. Çünkü Beyt- ül- mâmur göktedir. Kerrubiler(büyük
melekler) tavaf ederler. Ama gönül padişahı âlem Tanrı'nın nazargâhıdır. Nitekim
Sad b. Abdullah der ki, Resul hazretinden işittim: Tanrı ile tüm nesneler
arasında perde vardır, yanlız gönül ile Çalap Tanrı arasında perde yoktur.
Müminin gönlü Kabe'ye benzer. Kabe'ye varan ayağıyla yürür. Ama gönül isteyen,
yüzü üzre varması gerek. Onun için aşıklar yüzlerini yere sürerler."
"Ariflerin arılığı görünümdedir. Yeniden aslına erer, birikir. Arifler
katında eş koşma murdardır. Onu içlerinde bırakmaz, dışarı atarlar. Kendileri
arıdırlar ve başkalarını da arıtırlar. Şöyle bilmelidir: Kendisini arıtmayan
başkalarını da arıtamaz."
"(…) Arifler katında iman akıl üzeredir. Fakat herkesçe bilineni; imanın dil ve
gönül üzere olduğudur. Kim Çalap Tanrı'ya gönülden tanıklık yapmazsa, mutlak
kafirdir.(…)İbadete gelince; amel imandan ayrıdır ve iman ibadettir."
"Gönül büyük bir kenttir. Tanrı arştan yerin altına kadar ne yarattıysa o kentte
vardır ve o kente sığar".
"Birisinin gönül gözü olmazsa, Hak'tan ne haberi olur."
"Bir insan, rahmani ile şeytani olanı ayırmayı bilmeyince kendini de bilmez. Bir
insan kendini bilmeyince Çalap Taalayı da bilmez. Şimdi her kim bu sözlerin
anlamını anlamışsa, rahmani ile şeytaniyi ayırmasını bilirse, o kişi kendisini
de bilmiş olur. Bir kişi ne zaman kendini bilirse aşk gelir, o kişiyi Hakk'tan
yana çağırır. Ne kadar talihi varsa, o kadar ileri gider."
"Fevaid"e göre;
Hacı Bektaş burada olgunluğu/ olgunlaşmayı amaç gösterir. "Kamil insan"ı,
ideal insan tipi olarak alır. Alevi- Bektaşiliğin amaçladığı insan tipidir bu.
Kişinin iç olgunluğu, arınmışlığı öne çıkarılır. Namaz kılıp, oruç tutmanın
yeterli olgunluğu sağlayamayacağını vurgular. "İslamlık" olarak bilinen bu
ibadet biçimleri O'nun için ölçü değildir. O'nun felsefesinde "ham sofuluk"
yoktur. Gönülden inanmışlık vardır. Hz. Ali'nin ahlak(etik) anlayışı O'nun için
modeldir. Hacı Bektaş, O'nu Sünni görmek isteyenlere buradaki pasajlarıyla
gereken yanıtı verir. İşte ilgili bölümler:
"Evliyaya şundan dolayı 'abdal' derler ki, kendisinden ilk yaratıldığı hamlık
durumu olgunluğa dönüşmüştür. Onlar Tanrı'nın ahlakıyla ahlaklanıp
bezenmişlerdir. 'Tanrı'nın huylarıyla huylanınız' buyruğu budur."
"Şunun açıklanmasından yanayız ki; olgunlaşmış evliyaların ve tanrı'ya erenlerin
söyleşmeleri/ sohbetleri görünüme dayanan(zahiri) ibadetten daha yararlıdır.
Onların sözlerini dinlemek, bilim öğrenimi yolundan daha insanı Tanrı'ya
eriştiricidir."
"Şeytan, herkesin yolunu keser ve cehennem odunu yapar. Ancak evliyanın(Tanrı
dostlarının) çevresinde dolaşamaz.(…) 'Gerçektir ki, şeytan Ali'nin gölgesinden
kaçar'. Her kim ki velinin gölgesine sığınır, şeytan onun çevresinde bile
dolaşamaz. Şeytanı gören bir kişi yanıtında; 'Bu mescidde bir aşırı sofu(zahit)
namaz kılıyor. İstiyorum ki onu yolundan ayırayım. Fakat onun yanında gerçeğe
ermiş biri(arif) bulunuyor. Onun korkusundan mescide giremiyorum. O olmasaydı,
aşırı sofunun(zahit) işini bir anda bitirirdim'".
* Çağdaş Kaynakların Hacı Bektaş'a İlişkin
Verileri: XVI. y. yıla kadarki ilk dönem kaynaklarından yalnızca
Taşköprülüzade Ahmet'in "Şakayıku'n- Numaniyye" adlı yapıtı
Hacı Bektaş'ı Sünni gösterir. Diğer kaynakların hepsinde Hacı Bektaş Alevi- Şii
ve heterodoks bir veli, derviş olarak sunulur. İslamın namaz, oruç gibi Sünni
mezhebin katıca uyguladığı kuralları uygulamadığı ve önemsemediği vurgulanır.
Çizilen bu tablo onun Sünni mutasavvıf dervişlerden olmadığını, Alevi nitelik
sergilediğini gösterir.
Ünlü Aşıkpaşa'nın oğlu Elvan Çelebi(öl. 1359) "Menakıbu'l- Kutsiyye fi
Menasıbi'l- Ünsiyye" adlı yapıtında aile içindeki geleneksel bilgileri
en yetkili ağız olarak anlatır ve Hacı Bektaş'a değinerek O'nun Alevi niteliğine
ilişkin önemli ipuçları verir.
Mevlevi olan Ahmet Eflaki(öl. 1360) "Menakıbu'l- Arifin" adlı
kitabında Hacı Bektaş'ın Baba Resul'un halifesi olduğunu, çokca "şeriata
uymadığı"nı ve "namaz kılmadığı"nı belirtir.Bu tanımlamalar Hacı Bektaş'ın Sünni
anlayışta olmadığının kanıtıdır doğallıkla.
Hacı Bektaş'ın ölümünden 80- 100 yıl sonra müritleri tarafından yazılan, ancak
elimize XV. y. yıldaki nüshaları geçen "Menakıb- ı Hünkâr Hacı Bektaş- ı
Veli (Vilayetname- i Hacı Bektaş) " Alevi- Bektaşilik'le ilgili buğün
de varlığını sürdüren inançların çoğunun kaynağını oluşturur. Alevi- Bektaşi
çevrelerin inanarak benimsediği ve Alevi- Bektaşiliğe katkıda bulunan birçok
mutasavvıf dervişi içerir. Bu temel keynak Hacı Bektaş'a Batıni- Şii- Alevi bir
nitelik biçer. Bu kaynakta, Hacı Bektaş'ın Ehlibeyt bağlılığından yola çıkan
Kalenderi- Haydari eğiliminden biri olduğu açıkça anlaşılır.
Aşıkpaşaoğlu(öl. 1481) "Tevarih- i Al- i Osman" adlı yapıtında
Hacı Bektaş Veli yer alır. Baba İlyas'la ve Babailer'le olan ilişkisine
değinilir. "Meczup ve saf bir derviş" olduğunu söyler. O dönem yaşamış Alevi-
Batıni dervişleri belirtir. Bu tarihçinin anlattklarında da Batıni- Babai- Alevi
ve heterodoks bir Hacı Bektaş tipi ortaya çıkar.
y. yılda yazılan bir başka kaynak, İranlı mutasavvıf Abdurrrahman- ı Cami(öl.
1495)'nin "Nefahâttu'l- Üns min Hazarâti'l- Kuds" adlı Farsça
yapıtıdır. Bu yapıtı aynı dönem Lamii Çelebi "Terceme- i Nefahât"
adıyla Türkçe'ye çevirmiştir. Kaynak bir sufi biyografisi koleksiyonudur. Hacı
Bektaş'ın tasavvufi kişiliğine ilişkin önemli gözlemlerde bulunur. O'nun Alevi
niteliğini belirtir.
Gerek yazdıkları, gerek onunla ilgili yazılan, gerekse O'nun izini sürdüren
Alevi- Bektaşi toplumunun tarih boyu geleneklerinde ve bilgilerinde yer alan
dökümanlara bakarsak Sünni değil, Alevi bir Hacı Bektaş çıkar karşımıza. Bu
kanıtlardan yola çıkarak Hacı Bektaş'ın Alevi olduğunu kesinlikle
söyleyebiliriz.
-III-
BEKTAŞİLİK VE OSMANLI DEVLETİ
Osmanlı Devleti'nin Kuruluşuna Hacı Bektaş Katılmadı:
Hacı Bektaş'ın Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan önce yaşadığı, devletin
kurulmasına doğrudan katılmadığı, dönemin yazarlarından Aşıkpaşaoğlu'nca
saptanır. Aşıkpaşaoğlu şu bilgiyi verir:
"(…)Bektaşiler, Yeniçeriler'in başındaki taç Hacı Bektaş'ındır derler.
Yalandır. Bu ak börk, Orhan Gazi zamanında Bilecik'te ortaya çıktı.(…)Her kimse
ki Hacı Bektaş, Osmanlı Hanedanından birisi ile konuştu derse yalandır. Şöyle
bilesiniz".
Bu konuda kesin yargıyı Köprülü son dönem çalışmalarında ortaya kor. Şunları
saptamıştır:
"Hacı Bektaş'ın Osman I. ile karşılaştığı hakkında Bektaşi söylencelerinde
varolan rivayetlerin aslı olmadığı gibi, Yeniçeriliğin ilk doğuşunda Hacı
Bektaş'ın 'hayır dua' ettiği rivayeti asla kabul edilemez.(…)Hacı Bektaş'ın
ölümü bundan çok öncedir.(…)Aşıkpaşaoğlu'nun bu konudaki açık ifadesi, varolan
belgelerle pek iyi sağlamlık kazanmaktadır".
Bu bilgi son çalışmalarla genellik kazanmıştır. Mevlevi yazar Eflaki Hacı
Bektaş'ı Mevlana dönemine kor ve ilişkilerinden söz eder. Kaynaklar Hacı Bektaş,
Osman Bey'in kayınbabası Şeyh Edebali (uzun ömürlü olmuş ve 1326'da ölmüştür) ve
Ahi Evren'den birlikde söz eder ve ilişkilerini anlatırlar. Moğollar'a karşı
birlikteliklerinden ve direnişlerinden söz ederler. Mevlana müridi olan Moğol
veziri Nureddin Caca'nın 1261'lerde Ahi kırımı ve Ahiler'in Sulucakarahöyük'e ve
Hacı Bektaş'a sığınmalarını tarihler açıkça anlatırlar. Bunlar tarihsel olarak
belli ve bilinen olaylardır. Görüldüğü gibi bunlar Osmanlı öncesi olan
olaylardır. Hacı Bektaş Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna kalamamış, ölmüştür. Bu
nedenle Osmanlı'nın kuruluşunda doğrudan bir rolü olmamıştır.
Yalnız bu yargımızı Osmanlı Beyliği'nin yerleştiği uc bölgelere göçerek yerleşen
Alevi, Ahi, Bektaşi, Kalenderi ve Haydari dervişlerinin ve topluluklarının
Osmanlı'nın kuruluşuna maddi ve manevi katılmalarından, desteklemelerinden ayrı
tutalım. İkisi ayrı ayrı olaylardır. Hacı Bektaş Osmanlı'nın kuruluşuna
katılmamıştır, devletin kuruluşundan önce (1271'lerde) ölmüştür, ama Bektaşiler
katılmış ve etkin görev üstlenmişlerdir.
Yeniçeriliğin Kuruluşunda Hacı Bektaş'ın Rolü Yok:
Bu konudaki yanlış şudur. Yeniçeri askeri ocağının Orhan Bey döneminde kurulduğu
bilgisi yanlıştır ve artık günümüz tarihçiliğinde bilğisel değerini yitirmiştir.
Günümüz tariçilerinin kesinlikle saptadıkları ve doğru bilgi olarak kabul
ettikleri Yeniçeri Ocağı'nın I. Murat döneminde 1363 yılında kurulduğudur. Böyle
olunca da 1271'lerde ölen Hacı Bektaş Veli'nin Orhan Bey veya I. Murat'la
görüşmesi, bu padişahların Yeniçeri Ocağı'nı ona kurdurmaları, veya onun
doğrudan bu ocağı kutsaması, resmi giyim- kuşamını belirlemesi olası değildir.
Bu savların artık günümüzde tarihsel, bilimsel ve bilgisel bir değeri
kalmamıştır. Bütün bunlar yalnızca Yeniçeri Ocağı'nın Bektaşi tarikatına
bağlandığını ve ocağın Bektaşi postnişinlerince kutsandığını gösterir. Birinci
planda doğru olan bilgi budur. Bütün diğerleri bu temel bilginin
söylenceleştirilerek mistik bir çıkmaza sokulmasıdır.
Yeniçeriler'in Resmi Giysilerinin Bektaşilik'le
Bağıntısı Sorunu:
Aşıkpaşaoğlu "börk" konusuna değinerek, Bektaşilik'le Yeniçerilik arasındaki
ilişkiye açıklık getirmeye çalışır. Şunu yazmaktadır:
"Bektaşiler, Yeniçeriler'in başındaki taç Hacı Bektaş'ındır derler.
Yalandır. Bu ak börk, Orhan Gazi zamanında Bilecik'te ortaya
çıktı.(…)Bektaşiler'in ak börk giymelerine neden şudur: Onların bir şeyhleri
vardı. Abdal Musa derlerdi. O Abdal Musa neden olmuştu. Abdal Musa, Orhan
zamanında gazaya geldi ve Yeniçeriler'in arasında nice zaman yoldaşlık edip
yürüdü. Bir Yeniçeri'den eski bir börk diledi. Bir eski börk verdiler. Abdal
Musa bunu başına giydi. Seferi onlarla birlikte yaptı. Seferden dönünce kendi
memleketine gitti. Başında Yeniçeri'den aldığı börk vardı. 'İşte ben de gaziler
tacını giyip geldim' diye haylıca övündü. Halk: 'Bunun adı nedir? ' diye sordu.
O da 'buna bükme elif tac derler' diye cevap verdi. Bektaşiler'in tacının
gerçeğini açıkladım. Aslı böyledir".
Hacı Bektaş'ın Osmanlı kurucu padişahları dönemine ulaşmadığına göre, Orhan Bey
döneminde "ak börk"ün kabul edilmesinin Hacı Bektaş'ın "izniyle" olmaması
gerekir. Aşıkpaşaoğlu doğru söylüyor olmalıdır. Ama bu konuda Abdal Musa'nın
etkisi olabilir. Yeniçerilik, Yeniçeri törenleri ve giysisi tümüyle Alevi-
Bektaşilik dışında düşünülemez. Derin Alevi- Bektaşilik izleri taşır. "Tarih- i
Selâtin- i Osmaniyye"ye göre giysinin biçimi için Orhan Bey Hacı Bektaş'ın oğlu
Seyyid Ali Timurtaş Efendi'ye baş vurur ve onun belirlemesini ister. O ise,
"Giysinin hayırlısı ak olanıdır" hadisine uyarak "ak börk ve ak giysi
giyilmesini" buyurur. Böylece Yeniçeri giysisi bu dönemde ve bu yolla kabul
edilmiş olur. Müstakimzade'nin "Risâlet'üt- Taç"ında da buna benzer bir bilgi
verilir. Askeri üniformaların çeşitliliğini gidermek için, I. Murat döneminde
Bektaş Paşa aracılığıyla Hacı Bektaş'ın oğlu Seyyid Ali Timurtaş eliyle
"Yeniçeriye ve Dergahta bulunan devlet ve saltanat ileri gelenlerine BERATA
ünvanı verilir. Bu kişilere keçeden börk uygun bulunur". II. Bayezıt'in ilk
dönemlerinde Derviş Küçük Abdal'ın yazdığı "Otman Baba Vilayetnamesi"nde
"(…)Giydiğim börk Hünkâr Hacı Bektaş kisvetidir ve bu kuşandığım kılıç Murtaza
Ali kılıcıdır" ifadesi geçer. Bu, Otman Baba'ya sorulan bir sorunun
yanıtıdır. Demek ki, Fatih döneminde de Yeniçeriler kendilerini Hacı Bektaş'a
mensup sayıyorlar, börklerinin Hacı Bektaş giysisi olduğu kanısındadırlar. Bu
kanı, doğallıkla çok öncelerden gelen bir inancın sürmesidir. Osmanlı
Devleti'nin kuruluşunda Ahileler'in rolü bilinmektedir. Ahilik'le Bektaşilik
arasında inanç ve düşünce birlikteliği vardır. Zaten Ahilik giderek Bektaşilik
içerisinde erimiş ve birlikte kaynaşmışlardır. A. Gölpınarlı'nın savunduğu gibi,
Yeniçeri'ye kabul edilen "börk, doğrudan doğruya Fütüvvet ehlinin börküdür".
Börk veya üsküf Fütüvvet erbabından alınmıştır. Yani Yeniçeri börkü Ahilik
kaynaklıdır, Ahilik'ten alınmıştır. Ahi başkanı olan I. Murat'ın kurduğu
ordusuna kendi inancının bir gereği olan "ak börk"ü giydirmesinden ve bunu
ocağın üniforması haline getirmesinden daha doğal ne olabilir. Kısaca "ak börk"ü
I. Murat Yeniçeri ordusunun üniforması olarak kabul etmiştir. Ahiliğin Alevi-
Bektaşilik içerisinde erimesiyle de, bu giysiler ve gelenekler Bektaşi kaynaklı
olarak anlaşılmış ve insanlığın geleneksel belleğine öyle yerleşmiştir. Zaten
Doç. M. Bayram da özgün araştırmalarıyla bu bilgileri ve görüşleri tamamlayacak
bulgular ortaya kor. Abdal Musa'nın giydiği "elifi taç"ın Ahiler'in memleketi
olan Kayseri ve Kırşehir'de "Külah- duzlar Mahallesi"nde örüldüğünü, Ahiler'in
Kırşehir ve Kayseri'de toplu öldürülmeleri üzerine uclara gittiklerini ve bu
örgülerini de böylece Osmanlı topraklarına taşıdıklarını, Yeniçeriler'in
külahlarının bu Ahiler'in getirdikleri modele dayandığını açıklar.
Yeniçeri Ocağı'nı, Hacı Bektaş'ın Oğlu Seyyid Ali
Timurtaş Sultan mı Kutsamıştır:
"Kavanin- i Yeniçeriyan"a dayanan tarihçi Prof. İ. H. Uzunçarşılı; Yeniçeri
Ocağı kurulurken Vezir Hacı Bektaş Paşa, Hacı Bektaş Veli'nin oğlu Timurtaş Dede
ve Mevlana soyundan Emirşah Efendi'nin görev aldığını, ocağın kurulmasını
gerçekleştirdiklerini ve kutsadıklarını yazar. Bu olayda Hacı Bektaş'ın birey
olarak doğrudan rölü olmamıştır. Çünkü bu döneme ulaşmamıştır. Kuruluşta, oğlu
Timurtaş Dede doğrudan görev yapmıştır. Hacı Bektaş Paşa'nın vezir oluşu
nedeniyle ocağın bürokratik işlerini üsleneceği, Timurtaş Dede'ninse manevi
olarak görev yapıp ocağı kutsadığı olasıdır. Yeniçeri Ocağı, Hacı Bektaş Veli
ocağına bağlanmış, Yeniçeriler'e; "Ocağ- ı Bektaşiyan", "Taife- i
Bektaşiyan", "Gürûh- u Bektaşiyan", "Zümre- i Baktaşiyan"
denmiştir. Ocaktaki terfi ve derece silsileleri "Silsile- i Tarik- i
Bektaşiyan" sözüyle dile getirilmiştir. Ocak ağaları içinse "Sanâdid- i
Bektaşiyan", "Rical- i Dudmân- ı Bektaşiye" gibi deyimler
kullanılmıştır.Böylece Yeniçeri Ocağı'na kökü Türklük ve İslamlık kaynaklarına
kadar giden "alp- erenlik" niteliği verilmeye çalışılmış, Ahilik- gazilik- Hacı
Bektaş bagıntılı bir oluşum yaratılmış,Yeniçeri askeri örgütü "erenler
serveri ve gaziler serdarı" sayılan Hacı Bektaş gibi bir din ve inanç
ulusunun ruh ve dinamizmiyle biçimlendirilmek istenmiştir.
Yeniçeri Ocağı, bir Ahi başkanı olan I. Murat'tan itibaren bu askeri örgüt
Bektaşi tarikatına bağlıdır ve Yeniçeriler Bektaşi misyonuyla
yetiştirilmektedirler. Otman Baba Vilayetnamesi Yeniçeriler'in Fatih döneminde
kendilerini Hacı Bektaş "mensubu" saymaktadırlar. Koca Sekbanbaşı'nın "Hulâsat-
al- Kelam fi Redd- al- Avam" adlı kitabında yazdığına göre; Kanuni'nin
Macaristan savaşında askerin çabasızlığını görmesi üzerine, Pirevinde Hacı
Bektaş evladı olarak bulunan şeyh getirtilerek ocak yeniden dualattırılır ve
manevi bir güç, çaba verilmeye çalışılır. Yeniçeriler'se artık kendilerinin "Hacı
Bektaş köçekleri" olduklarını içtenlikle dile getirirler.Ocağın 94. cemaat
ortasında Hacı Bektaş babalarından biri, Hacı Bektaş vekili olarak oturmaktadır.
Bunlar da göstermektedir ki, Yeniçeri Ocağı Bektaşilik'le doğrudan ilişkilidir.
Bu askeri örgüt Hacı Bektaş ve Bektaşiliğin manevi niteliğiyle yetiştirilmek
istenmiştir. Ocak kurulurken, Hacı Bektaş değil ama, Pirevinin dönemin
postnişini bu yeni kurulan askeri kuruluşu kutsamış ve manevi
eğitimlerini(terbiyelerini) üstlenmişlerdir.
I. Murat döneminde 1363 yılında kurulan bu Yeniçeri askeri ocağını hanği
postnişin veya hangi Hacı Bektaş "evladı", Hacı Bektaş adına kutsamış ve ocağın
manevi eğitimini Bektaşilik tarikatı adına üstlenmiştir. "Kavanin- i
Yeniçeriyan", "Tarih- i Selâtin- i Osmaiyye", "Risalât- al- Taç" gibi eski
kaynaklar ile Cemalettin Efendi, İ. H. Uzunçarşılı ve A. Gölpınarlı gibi
yazarlar bunun Timurtaş Dede veya öteki adıyla Seyyid Ali Sultan olduğunu
belirtirler.
Kaynaklardaki bilgilerde, Timurtaş Hacı Bektaş'ın oğludur. 1310'da doğmuştur.
Şehzade Süleyman Paşa'nın birlikleriyle Trakya'ya geçmiş, Balkanlar'a giderek
Dimetoka'da Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) dergahını kurmuştur. Diğer adı, Hızır
Lala'dır. Hacı Bektaş'ın ölümünden sonra Pirevinde postnişin olmuştur.
Postnişinliği 1361 yılına dek sürmüştür. Ölümü ise 1402'dir.
Kaynaklardaki bu bilgiler kendi içerisinde çelişmektedir. Birinci uymazlık Hacı
Bektaş 1271'de ölür, "oğlu" Seyyid Ali ise 1310'da doğar. İkincici, 1361'e kadar
postnişin olan Seyyid Ali'nin değil de, bu tarihten sonra postta olan kişinin
Yeniçeri Ocağı'nı kutsaması gerekir. Çünkü Yeniçeri Ocağı 1363'de kurulmuştur.
Üçüncüsü, Seyyid Ali, Timurtaş , Hızır Lala ve Hızır Bali'lerin ayni kişiler
olmaması gerekir. Çünkü aynı kişiler olduklarını gösterir sağlam bir kaynak ve
delil yoktur. Dördüncüsü, Anadolu'daki Seyyid Ali ile Balkanlar'daki Seyyid Ali
aynı kişiler olmayabilirler.
Hacı Bektaş "Vilayetname"si de, Hacı Bektaş'tan sonra posta geçenler hakkında
karışıklığa yol açacak bilgiler verir. Hacı Bektaş'tan sonra ilkin posta geçenin
bir yerde Habip Emirci, bir başka yerdeyse Hızır Lala Cüvan olduğu ve elli yıl
görevde kaldığı yazılıdır. Öyle sanıyorum ki, Timurtaş Dede Seyyid Ali Sultan'ın
dışında biridir. Yeniçeri Ocağı'nın kurulduğu tarihte postnişindir. Yeniçeri
ocağını Hacı Bektaş adına o kutsamış ve manevi eğitimiyle ilgilenmiştir. Hacı
Bektaş'ın da oğlu değil, ya torunlarından biri veya yoloğullarından biridir.
Fakat, torunu olma olasılığı daha büyüktür. Çünkü bu dönem henüz yoloğulluğu ve
dedebabalık henüz oluşmamıştır. Bunlar Balım Sultan'la (öl. 1516) tarikata
girecek ve etken olacaklardır.
5) Yeniçeriler'in Bektaşiliği:
Yeniçeriler, Bektaşi Tarikatı'nın bir bakıma "seyfi kolu" olarak görev
yapmışlardır. Yeniçeriler kendilerini Bektaşi Tarikatı'ndan görmüş ve Hacı
Bektaş'ı kendilerine "pir" tanımışlardır. Yeniçeriler'e bu nedenle "Taifeyi
Bektaşiyan/ Bektaşi tayfası" denir.Onların "sofra gülbank"ı Hacı Bektaş'ı
"pir" tanıyışlarına kanıttır.
Yeniçeriler'in Bektaşi tekkeleriyle olan bağlantısı I. Kosova Savaşı(1389)'nda
oynadıkları belirleyici rolleriyle kesinlikle ortaya çıkar.Fatih döneminde
yaşayan Otman Baba "Vilayetname"sinde giydiği börkün Hacı Bektaş'ın, kuşandığı
kılıcınsa Hz. Ali'nin olduğunu söyler. Bu, Yeniçeriler'in kendilerini Fatih
döneminde Hacı Bektaş bağlısı sayışlarının kanıtıdır. Bu gelenek kuşkusuz o gün
doğmamıştır, daha öncelere dayanmaktadır. Koca Sekbanbaşı, Kanuni'nin Macar
seferi sonrasında, Pirevindeki Hacı Bektaş postnişinini getirterek ocağı
dualattırdığını yazar.1683 Viyana kuşatmasında Osmanlılar'a tutsak olan Kont
Marsigli, Yeniçeri Ağası'nın Divan'da Hacı Bektaş adının geçtiğinde hep ayağa
kalkıp saygı göstardiğini, Yeniçeriler'in kırmızı renkli sancağında "hilal"
ile Hz. Ali'nin "iki uçlu kılıcının (zülfikâr)" yer aldığını
anlatır. Yeniçeriler'e kimikez "Hacı Bektaş oğulları" da denir. III.
Selim yönetiminin ikinci yılında Yeniçeriler'in bağlılık ve cesaretlerini
dilerken onlara "Hacı Bektaş köçekleri" diye seslenmiştir. Yeniçeriler
birliklerine üye olarak kaydedilirken, Hacı Bektaş yoluna iman ve bağlılık
yemini ettirilirdi. Yeniçeriler'e Bektaşilik felsefesi kazandırılmaya çalışılır,
biçimsel bağlılıktan kurtarılmaya özen gösterilirdi. Bu durum Yeniçerilik-
Bektaşilik ilişkisnin başından beri kurulduğunun, Hz. Ali- Oniki İmam
bağlılığının inanca temel kılınarak Bektaşilik yoluyla Yeniçeriler'e
kazandırılmaya çalışıldığının kanıtıdır. 1822'lerde düzenlenen şu Yeniçeri
askerinin terhis belgesi ve benzeri olan sofra "gülbank"ları görüşümüzü
kanıtlayacak niteliktedir.
"Müminiz kalû belâdan beri Hakkın birliğini eyledik ikrar; bu yola vermişiz
seri Nebimiz vardır Cenâb- ı Ahmed- i Muhtar; erlerden berû mestâneleriz, Nur- ı
ilahide pervaneleriz. Bir bölük bu cihanda divâneleriz, sayılmamakla kimse
bilmez halimiz. On iki imam on iki tarik cümlesin dedik beli, yediler, kırklar
nûr'ı nebi Kerem- i Ali pirimiz Sultan Hacı Bektaş- ı Veli. Bin iki yüz otuz
sekiz senesinde cennetmekan, firdevs âşiyan kanun sahibi elgazi Sultan Süleyman
Han hazretlerinin kurduğu nizam- ı müstahsene üzre ve Çorbacı Ağanın izni ve
cümle ihtiyarların marifetiyle işbu terhis (suffa) teskiresi buna talip ve râgıp
olup ismi kul defterine kayıtlı olan Mahmut'a ita olundu vakt- i hacette ibraz
oluna".
Osmanlılar'da Yeniçeri Ağaları'nın çoğu Bektaşi kökenlidir. Yeniçeri Ağalığı'na
kimikez "Ağayan- ı Bektaşiyan" da denilmektedir. Ayrıca "Çorbacı"lara da çoğu
kez "Sanadid- i Bektaşiyan" veya "Ağayan- ı Bektaşiyan" deniliyordu. 94. Ortanın
Bektaşi babası gerektiğinde Yeniçeri Ağası atamalarında etkin olabilmektedir.
Örneğin 1655'lerde Mehmet Ağa'nın Yeniçeri Ağalılığı'na atanmasınana Bektaşi
babasının karşı çıkması üzerine görevinden alınarak yerine Boşnak Mehmet Ağa
getirilmiştir. Yeniçeri dualarına Alevi- Bektaşilik'te olduğu gibi "gülbenk"
denilmektedir. Yeniçeriler'in "Kazan- ı Şerif"inin Hacı Bektaş'ın çorba
pişirerek ocağa armağan ettiğine inanılır ve belli bir saygınlığı ve kutsallığı
vardır. Ayaklanacakları zaman bu kazanın çevresinde toplanarak karar
almaktadırlar.Yeniçeri cemaat ortalarından 3. , 7. , 34. , 35. , 36. , 100. ,
bölüklerdense 40. , 51. , 61. lerin bayraklarında "zülfikâr"
vardır.Ramazan ve cuma gecelerinde Yeniçeriyi meydan etmeye pirleri Hacı Bektaş
izin vermediği inancıyla, bu ay ve günlerde ceza uygulanmaz. Hacı Bektaş babası,
"Hacı Bektaş köçekleri"nin yakından izleyicisidir. Onlara zarar
gelmesini önler. 1656'larda İstanbul kadısı Abdürrahimzade'nin bir Yeniçeriyi
cezalandırması Bektaşi babası ve yandaşlarının ayaklanarak tepkilerine yol açar.
Kadının görevden alınmasıyla iş tatlıya bağlanır. Yerniçeri ağalarının "Ağa
Kapısı"nda kurdukları "Ağa Divanı"nda "Sultan Hacı Bektaş Veli ruhu için"
dua okunur. Çorbacılarla odabaşılar ayakta dua eder, Hacı Bektaş'ın adı geçince
Yeniçeri Ağası da ayağa kalkardı. Bu gelenk Fatih Sultan Mehmet'ten beri sürüp
gelmekteydi.Yeniçeri sofra ve ulufe(maaş) gülbenklerinde, Yeniçeri ulufe
defterlerinin girişinde Hacı Bektaş anılır ve kutsanır.Komutan ve devlet adamı
olarak devletin içinde yer alınmış, özellikle Arnavut Bektaşiler Osmanlı
Devleti'nin hizmetine çok iyi komutan, yetenekli devlet adamları ve valiler
vermişlerdir.Bunlar Yeniçeriler'in Bektaşiliğe manevi bağlılıklarının
kanıtlarıdır.
Bektaşiliğin Yeniçeri ordusu üzerindeki etkisi kesindir. Yeniçeriler, Bektaşi
Tarikatı'nın tekke eğitiminden geçmişlerdir. Bektaşi babaları Yeniçerler'in
eğitmenleri, danışmanları ve dini önderleri olmuşlardır. Yeniçeri Ocağı'nın
kuruluşu bir Bektaşi girişimi olduğu gibi, Yeniçeri ideolojisisnin oluşmasında
da Bektaşi değerleri ve inançsal- düşünsel yapısı geniş yer tutmuştur. Alevi-
Bektaşilik'in temeli olan Hz. Ali ve Oniki İmamlar inancı Yeniçeri inancının da
temel görüntüsüdür. Gülbank ve dualarında bu temel inanç kendini ortaya kor.
Yeniçeriler'in Alevi- Bektaşiliği pek öze inmemiş, yüzeyde ve görünümde kalmış,
bir nitelik oluşumuna yol açamamıştır. Her ne kadar Hacı Bektaş'a bağlı
olduklarını, Oniki İmam'ı tanıyıp inandıklarını söyleseler de bunlar yalnızca
söylemde, yüzeyde ve biçimde kalmıştır. Fakat manevi bir bağlılıklarının olduğu
da yadsınamaz.
6) Alevi- Bektaşiler'in Osmanlı Devleti'nin
Kuruluşunda Rolleri:
XIII.- XIV. yüzyıllarda Şiilik- Alevilik- Ahilik arasında derin görüş ve inanç
ayrılıkları yoktur. Bunlar birbirlerine oldukça yakın düşünce ve inanç
akımlarıdır. Giderek siyasal ve toplumsal gelişmeler karşısında birleşmiş,
birbirleriyle kaynaşmış ve dahası Bektaşilik gibi yeni adlarla yeniden kalıba
dökülmüşlerdir. Özellikle Ahiler ve Ahilik 1261'de Moğollar'ın Ahi kırımıyla
Bektaşilik içerisinde yerlerini alarak, kaynaşmışlardır. Bu nedenle kaynakların
Osmanlılar'ın kuruluşuna katkılarına çeşitli adlar altında değindiği tasavvufi
ve tarikatsal çevreler sonradan Bektaşilik içerisinde toparlanan ve yoğrulan
Şii- Batıni- Babai- Kalenderi- Haydari- Alevi- Ahi çevrelerdir. Bu akımların
hepsinin ortak noktası Ali ve Oniki İmam sevgisi ve bağlılığı üzerinde
yapılanmalarıdır. Kısaca, bu temelde yeralan inanç ve düşünce akımlarının tümü
Alevi- Bektaşilik içerisinde toplandıklarından, günümüzde de bu adla
adlandırılmaktadırlar.
Osmanlı'nın ilk dönem padişahları gerçekçidirler. Bu yanları yeni kurulan
Osmanlı Devleti'nin genel politikasına damgasını vurmuştur. Toplumun tabanı
Alevi- Bektaşi'dir. Yönetim, tabanına dayanarak kuruluşunu tamamlamıştır.
Tabanın inançsal- düşünsel ideolojisi olan Alevi- Bektaşilik kuruluş dönemimde
devlete damgasını vurmuştur. Alevi- Bektaşi kesimlerin ta Türkiye Selçuklu
sultanı I. Alaeddin Keykubat döneminden(1220- 1237) beri devletle sıcak
ilişkileri vardır ve devlet, Alevi- Bektaşiler'in gözardı edilmez bir potansiyel
güç olduğunun farkındadır. Bu nedenle Osmanlı kurucuları bu güce dayanmak
gereğini duymuşlardır.
Osmanlı'nın ilk padişahlarının düşünsel- inançsal eğilimleri de Alevilik-
Bektaşilik doğrultusundadır. Osman Bey, Orhan Bey ve Murat Hüdavendigâr
Aleviliğin bir örgütlü kolu olan Ahilik inancındandırlar.Fr. Giese, Cl. Huart ve
C. Brockelmann gibi Batılı tarihçiler de aynı görüşü savunurlar. L. Massignonn
ile İ. Melikoff Osman Bey'in Bektaşiliğini kesin görür, dahası adının da bir
"Bektaşi velisi"ne borçlu olduğunu düşünürler.
Osmanlı'nın kuruluşuna onun Türkmenlik özelliğinden ötürü birçok "Horasan
Ereni", "Rum Abdalı", "Pir", "Eren", "Derviş", "Şeyh",
ve "Dede" katılmışlardır. Osmanlı'nın kuruluşuna az- çok katkıda
bulunarak günümüze kadar ünlerini sürdüren bu Alevi- Bektaşi dede ve dervişleri
şunlardır: Şeyh Edabali, Şeyh Bali, Şeyh Osman, Aynuddevle, Hacı Mihman, Bağdın
Hacı, Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad, Kumral Abdal, Abdal Mehmet, Baba
Muhlis, Ahi Hasan, Koçum Seydi, Ahi Kadem, Karaca Ahmet, Mehmed- i Küşteri, Baba
Postinpuş, Kara Hoca, Duğlu Baba, Emircan (Emirci) Sultan, Sarı Saltık, Kaygusuz
Abdal, Aşık Paşa…
Dönemin Ahi, Alevi, Bektaşileri bürokrat, asker ve komutan olarak Osmanlı
kuruluşuna ve devletin örgütlenmesine katılmışlardır. Bursa'nın alınmasına Ahi
Hasan, Kumral Abdal ve Ali Şemseddinzade, Ahi Mehmet ve Candarlı Halil, Abdal
Murat, Doğlu Baba, Abdal Musa, Geyikli Baba'lar savaşçı olarak katılmışlardır.
Bunlardan Geyikli Baba Baba İlyas'ın müridi, Abdal Musa ise Hacı Bektaş'ın
yoldaşı ve Bektaşilik Tarikatı'nın asıl kurucusudur. "Ahi Alayları" Ahi
pirlerinin önderliğinde bu tür çarpışmalara girmişlerdir. Alevi, Ahi ve
Bektaşiler devletin yapılanmasında etkendirler. Osman Bey yönetime gelirken bir
Alevi- Ahi- Türkmen geleneği olan "Seymen alayı düzülmüş"tür.Alevi-
Bektaşi ocakları doğrudan devlete yardımcı olmuşlardır.
Aşıkpaşaoğlu, Gelibolulu Ali, Müneccimbaşı Ahmet, Taşköprülü gibi birçok Osmanlı
yazarının kroniğine bakılması durumunda; özellikle Osman Bey, Orhan Bey, Murat
Bey, Yıldırım Bayezıt, Çelebi Mehmet, II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemleri
bilgin, asker- sivil bürokrat arasında Ahi, Bektaşi kişilerin adlarına
rastlanır.Bir Ahi şeyhi olan Edebali Osman Bey'e özellikle hukuksal alanda
danışmanlık yapmış, devletin kurulmasına çalışmıştır. Onun ölümünden sonra
şeyhin bir başka damadı olan Dursun Fakih Osman Bey'in hukuk danışmanlığını
yapmış, dahası ilk hutbesini o okumuştur. Fetva eminliği de yapmıştır. Bilindiği
gibi Ahi'dir.
Akça Koca, Osman Bey döneminde savaşlara katılmış ve komutanlık etmiştir.
Alplerdendir. Akyazı ve dolaylarını alarak Osmanlı topraklarına katan Akça
Koca'ya Yalova timar olarak verilmiştir. İzmit ve dolaylarına Kocaeli denilmesi
onun adından kaynaklanmaktadır. Gençlik yıllarında Hacı Bektaş'la görüştüğü ve
onun yolağına girdiği olasılığı güçlüdür.
Orhan Bey, Muhiddin Arabi'nin "Vahdedi Vücud" felsefesine bağlı ve
Olcaytu çevresinin dört önemli şeyhinden biri kabul edilen Keşanlı Kemaleddin
Abdurrazzak'ın müridi olan Davud- u Kayseri'ye İznik- Orhaniye Medresesini
kurdurmuştur(1336).
Ünlü Candarlı ailesi Ahi'dir. Candarlı Kara Halil Osmanlı'ya kadılık,
kazaskerlik ve veziriazamlık yaparak hizmet etmiştir. Orhan Bey döneminde Bursa
kadılığı göreviyle yönetime girmiştir. Osmanlı'nın ilk düzenli askeri birlikleri
kabul edilen yaya ve atlı (müsellem) birlikleri onun ürünüdür(1329). Yayalar,
başlarına Ahi serpuşu giymektedirler ve Ahiler'den oluşmuş askeri birliklerdir.
Oğlu Ali Paşa da babası gibi çalışmaların içine girmiştir. Baba- oğul adli,
mali, askeri, alanlarda köklü örgütleme çalışmaları yaparak, devleti aşiret
durumundan bir devlet durumuna çıkarmışlardır.
Muhlis Paşa, Baba İlyas'ın oğludur. Askeri görevler üstlenmiştir. Aile, tarihçi
Aşıkpaşaoğlu'na gittikçe Sünnileşmişse de "dervişlik özelliklerini"
korumuşlardır.
Ece Halil, ünlü Alevi- Bektaşi dervişi Sarı Saltık'ın halifesidir. Orhan Bey'in
önemli devlet adamı ve komutanlarındandır. Karesi Beyliği'nin ve Rumeli'nin
alınmasında önemli ölçüde rol oynamıştır. Ardılı Yakup Ece de aynı görevi
sürdürmüştür. Turgut Alp, Konur Alp'ler de aynı kategoride olan devlet
adamlarıdır.
Alaeddin Paşa, Ahi Mahmut'un oğlu Nizameddin Ahmet Paşa, Hacı Paşa ve Sinaneddin
Yusuf Paşa'lar Orhan ve Murat Bey'ler dönemlerinde vezirlikler yapmışlardır.
Ahi'dirler. Sinaneddin Yusuf özellikle Ahi "reisi" dir. Vakfiyesinde Ahi
şeyhlerine özgü bir san olan "Sadru'l- kebir" deyimi geçer. Bunlar Ahi tarikatı
içerisinde yetişmiş, ilmiye sınıfına geçmiş, sonradan devlet yönetiminde görev
almış, devletin kurumlaştırılmasında ve yönetilmesinde önemli görevler
yapmışlardır.
Başlarda devletin Alevi- Bektaşi eğilimli bir niteliği vardır. Temel öğe Türkmen
değerlidir. Yöneticiler Türkmenler arasından deneyim kazanmış kişilerden
seçilmektedirler. Yeniçeri askeri ocağı Bektaşi dergahınca kutsanmış ve Bektaşi
Tarikatı'na alınmışlardır. Padişahlara Bektaşi babaları kılıç
kuşandırmaktadırlar. Devletin tarikat kesimiyle arası sıcaktır. Birçok baba,
dede, derviş ve özellikle Hacı Bektaş çelebisi Balkanlar'ın fethine katılmakta
ve oraların İslamlaşıp Türkleşmelerinde görev üstlenmişlerdir. Bir Bektaşi
babasının oluşumu değerlendirişi şöyledir:
"Bektaşi tekkesine bağlı Yeniçeri askeri Rumeli'de fetihler yaptıkça, biraz
gerisinde, tekke hemen faaliyete geçiyor; bu fatih askerlerin kılıçlarının
arkasındaki uygarlığı, hoşgörüyü ve insanlığı yaşayarak, yerli halka
anlatıyordu. Bu nedenle de Rumele'de en çok yayılan ve tutulan tarikat, Bektaşi
Tarikatı idi. Tekkelerin ve Bektaşi dervişlerinin davranışlarından etkilenen
yerli Hıristiyan halk da akın akın Müslüman oluyorlardı. Halkın Müslüman olması
için zor kullanılmıyordu…"
-IV-
BEKTAŞİLİĞİN TARİKATLAŞMA SÜRECİ
1) Bektaşilik Tarikatı'nın Kuruluş Süreci (Tarikatı Kim Kurmuştur ?):
Bektaşilik Tarikatı'nın kuruluşunda geçirdiği süreç, kurucusunun kim veya kimler
olduğu, bu süreçte Hacı Bektaş'ın konumunun ne olduğu, tarikatın piri mi, yoksa
kurucusu mu olduğu, Balım Sultan'ın tarikata nasıl bir yapı kazandırdığı
yüzyıllar geçmesine karşın hala tartışmalıdır. Öteden beri bu konuda yazanların
çoğunluğu, Hacı Bektaş'ın tarikat kurmadığı ve Bektaşiliğin yalnızca
"piri"olduğu kanısındadırlar. Bektaşiliği XVI. y. yılda Balım Sultan'ın
kurduğunu savunurlar. Jacop, Tschudi, Şemseddin Sami Bey gibi eski yazarlardan
tutun, A. Yaşar Ocak gibi yeni yazarlara kadar birçok araştırmacı bu
görüştedirler. Durum böyle olunca şu iki soru halen tartışılırlığını koruyor
demektir: 1) Bektaşilik Tarikatı ne zaman kurulmuştur? 2) Bektaşilik
Tarikatı'nın kurucusu kimdir? Hacı Bektaş Veli mi, Balım Sultan mı? Bu süreçte
başkalarının da rolü var mıdır ? . .
a- Hacı Bektaş Veli:
Prof. F. Köprülü, Bektaşilik Tarikatı'nın kurucu olarak kabul edilen Balım
Sultan'dan en az bir yüzyıl öncesinde Bektaşiliğin tarikat olarak varlığını
sürdürdüğü, "tüm ayin ve erkanıyla birlikte" kurulu olduğunu yazmalara dayanarak
savunur. Bektaşi şairi Muhyiddin(öl. 1476) "Hızırname" adlı kitabında Hacı
Bektaş'tan söz eder ve Sarı Saltık, Yunus Emre gibi diğer dervişlerin ona
bağlılığını vurgular. Eminüddin Baba b. Davud Fakih tarafından yazılarak 1497-
98'lerde II. Bayezıt'a sunulan "Risale- i Kudsiyye"de şeyhlerin taclarındaki
alametten söz edilirken, Bektaşi geleneğinin ünlü "Elifi tac"ına da
değinilir."Elifi tac", Aşıkpaşaoğlu'nun tarihinde de yer alır.
Doğallıkla bunlar göstermektedir ki, Bektaşiliğin bütün resmi adap ve erkanı
Balım Sultan'dan çok önceleri oluşumunu tamamlamış, XV. y. yıllarda biçimleşmiş
ve kurumlaşmış olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hacı Bektaş, Bektaşiliğin "piri"dir. Bektaşilik Tarikatı'nı Hacı Bektaş
kurmuştur. Hacı Bektaş, Horasan Okulu'ndan aldığı "Dört Kapı"anlayışına,
her kapıya "onar makam"ekleyerek "Dört Kapı Kırk Makam"dan oluşan
tarikatın altyapısını kurar. Buna, "Bektaşi Seyri Sülüğü" de
denir.Kaygusuz Abdal, Bektaşi erkannamesi üzerinde düzenlemeler yapar.
Bektaşiliğin ilk erkennamesini yazan o olur. Böylece Bektaşi Tarikatı'nın ilk
"tüzük yapıcısı" Kaygusuz Abdal'dır. Balım Sultan'sa bu erkannameyi sonradan
geliştirmiştir ve kurumlaştırmıştır.Hacı Bektaş'dan sonra tarikatın başına Abdal
Musa geçmiştir. Bektaşilik; XVI. yıldan sonra Batınilik, Hurufilik, Ahilik,
Kalenderilik, Haydarilik, Nakşibendilik, Melamilik, Şiilik, Oniki ve Sekiz
İmamcılık gibi inanç eğilim ve topluluklarını içine alıp eriterek bir
bireşime(senteze) ulaşmıştır.
Hacı Bektaş dağınık Alevi ve Alevilik türevi akımları ve toplulukları içine
almış, yeniden kalıba dökmüş, Aleviliği yeniden derneştirmiş ve Alevi-
Bektaşiliğin yolunu çizmiştir. Bunu da doğallıkla kurduğu tarikatıyla yapmıştır.
Çevresine bir takım görevliler alması, bunların bir bölümünü kimi yerlere
görevlendirerek göndermesi, oralarda "aydınlatma/ irşat" çalışmaları yaptırması,
Anadolu'daki diğer Alevi ocakları ile ilişki kurarak kendine bağlaması, onları
yönlendirmesi… O'nun bir tarikat kurduğunun ve bunları tarikatı/ örgütü yoluyla
yaptığının kanıtlarıdır. Zaten başka türlü de bu çalışmaları yürütemezdi, Alevi
topluluklarını bir çatı altında toplayamazdı, adını bu ekole veremezdi, tüm
Anadolu ocakları tarafından "serçeşme" olarak kabul edilmezdi. Bu nedenlerle
Hacı Bektaş, Alevi- Bektaşi toplumunun gözünde yolun- yolağın "piri"dir,
tarikatın kurucusudur. Dönemin örgütlenme biçimi de böyleydi. Alevi toplumu
böyle bilmekte, böyle inanmaktadır. Balım Sultan onlara göre ikinci pir(piri
sani)'dir. Alevilik- Bektaşilik araştırmacısı İngiliz J. K. Birge bu süreci
Alevi toplumunun yorumuna göre yapar. Ona göre; "XIII. yüzyıldan başlayarak
Küçük Asya'dan ismen ait oldukları çeşitli dinlerden karışmış öğeler içeren bir
tür halk dini gelişti. Hacı Bektaş'ın, harekete yardımcı olan gezginci ruhani
önderlerden biri olarak giderek artan bir biçimde üstünlüğü tanındı, yalnızca
Kırşehir yakınındaki köy adını ondan almakla kalmadı, fakat tüm Küçük Asya'da
sayısız köyde onun adı pir olarak ünlendi. Balım Sultan'la kent içi ve
yakınlarındaki tekkelerde daha yetkinleştirilmiş bir ritüel ve örgütlenme
başladı. Bu örgütlenme, belirli ölçülerde çok benzer inanç ve uygulamaları
sürdüren, fakat Bektaşiliğin düzenlenmiş sisteminin dışında kalan köy
gruplarından farklılaştı ve daha biçimsel olarak örgütlenmiş Bektaşi Tarikatı
haline geldi".
b- Balım Sultan:
Balım Sultan(1462(? )- 1516), geniş bir kitleye göre Bektaşiliğin önemli bir
ulusudur. "İkinci piri(piri sani)", kurucusu ve kurumlaştırıcısı olarak görülür.
Kurucusu olamadığını daha önce kanıtladık. Yalnız "ikinci piri" olduğu,
kurumlaştırdığı, yolu yasal bir kurum durumuna getirdiği, Bektaşiliğin varolan
yapısına yeni bir biçim kazandırdığı, erkanını geliştirerek yeniden düzenlediği
kesindir. Bektaşilik onunla birlikte devlet tarafından tanınır ve geniş
yığınlara mal olur. 1501'lerde dönemin padişahı II. Bayezıt tarafından
Kırşehir'deki Hacı Bektaş Dergahı'nın başına atanır. Amaç; Türk/ Türkmen
Kızılbaş- Alevi- Bektaşi'yi İran'ın Şiilik etkisinden korumaktır. Bu durum
Bektaşilik'le devletin ilişkilerini arttırır. Bundan sonra, devlet içerisindeki
birçok yönetici bürokrat ve ulemadan insanlar doğrudan Bektaşilik Tarikatı'nın
üyeleri olurlar.
Balım Sultan, Hacı Bektaş'tan sonraki "mihenk taşı"dır. Bektaşiliğin toplumsal
ve insancıl yönlerini, barışseverliğini ve yardımseverliğini ön plana çıkaran
bir gönül eridir. Yüzyıllardan beri gelen Alevi- Bektaşiliğe ait kuralları
derlemiş ve dergahta bir düzen içerisinde yaşama geçirilmesini sağlamıştır.
Sözel olan Bektaşi geleneğinde düzenlemeler yaparak, yazılı metin haline
getirmiştir. Yapısal olarak Bektaşiliği "kurallara bağlamış"tır. Balım Sultan'la
Bektaşilik erkannamesi son biçimini almıştır. Böylece geniş bir coğrafik alana
yayılan Bektaşilik uygulamasında "birörneklilik" sağlanmış olur.
Balım Sultan XVI. y. yılda Bektaşiliği Haydariliğin bir kolu, türevi olmaktan
kurtarır, Haydarilik etkilerinden arındırır. Osmanlı Devleti'nin de desteğini
alarak Hacı Bektaş'ın adına yeniden yapılandırır.Artık bu yüzyıldan sonra
Bektaşilik bağımsız bir tarikattır. Diğer Batıni- Alevi eğilimli tarikatları
içerisinde eritip özümleyecek güçtedir.
Balım Sultan yola, tarikatın pratiğine sürekli bir biçim ve içerik kazandıracak
yeni etkiler getirmiştir. Geliştirilen erkana göre yola girenlerle sıkı ilişki
içerisinde örgütlenmiş bir Bektaşi toplumu ortaya çıkarmayı amaçlamıştır.
Tarikata bir disiplin getirmiştir. Kent içi ve kenti çevreleyen tekkelerde daha
yetkinleştirilmiş "bir ritüel ve örgütlenme" başlatmıştır. Giderek düzenlenmiş
sistemin dışında kalan köy gruplarından farklılaşan, bir biçime ulaşmış
Bektaşilik Tarikatı yaratmıştır. Bu örgütünü kendisi tarafından kurulan sistemin
"ruhani ve örgütsel" başı olan Dedeler'le yaymayı ve yaşatmayı
amaçlamıştır.Çelebiler Anadolu ve köylük yörelerde tutunurken, kentsel yörelerde
Balım Sultan ekolü benimsenir. Balım Sultan, soydan Alevi olmayanlara kapı
açarak Bektaşi olabilmelerinin yolunu açar ve Alevi- Bektaşilik alanında önemli
bir reform yapar. Dedebabalık'la yönetilen Bektaşiliğin bu kolu ne var ki fazla
yaygınlaşamamış, bugün ancak birkaç yüzbin kişilik bir topluluktan öteye
gidememiştir.
Balım Sultan'a kadar Bektaşilik, genellikle kırsal kesimlerde ve köylük
yörelerde tutunmuş, Alevi- Türkmen içerisinde benimsenme olanağı bulmuştur.
Özellikle Aleviliğin bir türevi ve Aleviliği yeniden biçimleyen, derneştiren,
onları eğiterek disipline eden bir eğilim olarak kendini ortaya korken, Balım
Sultan'la kentsel kesimlere ve Osmanlı aydınları arasına da girmiştir. Böylece
Bektaşilik tarihinde yeni bir dönem başlar ve Bektaşiler; "Köy Bektaşisi",
"Kent Bektaşisi" olarak farklılaşırlar. Kent Bektaşiliğine "Nazenin
Tarikatı" veya "Babagan Kolu (Babalar Kolu) " da denir.
Balım Sultan, Oniki İmam anlayışını yola kazandırır. Bu, O'nun yaptığı
yeniliklerin başındadır. Oniki İmam törenleri, oniki çerağ, oniki post, palhenk,
evlenmemiş(mücerred) babalık kuralı, şerbet yerine şarap, ibahiyecilik,
üçleme(teslis) , Hurufilik etkisi O'nunla tarikata girer. Balım Sultan
düzenlemesinde ünlü "Dört Kapı"nın "şeriat" ve "tarikat" kapıları yer almaz. Bu
kapıların kullanılmasına gerek görülmez.
Oniki İmam inancı Alevi- Şiilik'te başından beri olmasına karşın, Bektaşilik
Tarikatı'nın temel töreleri arasına Balım Sultan'la girer. Tarikatın "temel
direği" olur. Her bağlının, müridin temel inanışları içerisinde yer alan bir
ilke olur.Bu temel ilke Alevi- Bektaşi edebiyatının temel çeşnisi ve zenginliği
olacaktır. Hemen hemen tüm Alevi- Bektaşi ozanları Oniki İmam çeşnisini
şiirlerinde malzeme olarak kullanacaklardır. Alevi- Bektaşi edebiyatı bu
zenginlik üzerine kurulmuştur dersek, doğruyu söylemiş oluruz.
Oniki İmam anlayışına paralel olarak yaşam "oniki" rakamı üzerine
sistemleştirilmiştir. Cemlerde simgesel olarak oniki çerağ yakılır. Kemer
üzerine Oniki İmamı simgeleyen oniki köşeli "palheng taşı" denilen taş
takılır. Bu dervişlerin gönüllerini Tanrı'ya bağlayan bir simge olarak
algılanır. "Eline, diline, beline sahip olmayı" gerektirir. Bektaşi tacı oniki
dilimlidir. Tekkelerin meydan yerleri, tekke üstündeki baca ve kubbeler hep
oniki dilimli olur. Bektaşi tekkelerinde pire hizmet görevlerinin her biri bir
post ile simgeleştirilir ve temsil edilir. Bu anlayışı Balım Sultan "oniki post"
biçiminde biçimleyerek tarikatın töreleri arasına kazandırmıştır. Postlardan
herbiri, Bektaşiliğin en büyük adlarından birine bağlanarak anılmış ve böylece o
kişiler ölümsüzleştirilmiştir. Oniki İmam "sırrı" olan "Oniki Post" şunlardır:
Baba Postu: Horasan postu(Hacı Bektaş Veli)
Aşçı Postu: Seyyid Ali Sultan postu
Ekmekçi Postu: Balım Sultan postu
Nakib Postu: Kaygusuz Sultan Abdal postu
Atacı Postu: Kanber Ali postu
Meydancı Postu: Sarı İsmail postu
Türbedar postu: Kara Donlu Can Baba postu
Kilerci Postu: Hacım Sultan postu
Kahveci Postu: Şah Şazeli postu
Kurbancı Postu: Hz. İbrahim postu
Ayakçı Postu: Abdal Musa postu
Mihmanevi Postu: Hızır Peygamber postu
Bektaşi tekkelerinde yapılan temel hizmetlerin herbiri bir Alevi- Bektaşi
ulusunun adına dayandırılarak adlandırılır ve yapılır. Bunlar da oniki anlayışı
üzerine oturtulmuştur. Şu adlar yer alır:
Tarikatçı: İmam Hasan
Ferraş(yatak serme görevlisi) : İmam Hüseyin
Hallak(berber) : Muhammed Hanefi
Zakir(saz çalıp nefes okuyan) : Abdüssamed
Sofracı: Abdülvahid
İbrikdar: Selman Farisi
Saki(su ve şarap dağıtıcısı) : Tayyib
Meydan Hizmetçisi: Abdümuin
Gözcü: Abdülkerim
Pervane(haberci, kılavuz) : Abdullah
Çerağcı(ışıkları yakan) : Hadi Ekber
Bevvab(kapıcı) : Abdülcelil
Bekktaşilik'te şerbetin yerini şarabın alması Balım Sultan'la töreleşir ve yola
girer. Fakat bu bir yerde bir içki serbestliği değildir. İçki, insan için, yol
bağlıları için bir "mihenk taşı" olarak görülür. Yol bağlıları böylece bir
denemeden, bir sınavdan geçirilir. İçki/ dem/ dolu yolun belli kuralları
çerçevesinde alınır. Töresel ve törensel bir değer taşır. Cem töreninin bir
parçası olur.
"Dedebabalık", evlenmemiş("mücerret") babalık kurumu ve "mengüç"
Balım Sultan'la yola girer ve usül haline gelir. Dedebabalık yoluyla Bektaşi
Tarikatı yönetilmeye çalışılır. Dedebabalık, Hacı Bektaş'ın görevini vekaleten
üslenen makamdır. Dedebabalar, Hacı Bektaş'ın vekilleridirler. Doğallıkla
Dedebabalık, Çelebiler kolu ve Alevi- Kızılbaşlar'ca genellikle benimsenmez.
Bektaşiliğin "Babagan Kolu"nun başı olarak tarikatın yönetiminde varlıklarını
sürdürürler. Mücerredliğin kurucusu Balım Sultan'dır. O'na kadar bu uygulama
yoktur. Kendisi de evlenmeyerek bu uygulamaya önderlik etmiştir. Amacı
profesyonel dervişler yetiştirmek ve tarikatı bunlarla yürütmektir.
Mücerredlikle, "insanı yoldan alıkoyan nesnelerden ırak tutmak"
ereklenir. Sonradan Hilmi Dedebaba Şahkulu Sultan Dergahı'ında bu töreyi ve
töreni yürütmüştür. Arnavutluk'a giden Salih Niyazi Baba bu töreyi orada
sürdürmüştür. Bu tören Dimetoka'da Seyid Ali Sultan (Kızıl Deli) Dergahı ile
Kerbela'daki Bektaşi Dergahı'nda sürdürülürken sonraları töre buralarda
bırakılmış, yalnızca Pirevi'nde yürütülür olmuştur. "Terk ve tecrit"
anlamında dervişlerin kulağına "mengüç" veya diğer adıyla "teslim
halkası" bir törenle takılır. Bunlar dervişi dünyadan ve dünyasal
nesnelerden, etkenlerden arındırmayı, soyutlamayı simgelerler. Mengüç, eski
Türk/ Oğuz geleneğidir. Kaynaklarda tiginlerin kulaklarına mengüç/ küpe
taktıkları görülmektedir.
İbahilik; Sünni anlayışın yasakladığı ve günah olarak değerlendirdiği şeyleri
yasak görmemektir. Hatta bir bölümünün tersini yapmak anlayışıdır. Bu anlayış
yolun temel kurallarından biri durumuna Balım Sultan'la gelir. İslamlığa bir
yorumdur. Sünnü İslamın, İslamlık olarak ortaya sürdüğü şeyleri, Alevi- Bektaşi
anlayışından süzerek/ geçirerek kabul etme veya kabul etmeme anlayışı ve
tavrıdır. Alevi- Bektaşiliğin özgün yanını ve - Sünniliğe karşın- kimliğini bu
anlayış ortaya kor. Alevi- Bektaşiliğe yorum(tevil) yolunu açar. Bir başka
deyişle Alevi- Bektaşiliğin felsefik altyapısını oluşturur.
Üçleme(teslis) ve hulûl, Balım Sultan'la yolun töresi haline gelir. Tarikata
girmesinde Hurufilik aracılık yapmıştır. Üçleme(teslis), Hıristiyanlığın "baba-
oğul- kutsal ruh" anlayışını çağrıştırır. Alevi- Bektaşilik'te "Allah-
Muhammed- Ali" biçiminde yer alır. Tanrının görünüş alanına çkması, evren
ve insanla bütünleşmesi olan "hûlul" öncelerde de vardır. Tasavvufun zengin
malzemelerindendir. Bektaşilik de bu anlayışı alarak yolun töresi içine
sokmuştur.
Alevi-Bektaşi Kümeleri ve Bektaşilik Tarikatı'nın İç Yapılanışı:
Bektaşilik Tarikatı'nın yapısını, "Bektaşi Erkannamesi" düzenler.
Erkanname, kurumun belkemiğidir ve kurum bu erkannameyle ayakta durur,
yürütülür, yönetilir. Bektaşi erkannamesi Hacı Bektaş'tan beri vardır. Üzerinde
ilk düzenlemeyi Kaygusuz Abdal yapmıştır. Daha sonra erkanname asıl Balım Sultan
tarafından yeniden düzenlenir. Yola giriş ve tarikatın yürütülmesi belli
kurallara bağlanır. Erkanname üzerinde düzenlemeler daha sonraki yıllarda da
yapılacaktır. Tarikatın kuralları geliştirilerek günümüze dek getirilecektir.
Böyle olmasına karşın Bektaşilik'te ve tarikatta tarihi süreci içerisinde kimi
ayrılıklar oluşacaktır. Ayrılıklara Alevi- Bektaşi toplumunun coğrafik yapısı,
köken ve etniksel durumu, inanç ve düşünce farklılıkları neden olacaklardır. Bu
ayrım; inanç, kural ve törensel yaşamda kendini belirgince ortaya koyacaktır.
Fakat bu ayrılıklar Alevi- Bektaşi toplumunda hiçbir zaman da uçurumlaşmaya
gitmeyecektir. Yol ve erkan bir görülecektir. Her türlü ayrımın üzerinde
düşünülerek M. T. Oytan'ın güzel değerlendirmesiyle Alevi- Bektaşiler
kendilerini "aynı bahçenin gülleri" olarak niteleyeceklerdir. Bu niteleme Alevi-
Bektaşiler'in yaşamına da yansıyacaktır.
Alevi- Bektaşi toplumu kendi içerisinde üç grupta toplanabilir. Bunlardan ilki
Alevi, ikinci ve üçüncüsüyse Bektaşi topluluklarını kapsar. Sınıflarsak;
* Çelebi Bektaşiler: Hacı Bektaş'ın soyundan gelen ve "beloğlu"
olarak kabul edilen "Çelebiler"e bağlı olan Bektaşi ve Aleviler.
Çelebiler, Hacı Bektaş'ın İdris Hoca'nın kızı Fatma Nuriye ile evlendiğini,
kendilerinin de bu evlilikten doğan Timurtaş(Seyyid Ali Sultan)'tan geldiklerini
ve doğrudan Hacı Bektaş'ın torunları olduklarını savunurlar. Birçok Alevi Ocağı
Hacı Bektaş'ı "seçeşme", yani tüm ocakların başı kabul ederek,
Çelebiler'e veya Hacı Bektaş'ın soyundan gelen "mürşid"e bağlıdırlar. Bunlar,
Alevi- Bektaşi toplumu içerisinde çoğunluğu oluştururlar. Cem töreninde görgü
yapılırken genellikle dede görgü görenlerin sırtını elle sıvazlar. Buna "Pençe-
i ali abâ" denir. Elin parmakları Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i
simgeler. Bu grupta olanlar "Pençeciler" adını alırlar. Bunlar
içerisinde diğer kesimse görgüyü "erkân/ tarik"(değnek)le yapar. Bunlar
topluluk içerisinde oldukça azdır ve "Tarikçiler/ Erkancılar" adını
alırlar. Dedeler Hacı Bektaş Dergahı'ından belgeli(icazetli) olarak "talip
arası"na çıkar, aldıkları "hakkullah"ın bir bölümünü "karakazan
hakkı" olarak merkez dergaha gönderirler. Türk/ Türkmen kökenli Alevi-
Bektaşiler bu ikinci grupta toplanırlar. Bulgaristan'daki Türk kökenli Bektaşi
toplulukları da Çelebiler Kolu'na bağlıdırlar.
* Babağan Bektaşiler: Kendilerini Hacı Bektaş'ın manevi
evlatları, O'nun yolunun sürdürücüleri olarak görüp, bu nedenle kendilerini "yoloğlu"
olarak niteleyen ve Bektaşiliğin "Babagan Kolu" olarak adlandırılan
Bektaşiler kesimi. Bu grup kentlerdeki Alevi- Bektaşi kesiminin bir bölümünü
oluşturur. İstanbul, Rumeli ve Arnavutluk'ta toplanmışlardır. Arnavutlar,
Bektaşiliğin bu kolunu seçmişlerdir. Tekkeler biçiminde örgütlenmişlerdir.
Devletle iyi ilişkiler içerisine girmiş, bürokrasi, bilim ve düşünce
kesimlerinde önemli yerler edinmişlerdir. Devlet yönetim kesimleriyle iç
içelikleri, tarikat içi yönetimi ele almalarında bir avantaj olmuştur. Alevi-
Bektaşi toplumu içerisinde en eğitimli ve entelektül kesim Bektaşiliğin bu kolu
içerisinde yer alanlardır. Bektaşiliğin dünyada yayıldıkları alanlarda dergahlar
açarak örgütlenmişlerdir. "Seyyidlik" iddiaları yoktur. Bektaşiliği
bilimle edinecekleri düşüncesindedirler. Evlenmemiş babalık (mücerretlik)
sistemi bu kolda geçerlidir. Bektaşiliğin kentlerde ve kent kültürü içerisinde
yayılmasında rol oynamışlardır. Alevi- Bektaşi nüfusu içerisindeki yerleri diğer
gruplara göre oldukça azdır. Sayıları 200- 300 bin dolayındadır. Bu gruba giren
Bektaşiler hiyerarşik sıraya göre düzenlenmiş bir "babalık sistemi"yle
yönetilir. Rumeli Bektaşiliği'ne, yani Babagan Kolu Bektaşiliğine "Nazenin
Tarikatı" da denir. Bu adla adlandırılanlar özellikle Arnavut kökenli
Bektaşiler'dir.
- V-
TÜRKİYE'DEKİ BEKTAŞİ DERGAHLARI VE
ÜNLÜ YOL SÜRDÜRÜCÜLERİ
ABDAL MUSA SULTAN VE ELMALI TEKKESİ:
Abdal Musa Hacı Bektaş'ın önde gelen halifelerindendir. Söylenceler O'nu
Anadolu'nun gözcüsü olarak gösterirler. Bektaşi meydanındaki oniki posttan
onbirincisi olan "ayakçı postu" O'nundur ve "Abdal Musa Postu"
olarak adlandırılır.
Bektaşi söylencelerinde Abdal Musa, Ahmet Yesevi'nin halifelerinden gösterilir.
Soyunun Ortaasya'dan gelmesi nedeniyle "Horasan Erenleri"nden sayılır.
Azerbaycan'nın Hoy'dan olduğu kabul edilir. Fakat Anadolu'ya Horasan'dan
gelmişlerdir. Peygamber soyundan geldiği, yani "seyyid" olduğu görüşü
benimsenir. Babası Hasan Gazi'dir. Dedesi Haydar Ata ise Hacı Bektaş'ın
amcasıdır. Hacı Bektaş'la yakın akrabalığı vardır. Annesi Ana Sultan, kız
kardeşi ise Hüsniye Bacı'dır. Annesi ile kız kardeşinin mezarları Elmalı'nın
Tekke köyünde, Abdal Musa Tekkesi'ndedir.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi'nde Abdal Musa'ya ilişkin bilgiler vardır. Aşıkpaşaoğlu,
Abdal Musa'yı Hacı Bektaş'ın "müridi", Hatun Ana(Kadıncık Ana)'nınsa "muhibbi"
olarak gösterir. Abdal Musa Sulucakarahöyük'te Hacı Bektaş'ın yatırının başında
bir süre kalmış, büyük bir olasılıkla Hacı Bektaş Degahı'nı Kadıncık Ana ile
birlikte o kurmuş, Orhan Bey döneminde savaşlara katılmış, özellikle Bursa'nın
alınmasında(1326) bulunmuş, bir asker üsküfünü başına koyarak geri geldiğinden
Bektaşiler'in "Elifi tac"ı böylece onunla gelenekleşmiştir
Abdal Musa, XIII. y. yılın son yarısıyla XIV. y. yılın ilk yarısı içerisinde
yaşamış olmalıdır. Kaynaklar ve söylenceler O'nun Orhan Bey döneminde yaşadığını
ve Bursa'nın alınmasına katıldığını vurguyla belirtirler. Eğer böyleyse Hacı
Bektaş'ın son dönemine kavuşmuştur. Bursa ve Orhan Bey zamanına rastlayan
dömemiyse O'nun oldukça olgunluk ve yaşlılık dönemi olmalıdır. Yeniçeriliğin
kuruluşuna(1363) ya kalmamış olmalı, ya da Yeniçeri dönemi savaşlara katılmamış
olmalıdır. Bu nedenle "Elifi tac" Yeniçeriler'le katıldığı savaşlardan değil de,
daha önceki akınlara katılışı sırasıyla ilgili bir söylenceye bağlanabilir.
Abdal Musa uzun zaman Bursa'da kaldığından ve Orhan Bey döneminde yararlı
hizmetlerde bulunduğundan, kendisine Bursa'da bir makam verilmiştir. O ise daha
sonraları heterodoks Türkmenler'in yoğunlukta olduğu yöreleri tercih etmiş, önce
Aydın bölgesine, sonraysa Kızılbaşlık- Aleviliğin merkezi Teke bölgesine
göçmüştür. Antalya dolaylarını ve Toros dağları eteklerini tercih ederek
Elmalı'ya yerleşmiştir.Bektaşilik inancında merkez dergahtan sonra en önemli bir
Bektaşi dergahı olarak bilinen Elmalı Tekkesi'ni kurmuştur. Mezarı oradadır.
Elmalı aynı zamanda Tahtacı Alevileri'nin yaşadığı önemli bir merkezdir. Hasluck
bura tarikat üyelerinin mali durumlarının iyi olduğunu belirtir.
Bektaşi eşik(asitane) ve dergahlarının en büyüklerinden ikisinin Abdal Musa ve
O'nun halifesi olan Kaygusuz Abdal adına kurulmuş olması, Abdal Musa'nın
Bektaşilik içerisindeki yerinin önemini gösterir. Zaten, Abdal Musa'nın da
Alevi- Bektaşiler içerisinde önemli bir yeri vardır. Alevi yolunun kurallarını
Abdal Musa netleştirmiştir. Aleviler, Balım Sultan'dan çok, Abdal Musa'ya önem
verir, adına özel Cemler düzenler ve kurban keserler. Abdal Musa bu yönüyle kimi
kez Hacı Bektaş'tan bile öne çıkarılır.
Arşiv belgelerine göre, Abdal Musa'nın Fenike köylerinde vakıf arazileri vardır.
Hatta O'na bağlı Bektaşi tekkeleri de kurulmuştur. Manisa'nın Adala bucağında
Abdal Musa adına vakfedilmiş çiftlikler vardır. Abdal Musa Tekkesi'ni XVII. y.
yılda gezen Evliya Çelebi tekkenin varlıklı olduğunu belirtir. Bektaşilik, Abdal
Musa yoluyla Doğu Anadolu'da, Batı Anadolu'da, Balkanlar'da, Rodos ve Girit'te
tutunur ve tanınır. Zile- Emirören köyünde bir mezar, Abdal Musa mezarı olarak
bilinir. Divriği'nin Timisi köyünde Abdal Musa koruluğu vardır. Divriği'ye bağlı
Hergün tuzlasındaki 80 dikili taş "Abdal Musa'nın askerleri" olarak
adlandırılır. "Abdal Musa'nın askerleri" miti Doğu Anadolu'nun Alevi
çevrelerinin tümünde yaygındır. Anadolu Alevileri Muharrem ayında Abdal Musa
çorbası(aşuresi) dağıtırlar. Bosna'nın Sarajova bölgesi, aşure çorbasına Abdal
Musa çorbası derler. Bosna'dan Azerbaycan'a kadar Alevi- Bektaşiler Abdal Musa
kurbanı keserler. Araştırmacı W. Bauer'e göre Bektaşiliğin batı ve güney batıya
yayılması ve özellikle Likya'da tutunması Abdal Musa yoluyla olmuştur.
Kaygusuz Abdal, Kafi Baba, Budala Sultan, Sevündük Dede, Kilerci Baba, Baltası
Gedik, Mesten Dede, Keramet Baba, Hasan Baba, Oturak Dede'ler ise Abdal Musa'ya,
ya da zaman içerisinde tekkesine bağlanmış Bektaşi babalarıdır. Kafi Baba, Abdal
Musa'nın mürididir. Kaygusuz Abdal'sa halifesidir ve Mısır'a görevlendirmiştir.
HAYDAR BABA TEKKESİ:
Haydar Baba(Haydar Gazi/ Haydar Sultan) adıyla anılan veli Yesevi dervişlerinden
ve Abdal Musa'nın atalarındandır. Mezarı, Antalya'nın Elmalı'dadır. Mezarının
bulunduğu yerde tekkesi kurulmuştur. Bu tekke 1826'da devletce yıktırılan
Bektaşi tekkelerindendir.
GEYİKLİ BABA:
Geyikli Baba'nın Hoy'dan geldiği, Ortaasyalı dervişlerden olduğu, Yesevi
dervişleri grubuna girdiğini, ilkin Baba İlyas- Ebul Vefa tarikatından olduğunu,
sonradan Bektaşi Tarikatı'nda yer aldığını, Orhan Bey'in İnegöl yöresini
kendisine "yurt" verdiğini kaynaklar belirtirler. Evliya Çelebi, Geyikli Baba'yı
"Bektaş fukarasından" gösterir. Bursa'da ölen Geyikli Baba'nın
türbesini, tekkesini ve tekkesinin yanındaki mescidi Orhan Bey yaptırır. Eski
kaynaklarda bu zaviyenin adı "Geyikli Baba Tekkesi" olarak
geçer.Tekkenin, Bektaşilik'le ilgisi sonradan ortaya çıkar.
Aşikpaşaoğlu, Geyikli Baba'yı Orhan Bey döneminin(1321- 1362) dervişlerinden
gösterir.Geyikli Baba, Orhan Bey'le savaşlara katılır, yararlılıklar gösterir.
Kaynaklara göre Sünni İslamın kurallarına uymamaktadır. Geyiklerle gezdiği veya
geyiklere binerek dolaştığı sanılırsa da geyik postu giydiği kesindir ve adını
da bu giyiminden almış olmalıdır.
.
Geyikli Baba'ın izdaşları ondan sonra da bir topluluk oluşturur ve Alevi-
Bektaşi toplumu içerisinde varlıklarını sürdürürler. XIV. ve daha sonraki
yüzyıllarda sürekli "Geyiklü Cemaati", "Geyikli Baba Dervişleri",
"Geyiklü Baba Sultan Cemaati" adıyla varlıklarına rastlanır. XV. y.
yılda yazılan önemli Bektaşi menakıbnamelerinden "Velayetname- i Hacım Sultan"da
Germiyan ilinde "Geyiklü Cemaati"nden söz edilir. Araştırmacılar XVI.
y. yıl arşiv belgelerinde Geyiklü Baba cemaati'ne ilişkin kayıtlara rastlarlar.
Bunlardan Prof. Ö. L. Barkan Konya yöresindeki aşiretler arasında "Geyiklü
Baba Dervişleri"nin bulunduğunu,Cevdet Türkay'sa Erzurum, Sivas, Malatya,
Adana, Biga, Bursa ve İnegöl gibi birbirinden uzak bölgelerde "Geyiklü Baba
Sultan Cemaati"nin olduğunu saptar.
KOLU AÇIK HACİM SULTAN:
Hacı Bektaş'ın akrabası olan ve O'nunla birlikte Horasan'dan gelen Hacim
Sultan'ın asıl adı Recep'tir. Uşak'ta Susuz denilen yerde yatmaktadır. Hasluck'a
göre Vidin'de makamı vardır. Hakında "Vilayetname" düzenlenmiştir. Cemler'de
talibe öğretilen makamlar arasında "Meydan taşı" O'na aittir. İnanışa
göre bir tahta kılıç olan "Batın kılıcı" Hacı Bektaş tarafından
kendisine verilmiş ve eğitici(terbiye edici) olarak görevlendirilmiştir. Bu
nedenle Bektaşiler Hacim Sultan'dan çekinirler. Hak yoluna gitmeyenleri eğiten
olarak bilirler. "Eranlerin Batın celladı" olarak bilirler.
Tekke, XX. y. yılın başlarında kullanılmaz durumdadır ve bir mütevellice
yönetilmektedir. Çevresinde Bektaşi köyleri yoğundur.
YATAĞAN BABA TEKKESİ:
Söylenceye göre, Yatağan Baba Hacı Bektaş'ın halifesi ve Abdal Musa'nın piridir.
Yatağan Baba'nın mezarı ve tekkesi Muğla'dadır. Zengin ve önemli bir tekkedir.
Paul Lukas XVIII. y. yılın başlarında bu tekkeyi gezmiştir. Tekke, 1826'da
devletçe yıkılan Bektaşi tekkelerindendir. Daha sonra onarılarak
canlandırılmıştır.
HAMZA BABA DERGAHI:
Hamza Baba, Hacı Bektaş'ın Sulucakarahöyük'te kurduğu dergahta yetiştirdiği
"üçyüzaltmış mürit"ten biridir. Hacı Bektaş Veli Ocağı'ndan yetişmiş olarak
bilinir. Doğrudan Hacı Bektaş'tan el aldığına inanılır. Soykütüğü Ahmet
Yesevi'ye uzanır. Horasan erenlerinden Hacı İlyasoğlu Pir Hamza Baba diye
anılır.
Hacı Bektaş Pir Hamza Baba'yı Saruhan ülkesine gönderir. Oraları aydınlatmasını
ister. İzmir Kemalpaşa'daki sonradan adının verileceği orman köyüne yerleşerk
tekkesini açar. Saruhan Beyi ile ilişkiye geçer. Saruhan beyi kendisine vakıf
arazileri verir. Müritlerinden Koca Bektaş Baba Akhisar'ın Beyova'ya, yatağan
Baba ise Soma'nın Yatağan köyüne yerleşerek tekkelerini kurarlar. Halifelerinden
Şeyh Bedrettin olayına katılanlar olmuştur.
Hamza Baba'nın ne zaman doğduğu bilinmemektedir. Yalnız 1360'lardan önce
ölmüştür. Türbesi, II. Murat döneminde yapılmıştır. Sonraları Ege yöresinde
yaygın bir üne kavuşmuştur. II. Mahmut'un kapadığı dergahlardan biri de budur.
Dergah, II. Meşrutiyet'e kadar kapalı kalır. Yalnız türbe halk tarafından
sürekli gizlice ziyaret edilir. Günümüzde dergah açıktır. Her yıl "Pir Hamza
Baba'yı Anma Törenleri" düzenlenir, aşure ve lokma dağıtılır.
VELİ BABA DERGAHI:
Veli Baba Dergahı, Isparta'nın Senirkent'e bağlı Uluğbey kasabasındadır.
Çevrenin saygın Alevi- Bektaşi ocak ve dergahlarındandır. Veli Baba'nın soyunun
Ali soyuna dayandığına inanılır. Zeynelabidin'in oğlu Zeyd'din soyundan geldiği
kabul edilir. Macaristan'da yatırı ve tekkesi bulunan Gül Baba ile yakınlıkları
vardır. Gelenek Gül Baba'yı, Veli Baba'nın amcası olarak gösterir. Köyün arazisi
bu aileye kılıç timarı olarak verilmiştir. Bu aileden birçokları Orhan ve Murat
Bey dönemlerinde Balkanlar'ın fethine de katılarak Osmanlı Devleti'nin kuruluş
çalışmalarının içinde yer almışlardır. Veli Baba Ocağı'nı ve bu ocaktan/
dergahtan yetişen aile üyelerini konu alan "menakıbname" düzenlenmiştir.
ŞEMSİ BABA (KARADUTLU) DERGAHI:
Dergah, İzmir'de Yağhaneler semtindedir. Dergahı, Hacı Bektaş Veli
halifelerinden" Eğriboz İstefesi göçmenlerinden Feyzullah oğlu Yusuf Şemseddin
Baba yaptırmıştır. Dergahın ilk postnişinidir. Dergah, kitabesine göre, 1865- 66
yılında yapılmıştır. Vakfiyesi 1882'de hazırlanmıştır. Bu Bektaşi dergahı 15
dönümlük arazi içerisinde iki kattan oluşan bir yapıdır. Tekkedeki mezartaşları
oniki dilimli(terkli) "Hüseyni taclı" olarak Bektaşiliği yansıtırlar.
Dergahın mezarlığında birçok Bektaşi dervişi yatmaktadır.
Yusuf Şemsettin Baba, 1795'de Mora'da doğmuştur. Müderris Feyzullah Efendi'nin
oğludur. Askerde tabur katipliğine kadar yükselir. Ayrıldıktan sonra İzmir'e
yerleşir. Rüsumat memurluğu yapar. Karadutlu Dergahı'nın postnişini olur.
1884'de ölmüştür. Dergahına gömülür. Babalık icazetini ve halifeliği Mehmet Ali
Hilmi Dedebaba'dan almıştır. Öldükten sonra posta önerisi üzerine torunu Fuat
Bey Baba(öl. 1928) getirilir. Ondan sonrada dergahın postnişinliğine jandarma
subaylarından Kazım Baba atanır.
SULTAN ŞÜCAETTİN VELİ VE DERGAHI:
Sultan Şücaettin, I. Mehmet(1402- 1421) ve oğlu II. Murat(1421- 1451)
dönemlerinde yaşamıştır. Ayrıca Timurtaş Paşa ile oğlu Ali Bey'in O'nun
müritleri olması ve kaynakların bu kişilerle doğrudan ilişkisinden söz etmeleri
Sultan Şücaettin'in XV. y. yılda yaşadığını doğrular. Mecdi Efendi de "Şakayık-
ı Numaniyye"de verdiği bilgilere göre, II. Murat'la katıldığı bir savaşta,
sultanın hayatını kurtardığından, padişahça adına Edirne'de bir mescitle zaviye
yapılmış ve öldüğünde de buraya gömülmüştür. Mehmet Süreyya da "Sicill- i
Osmani"de bu bilgilere dayanmıştır. Bu nedenlerle Orhan Bey dönemine
yerleştirilmesi tarih bakımından doğru değildir.
XIII.y. yıldan beri Kalenderiliğin merkezlerinden biri olan Seyyid Gazi
Zaviyesi'nin yakınında zaviye açarak buraya yerleşmiş ve "irşat/ aydınlatma"
çalışmalarını sürdürmüştür. Şimdiki adı Arslanbeyli'dir. Adına 1450'lerde
"Vilayetname" yazılmıştır. Çevresinde 200- 300 Abdalı olduğu, ünlü gazileri
kendisine mürit edindiği, XV. y. yılda müritlerinin Anadolu ve Rumeli'de "Uryan
Şucailer" adıyla ünlendiklerini kaynaklar bildirmektedir. "Latifi
Tezkeresi"ne göre, Sultan Şüca Tekkesi bir ziyaret yeridir ve burada kurbanlar
kesilmektedir.Tarihçi Jakop, Sultan Şücaeddin'i önemli bir Bektaşi velisi olarak
niteler. Tekkesinin iyi korunduğunu belirtir.
"Vilayetname"si O'nu Horasan kökenli olarak göstermesine karşın, bugün dahi
yolunu sürdürenleri O'nu, Oniki İmamlar'dan İmam Rıza'nın torunu olarak
bilirler. 1975'lerden beri Seyit Sultan Şücaettin Veli Dergahı'nı postnişin
olarak yöneten Nevzat Demirtaş Baba Şücaettin Veli'nin Otman Baba ile "müsahip
kardeş" olduğunu, bu nedenle Otman Baba müritlerinin Şücaettin Veli'ye
bağlı olduklarını belirtir. Nevzat Baba'nın verdiği bilgilere göre, Kırıkkale'de
Karpuzu büyük Hasan Dede evlatlarının, Hasan Dede'ye bağlı ocaklardan Hacı
Muradiler, Hacı Turabiler, Cibaliler ve Kalender Abdallılar "El ele, el
Hakka" yoluyla Şücaettin Veli'ye bağlıdırlar. Bulgaristan'daki Otman Baba,
Musa Baba, Akyazılı Sultan ve Demir Baba müritleri de Şücaeddin Veli Dergahına
bağlıdırlar. Her yıl Şeyh Şücaettin Veli törenleri yapılarak bu inanç ve kültür
yaşatılmaktadır.
SEYYİD CEMALEDDİN SULTAN:
Söylenceler, Hacı Bektaş'ın mürit ve halifelerinin "binlerce" olduğunu gösterir.
Hacı Bektaş bunları, Anadolu ve Balkanlar'ın kimi bölgelerini aydınlatmakla
görevlendirmiştir. Hacı Bektaş'ın önemli ardıllarından biri de Seyyid Cemal
Sultan'dır. O'na değer verir, bütün halifelerinden üstün tutar ve ona "Cemalim"
der. Hacı Bektaş, Seyyid Cemal'i Akdeniz yöresini aydınlatmak ve uyarmakla
görevlendirmiştir. Oğlu Aslı Doğan, Çanakkale'yi geçerek Avrupa'ya gitmiştir.
"Vilayetname"ye göre Altıntaş yöresinde Tökelcik/ Tevekkelcik'e gelerek
yerleşmiş ve orada ölmüştür. Mezarı oradadır.Kimi kaynaklara göre Balıkesir'de
ölmüştür.
Dersim bölgesinde Derviş Cemal Ocağı vardır. Geleneğe göre; Hacı Bektaş Seyyid
Cemal Sultan'ı Dersim bölgesine görevlendirmiştir. Seyyid Cemal'in soyundan
gelen "seyyid"ler Batı Dersim aşiretlerinin öteden beri "rehberlik"lerini
yapmaktadırlar. Mezarının Dersim Sağman'da olduğu ileri sürülmektedir.
RESUL BABA:
Resul Baba, bir Bektaşi erenidir. Hacı Bektaş'ın ardılı(halifesi)dır. Görevi,
ferraşlık(süpürücü)tır. Kendisine yurt dilemiş, Hacı Bektaş'ın ölümünden sonra
Altuntaş'a bağlı Beşkarış denilen yere yerleşmiştir. Bura halkı Hıristiyan'dır.
Resul Baba altın geyik "donuna" girerek keramet gösterir ve yöre halkını beyiyle
birlikte Müslümanlaştırır. Beşkarış'tan başka Hisarcık'ta da bir dergah kurar ve
zaman zaman orada da kalır. Seyyid Cemal Sultan'ın Dergahı da buradadır.
Birlikte yaşam sürdürürler. Dostluğun örneklerini sergilerler. Resul Baba,
Beşkarış'ta ölür. Mezarı Altuntaş'da Ayrıklıçalı denilen yerdedir.
HIZIR SAMİT:
Hacı Bektaş'ın gözde ardıllarındandır. Hacı Bektaş'ça Tebriz'e gönderilmiş,
orada ölmüştür. Gelenek bilgisine göre; Hızır Samit düşünde Hacı Bektaş'ı görür.
"Dostlarını al, bana gel" diye buyruk alır. Dost Hüda ve Bahaeddin Atlaspuş ile
Tebriz'de buluşurlar. Onların da aynı düşü gördükleri anlaşılır. Birlikte Hacı
Bektaş'a gelip nasip ve ardıllık (halifelik) alınarak dönülür.
ÇERDEĞİN (ÇERDEKİN) ŞEYHİ:
Hacı Bektaş "Vilayetnamesi"nin kimi düzenlemelerinde, Hacı Bektaş'ın önemli bir
ardılı olarak gösterilir. Hacı Bektaş kendisine Çerdekin'i "yurt" olarak
vermiştir. Ora halkının saygısını kazanmış ve oldukça yörede etkin olmuştur.
Ölünce yörenin beyi tarafından künbet yaptırılmış ve kubbe altına alınarak
sırlatılmıştır. Yöre beyi; "Asıl bey odur, ben onun kuluyum" demektedir.
SEYYİD RECEP:
Hacı Bektaş'ın beğendiği ve temiz saydığı kimselerdendir. "Feraşlık"(süpürücü)
hizmetiyle görevlidir. Emre dağı yanında Akçayır kendisine "yurt" verilmiştir.
Mezarı oradadır.
SARI KADI:
Hacı Bektaş tarafından kendisine Karacadağ "yurt" verilmiştir. O yörede
veba(taun) hastalığı salgını olduğundan, Hacı Bektaş Sarı Kadı ve soyunun bu
hastalıkta etkilenmemesıni diler. Sarı Kadı, Ankara'nın Karacadağ yöresine
yerleşir. Kenen ile Keyyan(=Keban) adlarında oğulları olur. Kenen'ın soyu
Kenenlı adıyla bir köy kurmuşlardır. Öteki oğlunun soyu ise Kebbanlu(=Kubanlu)
adıyla anılmışlardır.
PİRAB (PİR EBİ) SULTAN:
Hacı Bektaş'ın ardıllarından (halifelerinden)dır. Görevi çerağcılıktır. "Güçlü
bir erdir". Konya şeyhlerinden Sadrettin Konevi'nin isteği üzerine Hacı
Bektaş'ça Konya'ya gönderilir ve orası ona "yurt" verilir. Eşi ve üç oğluyla
Konya'ya yerleşen Pirab Sultan, vebadan çocuklarını yitirir. Söylenceye göre
keramat çıkararak üçüncü oğlunu yaşama döndürür. Bu kerameti onu oldukça
ünlendirir. Konya'da tekkesini kurar. Birçok mürit ve muhip yetiştirir. Konya'da
ölür. Mezarı, Konya'nın Larende(Karaman) kapısının dışındadır. Pirab Sultan,
Yesevilik'ten Bektaşiliğe miras kalmış dervişlerdendir.XVII. y. yılına ilişkin
bilgi veren Evliya Çelebi, Hacı Bektaş'ın halifelerinden Pirce Sultan'ın burada
büyük bir türbesinin olduğunu, 200 dolayında dervişin bulunduğunu, üretim yapıp
onunla geçindiklerini, konuksever olduklarını, dervişlerin tekkede iş yaparak
yükseldiklerini bildirir.
BAHAEDDİN ATLASPUŞ:
"Vilayetname"lere göre, Sultan Bahaeddin Oğuzlar'ın Bayındır boyundandır.
Kafkasya'da Bakü yakınlarında Şamak'ta oturmaktadır. Dost Hüda ile birbirlerini
düşlerinde görür, birleşir ve Hacı Bektaş'a gelir mürit olurlar. Hacı Bektaş
"alametlerini" vererek ülkelerine gönderir. Sultan Bahaeddin'in mezarı
Şamak'tadır. Türbesi, Bektaşihane (=Bektaşi tekkesi) olmuştur.
DOST HÜDA:
"Vilayetname"lere göre, Dost Hüda Hacı Bektaş'ın ardılı(halifesi)dir.
Tebrizli'dir. Bayındır Han'ın komutanı Kazan Han'ın oğludur. Bahattin
Atlaspuş'la birbirlerini düşlerinde görür, buluşup Hacı Bektaş'a gelip müridi
olurlar. Gereken olgunluğu gösterdikten sonra "alametlerini" alarak ülkelerine
dönerler. Dost Hüda'nın mezarı Tebriz'dedir. Türbesi, Bektaşihane (=Bektaşi
tekkesi) olmuştur.
SARI İSMAİL SULTAN:
Hacı Bektaş'a Karaca Ahmet'le birlikte gelmiş ve Hacı Bektaş'ın önemli
ardıllarından biri olmuştur. Gizliliklerini ve içini açabileceği bir sırdaşıdır.
"Vilayetname"de "ulu halife", "İsmail padişah" gibi yüceltici sanlarla anılır.
Hacı Bektaş'ın ibriktarıdır. "Vilayetname"de birçok öyküye konu olmuştur.
Mevlana'ya kitap almaya ve Taptuk Emre'nin katına o gönderilir. Hacı Bektaş'ın
isteğiyle O'nun ölümünden sonra Menteşe'nin Tavas'a yerleşir ve orada bir tekke
kurar.Mezarı Tavas'tadır.Köprülü'ye göre, Bektaşi geleneğinin bu ünlü adı Batı
Anadolu'da XIII. y. yılda veya XIV. y. yılın ilk yıllarında yaşamış bir
derviştir.
POSTİNPUŞ BABA:
Aşıkpaşaoğlu Baba Postinpuş'u I. Murat dönemi(1362- 1389) "keramet sahibi" Rum
Abdalları'ndan gösterir.Evliya Çelebi'ye göre, "Al- i Aba tarikatı
sahiplerinden"dir ve Horasan erenlerindendir.Adı, hayvan postu giymesinden
kaynaklanıyor olmalıdır. Yakarmaları kabul gören bir veli olarak bilinmektedir.
Bursa'yı yurt edinmiştir. I. Murat, Sırpsındığı başarısını kutsamak için birçok
hayır yapmıştır. Bunlar arasında Postinpuş Baba'ya Yenişehir'de yapılan bir
zaviye(tekke) de vardır. Mezarı bu zaviyededir.
KOYUN BABA:
Hammer, Koyun Baba'yı Hacı Bektaş'ın arkadaşı olarak gösterir. Evliya Çelebi
ise, "Horasan'dan Anadolu'ya birlikte geldikleri"ni ve Hacı Bektaş'ın "halifesi
olduğunu" belirtmelerine bakarsak; Koyun Baba, Hacı Bektaş'ın çağdaşı ve XIII.
y. yılda yaşamış olmalıdır. Toplumdan uzak yaşamaktadır. Konuşmayı
sevmemektedir. Zaman zaman koyun gibi melemektedir. Sürekli zamanını tapınmayla
geçirmektedir. Koyun Baba'yı rüyasında gören II. Bayezıt türbesini ve bütün
eklentileriyle birlikte tekkesini yaptırmıştır. Koyun Baba Tekkesi, Çorum iline
bağlı Osmancık'tadır. Evliya Çelebi'ye göre, bu kasabanın halkı tümüyle
Bektaşi'dir. Sonradan bu tekke başkalarının eline geçer ve Koyun Baba adı "Pamuk
Baba" ya dönüşür.
Evliya Çelebi, XVII. y. yılda bu tekkiyi ziyaret eder ve bilgiler verir. Ona
göre, Koyun Baba'nın mezarı üzerinde Bektaşi sikkesi vardır. Türbenin kubbesinde
Hacı Bektaş'tan aldıkları hırka, seccade, tabıl, alem, kudüm, palhengi, asa ve
tac saklanılmaktadır. Bektaşiler, halk arasında "kötülenmelerine" karşın, Koyun
Baba dervişleri koyun gibi melediklerinden, iyi huylu olduklarından, "Sünni
kurallara uyup, namaz kıldıklarından" çok sevilirler.
ABDAL MURAT VE TEKKESİ:
Orhan Bey döneminin dervişlerindendir. Osmanlı Devleti'nin yapılanmasına katkıta
bulunmuş ve Bursa'nın alınması olayına katılmıştır. Türbe ve tekkesini Orhan Bey
yaptırmıştır. Bursa'dadır. Evliya Çelebi Bektaşilik yanını vurgularsa da, XVI.
y. yıl tarihçisi Hoca Sadettin Bektaşi olup- olmadığına değinmez.Tekke, giderek
bektaşileşmiştir. Bursa, zaten 1850'lerde Bektaşiliğin merkezidir. Önceleri
Bektaşiliğin büyük merkezlerinden biri Bursa iken günümüze gelindikçe bu önemini
yitirmiş, Bektaşi kitlesi dağıtılmıştır. XVIII. ve XIX. y. yıl kaynakları
Bursa'daki Abdal Murat Tekkesi'nden söz ederler. Perrou 1861'de bu tekkede
birkaç Bektaşi dervişi olduğunu yazar.
BARAK BABA:
Barak Baba, 1257'de Tokat'ın Çat köyünde doğmuştur. Burası Babai hareketinin
merkezidir. Barak Baba böylesi bir düşünsel- siyasal birikimin tam merkezinde
olan biridir. Bu durum onun düşünsel ve siyasal kimliğinin oluşmasında
belirleyici olur.
Prof. Köprülü'ye göre Barak Baba, "Moğol Şamanlığı'nın sufiliğe etkisinin güzel
bir örneği"dir.İlk dönemlerinde Baba İlyas'ın halifelerinden Aybek Baba'ın en
iyi müritlerindendir. Sonraları, özellikle olgunluk döneminde aynı çığırdan olan
Hacı Bektaş'ın halifelerinden Sarı Saltuk'un müridi olur ve bu bağlılığını
sürdürür. Onun Sarı Saltuk'a bağlanması Kırım'a yerleştikten sonra olur.
"Vilayetname" Barak Baba'yı Hacı Bektaş'ın halifeleri arasından gösterir. Hacı
Bektaş'ın; "Bir halifem de Barak Baba'dır. O gerçek bir erdir. Ona söyleyin,
Karesiye varsın, Balıkesri'ye gidip orasını yurt edinsin" dediği belirtilir.Bu
durum Barak Baba'nın Bektaşilik geleneği içerisinde yer aldığının, Bektaşilik
Tarikatı'nın bir üyesi olduğunun kanıtıdır.
Aynı gelenek içerisinde yer alan Yunus Emre de bir şiirinde ondan söz eder ve
piri Taptuk Emre'nin yakını olduğunu belirtir. Yunus'un dizelerinde bu bağıntı
şöyle kurulur:
Yunus'a Tapduk'dan oldı hem Barak'tan Saltık'a
Bu nasip çün cuş kıldı ben nice pinhan olam
Şaman- Sufi karışımı bir tutum sergiler. Saçı, sakalı tıraşlı, uzun bıyıklı,
belden yukarısı çıplak, el ve ayak bilekleri demirden halkalı, başında boynuzlu
bir maskeyle dolaşmakta, çalgı çalmaktadır. Bu durumuyla "zavalıları eğlendirmek
istediğini" belirtmektedir. Onun bu tavırları, Sünni inanç ilkelerine pek
uymamaktadır. Eski Yunan'ın Kinik filozoflarını andıran bir yaşam felsefesi ve
davranışı vardır. "Haydari Kalenderi'lerinden"dir. Amasya'da halkı "Al- i aba
sevgisi"ne çağırmıştır. Ötedünyaya inanmamakta, ruhgöçüne inanmaktadır.
Tanrı'nın Hz. Ali'nin kişiliğinden ortaya çıktığına ve sonradan Sultan
Hudabende'yle birleştiğine inanmaktadır. Farzların özünün "Ali sevgisi" olduğunu
savunmaktadır. Güzelleri Tanrı olarak görüp, secde etmektedir. Mala- mülke değer
vermez, kendisine verilen paraları herkesle paylaşmaktadır.
Tarihler çoğukez genel adlandırmalardan bulunarak Barak Baba'yı "Şii" olarak
nitelendirirler.Oysa ruhgöçü, Ali ruhunun başkalarından ortaya çıkması gibi
inançlara Şiilik ve Caferilik oldukça karşıdır. Kaldı ki, Sarı Saltuk'un
müritlerinden olması da onu Şii olmaktan alı kor. Oysa o, bu düşünceleriyle daha
sonraki yıllarda Azerbaycan'da ortaya çıkacak olan Fazlullah'ın Hurufiliğinin ve
Ali İlahiliğin temellerini atar.
Münecimbaşı, Yazıcıoğlu, el- Birzali ve İbni Aybek es- Safedi gibi eski yazarlar
Barak Baba'nın Selçuklu prensi olduğunu yazarlar. B. Noyan ile C. Öztelli de bu
kaynakların görüşünü benimseyerek onu bir Selçuklu prensi olarak görürler. Sava
göre, Barak Baba Bizans'a sığınan Selçuklu sultanı II. İzzettin Keykavus'un iki
oğlundan biridir. Çocuklar orada Hıristiyanlaşmışlardır. İkinci oğulu, Patrik
oğul edinmiştir. Sarı Saltuk'un Patrik'le ilişkisi iyidir. Çocuğu Patrikten
alarak Müsliman olarak yetiştirir ve kendine mürit edinir. Adını "Barak" kor.
Sarı Saltuk'un ölümünden sonra Barak Anadolu'ya geçer.
Tarihsel olay doğrudur. Yalnız, Barak Baba'nın II. İ. Keykavus'un oğlu olduğu
kuşkuludur. Kaynaklar söylenceden öteye gitmiyorlar. Eğer sav doğruysa Barak
Baba, Türkmenler'in "Barak" aşiretinden olmaması gerekir. Çünkü Selçuklu hanedan
üyeleri Oğuzlar'ın Kınık boyundadırlar. O zaman Barak Baba ile Urfa, Gaziantep
dolaylarında yaşayan Barak aşireti arasından bir bağ olmaması gerekir. Bu bağ,
sonradan kurulmuş olmalıdır. Görüldüğü kadarıyla Kıpçakca'dan "Köpek" anlamına
gelen "Barak" adını da ona şeyhi Sarı Saltuk vermiştir. Barak aşiretinden olduğu
için bu adı vermiş olmalıdır. Asıl adı bu değildir. Bu ad onun Kalenderice ve
Kinik yaşam felsefesine oldukça uymaktadır. Bu ad ona bu iki niteliğinden ötürü
takılmış olmalıdır. Bana, onun Barak aşiretinden oluşu daha doğru gelmektedir.
İbni Hacer onun Tokatlı bir katibin çocuğu olduğunu yazar. Bu bilgiyi Prof. Z.
V. Togan da mantıksal bulur.Zaten Tokat doğumlu olması da onun İ. Keykavus'un
oğlu olmadığını kanıtlar. Keykavus'un oğlu olsaydı Konya doğumlu olması
gerekirdi. Ayrıca Urfa ve Antep Barakları'nın dedeleri Tokat'tan gelmektedirler
ve bu Baraklar'dan oldukça saygı görmektedirler. Baraklar'ın bir bölümünü
Selçuklular Tokat ve Yozgat dolaylarına yerleştirmişlerdir. Barak Baba, buralara
yerleştirilen Baraklar'dan olmalıdır. Heriki yöredeki Baraklar arasındaki ilişki
dedeler yoluyla kurulmuştur. Bilindiği gibi Alevi- Türrkmenliğin tüm
özelliklerini taşıyan Baraklar Kanuni dönemine ait eski kayıtlarda Bayat boyunun
bir oymağı olarak gözükür. Kimi araştırmalara göreyse Baraklar, XV. y. yılda
Yeni- İl'in Dulkadırlı koluna bağlı Barak adlı bir Cerid obasıdır.
Barak Baba, Kırım'da Moğol Hanlığı'nın hizmetine girmiştir. Gazan Han(1295-
1304) ve oğlu Olcaytu Hudabende(1304- 1317)'nin saygısını görmüştür. Saray ve
Tatar halkı tarafından sevilip sayılmaktadır. Halkın, Alevi İslamı benimsemesini
sağlamıştır. Onun saray ve halk tarafından benimsenmesinde, Moğol şamanlığına
benzer bir inanç görünümü sergilemesinin rolü olmuştur. Oniki İmamcı Şiiliğin
Moğol yönetimince benimsenmesi, resmi mezhep olarak alınması ve ülkede
hutbelerin Oniki İmam adına okutulması Barak Baba sayesinde olmuştur. Halk
arasında da "Moğollar'ın şeyhi", "Tatar şeyhi" ve "Barak Suvar" olarak
adlandırılmaktadır.
Barak Baba, sarayda oldukça saygındır. Elçi kurullarında o da
görevlendirilmektedir. 1306 yılında Memlüklü sultanıyla görüşmek için bir
dervişler topluluğuyla Şam'a gönderilmiştir. Şeri İslama uymayan tutumu oldukça
tepki çekmiştir. Bir yıl sonra da Geylan emiri Kutlu Şah'a elçi olarak
gönderilmiştir. Geylan emiri şeyh ve Müslüman olmasına karşın Barak Baba'nın
Sünni İslam dışı tutumuna aşırı tepki göstermiş, "Müslüman biri olarak Müslüman
olamayanlara yardımcı olmaması gerektiği gerekçesiyle" 1307 yılında
öldürtmüştür. Olcaytu Hudabende bu olay üzerine Gelanlılar'ı asker göndererek
cezalandırmış ve şeyhinin ölüsünü Azerbaycan'daki Sultaniye kentine getirtmiş ve
orada gömerek kendisine bir türbe yaptırmıştır. Dervişlerine vakıflar ayırmış ve
zaviyeler yaptırmıştır.
Barak Baba'nın geniş bir müritler topluluğu oluşmuştur. Genel Alevi- Bektaşilik
çerçevesinde kalan bu topluluk kendisinden sonra da sürmüştür. Onun bu bağlılar
topluluğuna "Baraklılar (Barağiyun/ Barakıyyun) " denmiştir. Cahit Öztelli bu
adın verilişini Barak Baba'ya olan tarikat ilişkisine değil de, Baba'nın Barak
aşiretinden olmasına bağlar.Oysa durum tam da böyle değildir. Güneydoğu
Anaduolu'daki Alevi Barak aşiretinin dedelerinin Tokat'tan gitmesi aşiret
Baraklılar'la tarikat ilişkisi sonucu oluşan Baraklılar'ın zamanla bütünleştiği,
kaynaştığı ve aynı adı taşıdıkları anlaşılmaktadır. Baraklar'ın tarikat
nitelikli varlıklarına XIV. y. yıl ortalarında rastlanır. Gölpınarlı 1351
tarihini taşıyan mezar taşlarından bu izlenimi edinir.Baraklılar Timur döneminde
de(1370- 1405) İran'da varlıklarını önemli biçimde sürdürürler.
Barak Baba'nın on sayfalık şathiye biçiminde "Kelimat- ı Barak Baba" adını
taşıyan Çağatayca bir risalesi vardır. Kitap, masal edebiyatına kaynak olacak
bir gereçler yığınıdır. Farsça bir açıklaması vardır. Kitap, 1449'da İlyas adlı
birince Türkçe'ye çevrilerek yazılmıştır. Kitabın bilinen bu en eski nüshası
Amasya Kütüphanesi'ndedir.
AHİ EVREN:
Ahi Evren, Ahiliğin piridir. Moğollar'a karşı çıktığından Kırşehir valisi
Nurattin Caca tarafından 1261'de öldürülmüştür. Onun öldürülmesinden sonra
Ahiler genellikle Hacı Bektaş'ın çeveresinde toparlanmışlardır. XIV. y. yılın
ortalarında Anadolu'yu dolaşan İbni Batuda, Anadolu'nun her kent ve kasabasında
çok örgütlü olarak varlıklarını sürdüren Ahiliğe ve Ahi tekkelerine rastlar.
Fakat Ahiler giderek Bektaşilik içerisinde yer alırlar. Ahi tekkeleri de zamanla
Bektaşi tekkesi durumuna gelirler. Hasluck'un saptadığı Kırşehir'deki Ahi Evren
Tekkesi, Denizli'deki Ahi Baba Tekkesi ve Ankara'daki Ak Evren tekkeleri hep
sonradan bektaşileşen Ahi tekkeleridir.
HÜSEYİN GAZİ TEKKESİ:
Ankara'nın doğusunda Hüseyin Gazi tepesinde Arap kökenli olan Hüseyin Gazi
türbesi vardır. İmam Hüseyin soyundadır. Hacı Bektaş'ın Anadolu'ya geldiğinde
burada kaldığına inanılır. Burası zamanla Alevi- Bektaşiler'in uğrak yeri olmuş
ve burada bir Bektaşi tekkesi kurulmuştur. XVII. y. yılda Evliya Çelebi bu
tekkede 100 dolayında Bektaşi dervişine rastlar.
Bu ünlü Arap savaşçısının bir başka mezarının da Eskişehir'de Seyyid Gazi
köyündedir. Köye adını vermiştir. Mezarı Selçuklular döneminde bulunmuştur.
Vakıf ve tekke XVI. y. yılda Bektaşiler'in eline geçmiştir. Oldukça saygı gören
bir Bektaşi tekkesidir.
HAYDARİ SULTAN TEKKESİ:
Ankara yakınlarında Haydari Sultan köyünde yatan Haydari Sultan'ın Hacı
Bektaş'ın çevresinden olan Kutbettin Haydar veya Hacı Ahmet olduğu söyleniyor.
Köy halkı tümüyle Alevidir. Tekke, bir Alevi- Bektaşi tekkesidir.
HASAN DEDE DERGAHI:
Hasan Dede köyü, Ankara'nın Keskin ilçesindedir. Selçuklular döneminde yöreye
yerleştirilen Oğuzlar'ın Beydilli boyu kurmuştur. Köy halkı tümüyle Alevidir.
Tarih boyu değişik adlarla anılmıştır. Bugün "Hasandede" adı kullanılmaktadır.
Hasan Dede, 1562( H. 970)'lerde Horasan'dan Karaman'a gelmiştir. Buradan da
Ankara'ya göçerek bugünkü Hasandede köyüne 1578- 79(H. 986)'da yerleşmiştir.
Köy, Hasan Dede'ye 1579'da padişah beratıyla mülk olarak verilmiştir. 1603-
04(H. 1012)'de bu köyde ölmüştür. Mezarı aradadır. İki evlilik yapmıştır. Soyu,
bu evliliklerinden doğan çocukları yoluyla sürer. 1605'de köyünde camii ve
dergahı kurulur. Bu yapıları Doğan Bey yaptırır. Çocuklarının türbelerini ise
Boynu Eğri Şeyh 1654'de yaptırmıştır. Bugün Hasandede kasabasında bu soydan 100-
120 aile yaşamaktadır. Alevi olan bu köy halkı Hacı Bektaş Dergahı'na
bağlıdırlar.
Hasan Dede, bir Alevi ermişidir. Gelenek yoluyla Otman Baba'ya ve Şücaeddin
Veli'ye doğrudan bağlanırsa ve halifeleri olarak gösterilirse de, bu bağlantı
tarih olarak uyuşmaz. Hasan Dede, Kanuni ve oğulları dönemi insanı olamasına
karşın, diğerleri Fatih döneminde yaşamışlardır. Gelenek söylencelerindeki,
"Hasan Dede çocuklarının Otman Baba'ca Şücaeddin Veli'ye emanet edilmesi" öyküsü
tarihsellikten çok, yol bağlılığı açısından değer taşır. Hasan Dede çocuklarının
Otman Baba'ya bağlı Şücaeddin Veli oğullarından nasip alması olasıdır. Bu da soy
zincirinin değil ama, yol zincirinin Şücaeddin Veli- Otman Baba- Hacı Bektaş
Veli çizgisini izlediğini gösterir.
Hasan Dede'nin Kanuni döneminde Macar(-Nemçe) seferine ve 1529'da Yapılan I.
Viyana kuşatmasına katıldığı doğrultusundaki söylenceler tarihle
bağdaşmamaktadır. Çünkü Hasan Dede daha bu tarihlerde Anadolu'ya dahi
gelmemiştir. Olsa olsa sonraki dönemlerde boyu ile birlikte Osmanlı seferlerine
katılmış, din bilgini ve inanç adamı olarak orduya moral bakımından katkıda
bulunmuştur.
Hasan Dede'nin "Eşrefoğlu al haberi/ Bahçe biziz gül bizdedir" dizeleriyle
başlayan deyişi, Ankara'da paşalık yapan Eşrefoğlu'nu amaçlamaktadır. Bu sözler,
Osmanlı paşasının tutumuna karşı bir savunmadır.
AYBEK BABA:
Babai- Kalenderi çeveresi dervişlerindendir. Sünni İslama uymayan düşünce ve
yaşam biçimi vardır. Tanrı'nın insanla cisimleştiğine inanmaktadır. Bu
düşünceleri dedikodulara yol açmıştır. Amasya'da oturmaktadır. Anadolu'daki
Moğol egemenliğini gözönüne alarak 1256'lardan sonra Moğol yanlısı bir tutum
izler. Bu nedenlerle Anadolu'da fazla kalamayarak 1271'lerde Mısır'a gider.
Memlük sultanı Baybars'ın önünde Sünni ulemaca sınavdan geçirilerek suçlu
görülür. Dayak cezasına çarptırılır ve Mısır'dan çıkarılır.
Aybek Baba bu olanlardan Selçuklu veziri Muiniddin Pervane'yi sorumlu tutar.
Tebriz'e geçerek Moğol hükümdarı Abaka Han'ın hizmetine girer ve onu Pervane ile
Baybars'ın aleyhine kışkırtarak öç almaya çalışır. Moğollar'a karşı Pervane-
Baybars işbirliğini açığa çıkarması için Abaka Han tarafından Anadolu'ya
gönderilir. Aybek Baba, Baybars'la Pervane'nin yazışmalarının birer suretini
Moğol hükümdarlığına göndermeyi başararak, Baybars- Pervane işbirliğini ortaya
çıkarır. Yaşamının son dönemini Amasya'daki zaviyesinden geçirir.
Moğol- İlhanlı koruması altında Aybek Baba, Buzağı Baba, Abdurrahman Baba, Halil
Baba, Barak Baba, Sarı Saltuk gibi Türk Babai- Kalenderi- Yesevi- Bektaşi
dervişleri İslamlığa Türklük öğelerini katarak, İslamlığı bir bakıma ulusal bir
Türk dinine çevirmişlerdir.
Moğollar Türk Alevi- Bektaşi dervişlerine önem vermiş, korumalarına almış,
devlet işerinde görevler vermişlerdir. Barak Baba ile Aybek Baba'nın durumu buna
en güzel örnektir. Abaka Han'ın oğlu Tekudar Ahmet Han da Anadolulu Abdurrahman
Baba adlı bir Türk Alevi dervişini kendisine "pir" edinmiştir. Ona "baba"
demektedir. Devlet işlerinde görev vermiştir.
BUZAĞI BABA (ŞEYH BABA- YI MERENDİ) :
XIV. y. yıl yazarlarından Sipehsalar'ın "Buzağı Baba", Ahmet Eflaki'ninse "Şeyh
Baba- yı Merendi" olarak adlandırdıkları bu derviş o dönemler oldukça yaygın
olan Babai- Kalenderi dervişlerdendir. Mevlana ile Hacı Bektaş'ın çağdaşıdır.
Batıni düşünceler ve tutumlar sergilemektedir. Sünni İslamın kurallarına
uymamaktadır. Sade yaşantılıdır. Halktan biri gibidir. Alevi- Türkmen
dervişidir. Selçuklu sultanı IV. Rüknettin Kılıçarslan (1262- 1266) kendisine
bağlanmıştır. Sultan'a "oğul" demektedir. Sultanın toplantılarında yer almış ve
Mevlana'nın kıskanmasına yol açmıştır.
SEYYİD GARİB MUSA TEKKESİ:
Seyyid Garip Musa Hz. Ali soyundandır. Yedinci imam Musa Kazım'ın soyundan
geldiğine, İbrahim Sani'nin yedinci kuşaktan torunu olduğuna inanılır. Horasan
erenlerindendir. XIV. y. yılda Anadolu'ya gelmiştir. Mürşidi Hacı Bektaş
Veli'dır, nasibini Hacı Bektaş Dergahı'ndan almıştır. Geleneğe göre, onu Hacı
Bektaş Divriği'ye görevlendirmiştir. Divriği'nin Yağıbasan köyünü merkez
edinmiş, dergahını/ ocağını orada kurmuş ve oradan Kars'ın Sarıkamış, Selim
ilçelerine, Kafkasya'ya ve Eskişehir'e dağılmışlardır. Aile oldukça genişlemiş
olduğu gibi, geniş de bir müridan çevreleri vardır. Garip Musa'nın XVI. y. yılda
yaşadığı, Balım Sultan'ın halifesi olduğu da savunulur. Doğallıkla bu görüşler
bir biriyle çelişmektedirler. Sivas Şeriya sicillerinde, "Garip Musa soyundan
gelenlerin incitilmemesi ve askere alınmamaları"na ilişkin kayıtlar vardır.
1839'da Abdülmecit fermanıyla, vergi istemiyle Garip Musa soyunun incitilmemesi
ister. Belgede daha önceleri de bu tür fermanların verildiği belirtilir. 1862'de
de Abdülaziz, Sivas valisi ve Divriği kadısından aynı isteklerde bulunur. Garip
Musa soyundan kimileri için düzenlenmiş Bektaşi halifeleri olduklarına ilişkin
belgelere de rastlanır. İsmail Ağa, 1898 ve 1922'lerde iki kez Hacıbektaş'a
giderek kendisine halifelik belgesi düzenletmiştir. Bu ailenin ileri gelenleri
Milli Mücadele'nin içinde bizzat yer almışlardır.
KAZAK ABDAL TEKKESİ:
Kazak Abdal, XVI. - XVII. y. yıl Bektaşi şairlerindendir. Balım Sultan'a övgüler
düzmesi, onun Balım Sultan döneminde veya daha sonrasında yaşadığını gösterir.
Romanya Türkleri'nden olduğu söylenmektedir. Bir şiirinde asıl adının Ahmet
olduğu anlaşılmaktadır. Toplumsal kurumları, yerleşik inançları ve katı
gelenekleri yeren şiircilikte çığır açmıştır. Şiirleri yerginin de ötesinde
mizahi öğeler taşır.
Kazak Abdal'ın, Denizli dağları arasında tekkesi vardır. Bu tekke, Bektaşi
tekkesi olarak bilinmektedir.Kazak Abdal, bugün Bektaşilik içinde belli bir
grubun başı ve piri konumundadır.
ŞEYH MUHLİS BABA (PAŞA):
Horasanli Baba İlyas'ın oğludur. Anadolu'ya gelerek önce Karaman'a yerleşmiştir.
Sonraysa Osman Bey'in yanına geçmiştir. Osman Bey döneminin(1281- 1321)
dervişlerindendir. Onunla birlikte Bizans seferlerine katılmıştır. "Keramet
gösteren", "ulu makam" sahibidir.
Tarihçi Müneccimbaşı, Şeyh Muhlis Paşa'nın Türkiye Selçukluları sultanı II.
Gıyaseddin Mesud'un 1308(H. 708)'de ölümü üzerine Selçuklu Devleti'nin ileri
gelenlerinin toplanarak Mulis Paşa'yı tahta getirdiklerini, Şeyh'in altı ay
sonra tahtı bırakarak dervişliği tercih ettiğini yazar.Bedri Noyan ise bu
bilgiyi doğru bularak yer verir.Oysa, Selçuklu araştırmaları ve Selçuklu
uzmanları bu dönem için böyle bir kişinin hükümdarlığından söz etmezler. II.
Gıyasettin Mesut'un ölümüyle, III. Gıyasettin'in oğlu V. Kılıç Arslan'ın
Selçuklu yönetimine geldiği ve 1318'lere dek göstermelik de olsa yönetimde
kaldığı bilinmektedir. Bu dönemin asıl yöneticisi Türkiye Moğol/ İlhanlı Genel
Valisi Timurtaş Noyan'dır. Başka çağdaş kaynaklar da Muhlis Paşa'nın Selçuklu
sultanlığından söz etmezler.
AŞIK PAŞA:
Muhlis Paşa'nın büyük oğludur. Asıl adı Ali'dir. "Paşa"lığı rütbesinden değil,
büyük oğul oluşundan verilmiştir. Orhan Bey dönemi ünlülerindendir. 1271- 1332
yılları arasında yaşamıştır. Kırşehir'de yetişmiş, orada dergahını kurmuş ve
orada ölmüştür. Kırşehir'de toplanan idealist Türkçüler'dendir. Mevlana'nın
Farsça "Mesnevi"sine karşın, Türkçe "Garipname" ile çıkar. Türkler'in ve
Türkçe'nin o zamanki durumunu "garip" sözüyle anlamlaştırır. "Garipname" Türkiye
Türkçesi ile yazılmış ilk yapıttır. Ayrıca "Maarifname" ile "Risale Fi Beyani's-
Sema" adlarıyla iki yapıtı daha vardır. Mevlit şairi Süleyman Çelebi, Aşık
Paşa'nın yapıtlarından etkilenmiştir. Aşık Paşa, tarikat ve tasavvuf
bilgeliğinin inceliklerine sahip biridir.
TAPTUK EMRE:
Horasan erenlerindendir. Cengiz baskısı sıralarından Anadolu'ya gelmiştir. 1210-
15 yıllarında doğduğu sanılmaktadır. Ünlü Yunus Emre'nin mürşididir.
Aşıkpaşaoğlu onu, Orhan Bey dönemi (1321- 1362) dervişlerinden gösterirse de,
daha önce yaşadığı kanısındayız. Çünkü "Vilayetname" onu doğrudan Hacı Bektaş
dönemiyle ilişkili gösterir ve bu iki büyük insanın doğrudan ilişkileri vardır.
Hacı Bektaş'ın halifesidir. Söylenceye göre Hacı Bektaş, Yunus Emre'yi
yetiştirme işini Taptuk Emre'ye bırakır.Taptuk Emre, XIII. y. yılda yaşamıştır.
Taptuk Emre, Sakarya nehrinin yakınlarında bir köyde yaşamaktadır. İnsanlardan
uzakta yaşamayı sevmektedir. "Keramet sahibi"dir ve "bilge" bir kişidir.Taptuk
Emre'nin birçok yerde mezarı ve makamı olduğu kabul edilir. Söylenceye göre
Sakarya nehrinin kuzeyinde Nallıhan'ın Emre köyünde yatmaktadır. Taptuk'un
Baraklılar'dan olduğunu Yunus Emre söyler. Taptuk Emre'nin Hacı Bektaş'ın ardılı
oluşu artık açıktır. Taptuk Emre'den itibaren Anadolu'da bir "Taptuklular"
topluluğunun varlığına rastlanır.
YUNUS EMRE:
Kaynaklarde ve halkın söylencelerinde bir Yunus değil, birçok Yunus vardır.
Araştırmacı İbrahim Aslanoğlu'nun "Yunus Emreler" tanımlamasına katılmamak elden
değil. F. Köprülü; Kul Yunus, Aşık Yunus, Miskin Yunus, Derviş Yunus, Koca Yunus
ve Yunus Emrem adlarını şiirlerinde kullanan Yunuslar'ı saptar ve bunları
çekinceyle karşılar. Daha sonraları Burhan Toprak, A. Gölpınarlı, Sabahattin
Eyuboğlu, Cahit Öztelli, İlhan Başgöz ve İbrahim Aslanoğlu'nun Yunus Emre ile
ilgilenip gerçek Yunus'u tanımaya ve onun olan şiirleri diğerlerinden ayırmaya
çalışmışlardır. Görüldüğü kadarıyla birçok Yunus olmasına karşın, Yunuslar
özellikle iki tipte toplanabilmektedirler. Birincisi lirik, akıcı, yalın bir
Türkçeyle tasavvufi şiirler yazan, Taptuk Emre yoluyla Hacı Bektaş'a bağlı,
Sakarya köylülerinden Sarıköylü, çiftçi, okumamış ve "ümmi" görülen, ama bir
halk bilgesi niteliği sergileyen "Aşık Yunus", "Koca Yunus" veya sadece "Yunus",
ikincisiyse Karaman'ın varlıklılarından mal- mülk ve tekke sahibi, okumuş, tekke
ve medrese kültürü olan, Bektaşi Tarikatı bağlılarından "Molla Yunus". Yunus
Emre tiplemeleri genellikle bu iki tipten toplanmaktadırlar.
a) Yunus Emre Nerelidir ve Ne Zaman Yaşamıştır? :
"Vilayetname"ye göre Yunus Emre Sivrihisar'ın güneyindeki Sarıgök köyünde
doğmuştur. Mezarı doğduğu köyüne yakın bir yerdedir. Hacı Bektaş döneminin(1209-
1271) insanıdır. Hacı Bektaş'la görüşmüş, O'ndan nasip istemiştir. Hacı Bektaş,
"kilidinin anahtarını" Taptuk Emre'ye sunduğunu söyleyerek yetiştirilmesi ve
yola hazırlatılması için Taptuk Emre'ye göndermiştir. Taptuk, Yunus'un mürşidi/
şeyhi olmuştur. Yunus Taptuk'un dergahına "kırk yıl hizmet" vererek, "düzgün
odun" taşımış ve sonunda nasibini almış ve Bektaşilik Tarikatı içerisinde önemli
bir yer edinmiştir. Bu olgunlaşma ve hizmet sürecinde söylediği nefesler bir
Divan oluşturmuştur. Yunus'un nefeslerinde de onun Hacı Bektaş'ı gördüğü, yani
Hacı Bektaş'ın çağdaşı olduğu işlenir.
Kaynaklarda ve halk söylencelerinde görüldüğü kadarıyla birden çok Yunus olduğu
gibi, Yunus'un birçok yerde de mezarı ve makamı vardır. Bu, Türk halkının Yunus
Emre'sini kendinden duyumsamasından ve kendinden görmesinden kaynaklanır. Her
yöre Yunus'u kendinin bilmiştir. Ama Yunus Emre'ye yakın kaynaklara,
"Vilayetname" gibi Bektaşi metinlerine bakıldığında asıl Türkçe söyleyen ve bir
halk bilgesi, kocası olan Bektaşi inançlı Yunus, Sakarya nehrinin yakınlarındaki
Eskişehir'in Sarıköy'ünden doğmuş, zaman zaman başka yerlerde yaşamışsa da, yine
köyüne dönmüş ve oradan ölmüştür. Mezarı oradadır. Kaynaklar onu Hacı Bektaş'la
çağdaş kılar. Bu nedenle 1240- 1320 yılları arasında yaşadığı kaynaklar ve tarih
gerçekliği açısından doğru görülüyor. Hacı Bektaş'tan nasiplenmek istemişse de,
eğitimi Taptuk Emre'ye bırakılmıştır. Taptuk Emre onun mürşidir. Bu yolla Hacı
Bektaş Ocağı'na bağlıdır. Karamanlı Yunus Emre de Bektaşi'dir, ama bu Hacı
Bektaş ve Taptuklar'dan nasip alan ve onların döneminde yaşayan değildir. XVI.
y. yıllarda Karaman'da yaşayıp tekke sahibi olduğunu arşivler
kanıtlamaktadırlar. Bu duruma göre Yunus Emre şuralıdır, buralıdır demeye gerek
yoktur. Yunus Emreler vardır. Fakat asıl sözü edilen Hacı Bektaş'ın çağdaşı olan
ve O'ndan nasip almaya çalışan Sarıköylü Türkmen kocası ve halk bilgesi
Yunus'tur.
b) Yunus Emre'nin Bektaşiliği:
Yunus Emre Bektaşi'dir. Bektaşi geleneğinin ve yolağının insanıdır. Hacı
Bektaş'a başvurur. Hacı Bektaş onun olgunlaşması, eğitilmesi işini bir başka
önemli halifesi olan Taptuk Emre'ye bırakır. Yunus, Taptuk'un mürşitliğiyle
eğitilir ve Bektaşi yoluna hazırlandırılır. Prof. Melikoff'un bir bildirisinde
savunduğu gibi, Yunus Emre Hacı Bektaş'ın okulunda yetişmiştir. Hacı Bektaş'a
ilişkin bütün bilinenler Yunus'un düşünceleriyle uyuşmaktadır.R. Zelyut, Yunus
Emre'nin Hacı Bektaş'ın önceden dile getirdiği düşüncelerini şiirle sunduğunu,
Yunus'un bir Alevi olduğunu, hatta "bir Alevi propagandacısı" sayılabileceğini
savunur.
Yunus Emre, Bektaşi geleneğinde yetişmiş ve pişmiş biridir. Onun yolkütüğü
Bektaşi geleneği içerisinde oluşmuştur. Şöyle bir yolkütüğüne sahiptir: 1- Baba
İlyas, 2- Hacı Bektaş, 3- Sarı Saltık, 4- Barak Baba, 5- Taptuk Emre, 6- Yunus
Emre.
Alevi- Bektaşiler tarih boyu Yunus'u kendilerinden görmüş, onu
sahiplenmişlerdir. Yunus, geniş ve özgürcü tasavvuf felsefesiyle Bektaşiler'i
etkileyerek bu doğrultuda ürün vermelerini sağladığı gibi, Kızılbaş- Alevi
Türkmenler arasında da derin bir öneme ve etkinliğe sahiptir. Şah Hatayi'nin bir
dizesi Yunus'un ta o dönemler Türkmenler üzerindeki derin etkisini
gösterir.Yunus'tan sonra doğan "Emreler" topluluğu, Alevi- Kızılbaş- Bektaşi
niteliğini Osmanlı'nın her türlü baskı ve kırımına karşın bugüne dek getirirler.
Yunus Emre uzmanlarından Naci Kasım, Yunus Emre'ye ilişkin bir kitaba 1954'de
yazdığı önsözde; "Yunus, bizim ilk Bektaşi şairimizdir. Hacı Bektaş'ın
halifelerinden Taptuk Emre'ye manevi alanda hizmet ederek yetişmiştir" der.
Gölpınarlı, Öztürk, Coşan ve Sezgin gibi araştırmacılar Yunus'un Hacı Bektaş'la
ilişkisini ve Bektaşiliğini saptarlar. Gölpınarlı'ya göre Yunus, "Hacı Bektaş
tarikatına bağlıdır" ve Alevi- Bektaşi edebiyatının kaçınılmaz
kaynağıdır.Öztürk, Yunus'un "tam bir Bektaşi şairi" olduğunu, Yunus'la Hacı
Bektaş bağıntısının tarih açısından denk düştüğünü belirtir. Prof. Coşan'sa Hacı
Bektaş ile Yunus'un ilişkisini mutlak ve yadsınamaz görür. Birlikte
düşündüklerini, aynı felsefeyi paylaştıklarını belirtir. Yalnız Yunus'un Hacı
Bektaş'a bağlı olamayacağını, O'nun da bağlı olduğu kaynağa, yani Ahmet
Yesevi'ye bağlı olabileceğini vurgular.Sezgin de Yunus Emre'nin Hacı Bektaş
"bağlısı" olduğunu, şiirlerinin Bektaşi tekkelerinde "nefes" olarak okunduğunu
belirtir.
c) Yunus Emre'nin Ürünleri ve Felsefesi:
Yunus Emre'nin şiirleri "Divan"ında ve en olgunluk dönemi olan 1307'lerde
yazdığı "Risaletü'n- Nushiyye"de yer almaktadır.
Yunus'u ilk tanıyan Batılı, 1438- 1458 yılları arasında Osmanlı tutukevlerinde
kalan bir İtalyan'dır. XVI. y. yılda ise bu yolla Martin Luther, Erasmus ve
Sabastian Frank gibi düşünürler tanır, düşüncelerine kaynak olarak alır ve
hümanizm anlayışlarını onun düşünceleri üzerinde olgunlaştırırlar. Giderek Yunus
uluslararası düzeyde ünlenir ve değer bulur. 1991 yılı UNESCO'nun girişimiyle
"Yunus Emre Sevgi Yılı" ilan edilir. Ülkemizde de üzerinde en çok araştırma
yapılan ve hakkında eserler verilen Yunus Emre'dir.
Yunus, Ortaçağ'ın doruğundadır ve çağını aşmıştır. Onun gücü zengin bir halk
bilgisine, yaşam deneyimine ve kişisel yeteneğine dayanmaktadır. Hz. Ali ve
Ehlibeyt'e sonsuz sevgi beslemektedir. Onun coşkusal kaynağı bu etkendir.
Yunus'un Alevi- Bektaşi inancını doğrudan işleyen dizeleri halk tarafından en
çok sevilenleridir. Tanrı sevgisini ve Bektaşiliğin ünlü "Dört kapı Kırk
Makamı"nı kendine özgülüğüyle işler. Şiirlerinde tasavvufu işler. Toplumsal
görüşlerini verirken de tasavvufu kullanır. Yapıtları, "Vahdet- i Vücud
felsefesi" üzerine oturtulmuştur. Dönemin bilimsel ve felsefik sistemleri,
tartışmaları, büyük düşünür ve mutasavvıflara ilişkin söylenceler Yunus'un
yapıtlarında yer alırlar. Bunların işlenmesiyle "kamil insan" amaçlanır. Bu tür
değinmelerle "kamil insan" yaratılmaya çalışılır. "Sudur ve tecelli" kuramını
kendine özgü bir biçimde işler. Yunus'da ruhgöçu(tenasüh) yoktur.Hurufilik de
görülmez. Zaten Hurufilik, Yunus'tan çok sonraları doğmuştur.
Yunus, kaba sofu değildir. Tanrı'dan korkmaz. O'nu sever, hem de derin bir
duyguyla. Tanrı sevgisini en güzel işleyen Yunus olmuştur. Tanrı'yı erekler.
"Bana seni gerek seni" deyişindeki amacı budur. İnsana, topluma sevgiyle,
saygıyla yaklaşır. Sevgi; O'nda yoldur, amaçtır. "Yaratılmışı severiz/
Yaratandan ötürü" sözündeki içerik budur. Halkın sözlü kültürünün temsilcisi
olan Yunus oldukça maddesel ve akılsal düşünür. O, bilinmezin ve görünmezin
peşinde değildir. Ne işim var gök yüzünde(…) / Bana rahmet yerden yağar" diyerek
Ortaçağ'ı yıkarak gerçekçiliğini ve akılcılığını sergiler. Dünyayı insanlarıyla
birlikte benimser ve sever. "Dünya benim rızkımdır/ Halkı benim halkımdır"
diyecek ölçüde evrenselcidir. İnsan ve insanlıktaki benlik'i "şeytan" olarak
görür, bunun yok edilmesi savaşını kendisine iş edinir. "Sen seni bil, sen seni"
eğitim anlayışıyla bireysel olgunlaşmadan yola çıkarak toplumsal olgunlaşmayı
sağlamaya çalışır. Amacı insanları barışık kılmak ve dünya kardeşliğini
getirmektir. "Düşmanımız kindir bizim/ Biz kimseye kin tutmayız/ Kamu alem
birdir bize" ve "Hakkı gerçek sevenlere/ Cümle alem kardeş gelir" anlayışı bu
amacın gereği ve sonucudur.
Yunus toplumcudur, çağdaştır, çağcıldır, ilericidir. İnsanlar arası uçuruma,
baskıya, zulüma karşıdır ve bununla savaşı kendine iş edinmiştir.
Beyler azdı malından
Bilmez yoksul halinden(…)
Yediği yoksul eti
İçtiği kan olusar.
Yunus için sevme, sayma ve dostluk temeldir. O, bir gönül adamıdır. Gönül
yapmayı bütün Sünniliğin koyduğu "İslami kural"lardan üstün görür. İnsan onuru
onun için en korunması gereken yüceliktir. Buna titizlik gösterilmesini ister.
Çalış kazan, ye, yedir.
Bir gönül ele getir
Yüz kabeden yeğrektir
Bir gönül ziyareti.
Yunus, antik kültürün merkezindedir.. Antik kültürün yumaklandığı Anadolu halk
kültürünün en iyi özümleyicisi ve sunucusudur. Batı'da hümanizmi yaratan düşünür
ve sanatçıların kaynağı bu antik kültürün harmanlandığı Anadolu'da halk
kültürünün ürünü olan Yunus Emre'dir. Yunus Emre insanı, insan sevgisini ön
plana çıkaran ve bunu en ustaca işleyen bir Bektaşi şairimizdir.
TEBRİZLİ ŞEMS (ŞEMS- İ TEBRİZİ):
Şems, Tebrizli'dir. Türkmen'dir. Kaynaklarda hükümdar çocuğu olduğu yazılır.
"Devletşah" ise İsmaili prensi olduğunu belirtir. Suriye ve Anadolu'nun önemli
kültür kentlerinden bulunmuş, eğitim almıştır. Tebrizli Ebu Bekir şeyhidir.
Ondan birçok bilgiler edinmiştir. Dünya anlayışı "Vahdet- i Vücut kuramı"na
dayanmaktadır. Ahi'dir. Bu yolla Bektaşilik'le ilişki kurmuş ve Hacı Bektaş'ın
yanında yer almıştır. Kalenderi ve Melami bir yapısı ve dünya anlayışı vardır.
Hacı Bektaş tarafından Mevlana'ya gönderilerek, Bektaşilik'le Mevleviliğin
yakınlaşmasını sağlamakla görevlendirilir. Bu gelişmeler "Vilayetname" de
anlatılır.Kaynaklar Tebrizli Şems ile Mevlana'nın buluşmasını "iki denizin
kavuşması" olarak nitelerler. Şems, Mevlana'nın mürşidi olur. O'nu çok konuda
aydınlatır. Önünü açar. Katı İslamçı kalıplardan ve dogmalarından kurtarır.
Yaşama daha rahat bakmasını sağlar. Mevlana'ya ve Mevleviliğe Melami bir nitelik
kazandırır. Bu etkilerden olacak ki, daha sonraları Mevlevilik içerisinde "Şemsi
Kolu" doğacak ve Şems'in Melami- Bektaşi anlayışını sürdüreceklerdir. O'nun
ölümünden sonra, zamanla "Şemsiler" adıyla Şii- Alevi- Batıni bir topluluk
doğacaktır.
Şems, Hacı Bektaş ve Mevlana döneminin insanıdır. Ne zaman doğduğu
bilinmemektedir. Konya'da Mevlana'ya gelişi 1244'lerde olur. Bu yıllarda olgun
yaşta olmalıdır. Bu nedenle 1200'lerin başlarında doğma olasılığı büyüktür.
Konya'da kalışı iki dönemlidir. Birinci dönem; 23. Ekim. 1244- 15. Şubat. 1246,
ikinci dönemse; 8. Mayıs. 1247- 5. Aralık. 1247 tarihleri arasında sürer.
Konya'da öldürülür(5. 12. 1247). Burada ve Pakistan'ın Moltan'da olduğu gibi
daha birçok yerde makamı vardır. Mezarı ise, Hacıbektaş'ta Pirevi'ndedir.
Mevlana'nın evletlığı Kimya ile evlendirilmiştir.
Şems, Konya'nın bunalımlı dönemini yaşar. Siyastler yoğundur. Konya'da Moğol
egemenliği kurulmaya çalışılmaktadır. Mevlana ile Şems Moğol yanlısı olmalarına
karşın, Mevlana'nın oğlu Alaeddin Çelebi, Ahiler ve şeyhleri Ahi Evren Moğol
karşıtıdırlar. Dahası Moğollar'a karşı savaşım vermektedirler. Şems'in Konya'da
kimi çevrelerce "istenmeyen adam" ilan edilmesinin ve sonunda "bilinmeyen
katillerce" öldürülmesinin nedenlerini bu siyaset yoğunluğundan aramak gerekir.
Mevlana'nın oğlu Alaeddin Çelebi'nin Şems'in evlendiği Kimya Hatun'dan gözü
vardır. Fakat babası onu karşı olduğu Şems'e vermiştir. Konya halkı ve
Mevleviler Şems'in Mevlana'yı değiştirdiğini, Sünni inançtan uzaklaştırdığını
düşünmektedirler. Şems, Mevlana gibi Konya'da zulüm estiren ve ülkelerini işgal
eden Moğollar'dan yanadır. Halkın Moğollar'a boyun eğmesini istemektedir. Vezir
Nasüriddin'le de sürtüşmeye girmiştir, aralarında hoşnutsuzluk vardır. İşte bu
çok koşul ve nedenler, Şems karşıtı çevreleri bir araya getirebilmiştir.
Alaeddin Çelebi ve Ahi Evren'in Şems'in öldürülmesinde dolaylı veya doğrudan
parmakları vardır. Vezir Nasirüddin adamlarına Şems'i öldürtmüştür. Zaten
olaydan hemen sonra Alaeddin Çelebi Kırşehir'e Ahi Evren'in yanına yerleşir. Bir
bakıma ona sığınmıştır. Mevlana'nın kızgınlığı uzun zaman sürer. 1261'lerde
başka olaylar da bahane edilerek, Mevlana oğlu Alaeddin Çelebi ile Ahi Evren'i
Moğol yanlısı ve müridi olan Kırşehir valisi Nurettin Caca'ya öldürttürür.
BALIM SULTAN:
Bektaşiliğin "ikinci piri" olarak kabul edilen Balım Sultan 1462'de doğmuş,
1516'da ölmüştür. Türbesini 1519'da Dulkadir Beyi Şehsüvaroğlu Ali Bey
yaptırmıştır. II. Bayezıt ve devletle iyi ilişkiler içerisinde olan Balım Sultan
1501 yılında Pirevi postnişinliğine atanmış, Bektaşi erkanına yeni bir biçim
kazandırmış, Bektaşiliği Osmanlı yönetimine yandaş bir çığıra sokmuştur. Balım
Sultan, II. Bayezıt'ın güvenilir adamıdır.
Balım Sultan'ın yaşamı pek aydınlanamamıştır. Kimi örtülü yanlarını halen de
korumaktadır. Gizemli yaşamı, yaşamının tarih bakımından aydınlanmasına engel
olmaktadır. Balım Sultan'ın kökeni/ soyu hakkında çeşitli görüşler vardır.
Kaynaklar Balım Sultan'ın Sırp veye Macar kökenliliğini bilimsel bulmazlar. Bu
savlar yalnızca söylencelerdir. Kanıtlayıcı bir bilgiye henüz
rastlanılamamıştır. Söylenceler arasında da tutarlılık yoktur. Söylencenin
birinde Balım Sultan Sırp anadan doğmadır. Bir başkasında Macar kökenli Gedik
Ahmet Paşa'nın oğludur. Bir başkasında ise Seyyid Ali Sultan'ın torunudur ve
Gedik Ahmet Paşa'ca İstanbul'a getirilmiştir.
Türbesinin üzerindeki yazıt da kanıtlayıcı bir değer taşımamaktadır. Burada
Resul Bali'nin oğlu olarak gösterilmektedir. Bu yazıttaki anlatım, "Bektaşi
simgesi"nden öteye bir değer taşımaz.Baba olarak gösterilen Resul Bali
1441'lerde, yani oğlu olarak gösterilen Balım Sultan'dan yaklaşık 25 yıl önce
ölmüştür. Bu durumda tarihsel olarak Balım Sultan Resul Bali'nin oğlu değildir.
C. Ulusoy Bektaşi geleneğine, icazet belgelerine, nefeslere ve el yazmalarına
dayanarak Balım Sultan'ın Mürsel Bali'nin oğlu olduğu kanısındadır. Sırp veya
Macar kökenliliğininse zorla belleklere sokulduğunu düşünür.Balım Sultan'ın
Seyyid Ali Sultan'ın oğlu veya torunu olduğu düşüncesine de E. Behnan Şapolya
katılmaz.Görüldüğü gibi Balım Sultan, tarihsel bakımdan karmaşık bir kişidir.
Henüz üzerindeki sis ve bilinmezlik perdesi kalkmış değildir.
ŞAHKULU SULTAN DERGAHI:
"Otman Baba Vilayetnamesi"nde "Şah Kulu Şuca Baba" adıyla anılan Şahkulu'nun
Hasluck'a göre asıl adı "Şuca"dır ve bu kişi Bizans'la savaşan eski savaş
erlerindendir. Şahkulu Tekkesi ise bu savaş erinin mezarının olduğu yerdir.
Tarihçilere göre Şahkulu, Orhan Bey döneminde Bizans'la yapılan Maltepe
Savaşı'na katılmıştır. Bilindiği gibi bu savaş 1329'larda olmuştur. Asıl adı
tarihlerde "Palekanon Savaşı" olarak geçer. Demek ki, Şahkulu bu tarihlerde,
yani XIV y. yılda yaşamış olmalıdır. Fatih döneminde yaşamış olan Otman Baba'nın
Anadolu(Rum)'ya gelişinin, bu yörenin "gözcüsü" olan Şahkulu'ca bilindiğini
"Otman Baba Vilayetnamesi" belirtir. Doğallıkla bu manevi bir kavrayıştır. "Öte
yakanın bekçisi" olarak tanınan Şahkulu, Otman Baba İstanbul'a gelmeden çok
önceleri "bu dünyadan göçmüş"tür."Vilayetname"nin bu anlattıklarına bakılırsa,
Şahkulu Fatih'ten çok önceleri yaşamıştır ve Istanbul'un alınmasına
katılmamıştır. Onun, Orhan Bey döneminin insanı olması ve bu dönemki Osmanlı
savaşlarına katılmış olması büyük olasılıktır. Orhan Bey dönemindeki Maltepe
Savaşı'na; Kartal Baba, Gözcü Baba, Mansur Baba, Buhur Baba gibi sonradan bu
yörede kimi yerlere adlarını verecek olan dervişler de katılırlar. Bizans
sarayına ait bir av köşkü olan şimdiki Şahkulu tekkesini dervişler
beğendiklerinden onlara vermiştir. Sonradan burası "Şahkulu Sultan Tekkesi"
olmuştur. II. Mahmut 1826'da aldığı kararıyla Orhan Bey'in yaptırdığı kış
meydanı dışındaki bütün yapıları yıktırmıştır. Tekkeyi, sonradan Sultan
Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Sultan onartır. Tekke, daha sonraları Mehmet Ali
Hilmi Dedebaba'nın postnişinliği döneminde Avlonyalı Hasan Tahsin Paşa
tarafından yeniden yaptırılmıştır. Mimarı, Giritli Mehmet Ali Bey'dir.
Bektaşiler'in önemli bir dergahı ve İstanbul'daki en büyük merkezidir. Göztepe
Merdivenköy'dedir. Tarihi, Şahkulu adıyla bilinen Horasan kökenli bir dervişe
dayandırılmaktadır. Dergah, Orhan Bey döneminde bir Ahi zaviyesidir. Tekkenin
Ahilik dönemi 1329- 1390 yılları arasında sürer. Giderek Bektaşiliğe dönüşmüş,
II. Bayezıt'ten itibaren Bektaşi tekkesi olarak varlığını sürdürmüştür. 1826
öncesine ait saptanabilen postnişinlerinin en eskisi XVII. y. yıl sonlarında
şeyhlik görevini yürüten Mustafa Baba( öl. 1682)'dır. Daha sonraları kendisini
sırasıyla Yusuf Baba(öl. 1685), Mürşit Ali Baba( öl. 1697), Hacı Feyzullah
Efendi( öl. 1761), Mahmut Baba( öl. 1793), İsmail Baba( öl. 1796) ve Ali Baba(
öl. 1813) izlemişlerdir. Dergah, Ahir Mehmet Baba'nın şeyhliği döneminde
kapanmıştır. Dergahı, bir süre sonra Halil Revnaki Baba'nın (öl. 1850)
canlandırdığı söylenirse de, tekkenin ikinci kurucusu olarak Ahmet Baba (öl.
1849) gösterilir. Daha sonraları şeyhliğe sırasıyla Hacı Sadık Baba( öl. 1852),
Hasan Baba( öl. 1857) ve Ali Baba( öl. 1863) gelmişlerdir. Tekkenin
postnişinliğine 1868'de Çelebi Feyzullah Efendi tarafından Mehmet Ali Hilmi
Dedebaba (öl. 1907) atanır. M. A. Hilmi Dedebaba'nın tekkenin postnişin oluşuyla
dergah etki ve gücünü yeniden kazanır. Etkinlik alanı Anadolu ve Balkanlar'daki
Bektaşi dergahlarının çoğunu kapsar.Tekkeyi, yeniden onaran da o olur. Bektaşi
şairlerinin en iyilerinden olan M. A. Hilmi Dedebaba 1856'da Hasan Baba'dan
nasip, Turabi Ali Dedebaba'dan da Bektaşi halifeliği almıştır. Bir süre
Hacıbektaş'taki Pirevi'nde Dedebabalık da yapan M. A. Hilmi Dedebaba, Şahkulu
Tekkesi'nde "mücerretlik erkanı" uygulamış, tekkeye yaptırdığı ek binalarla
burasını bir Bektaşi küllüyesine dönüştürmüştür. İstanbul Bektaşileri içerisinde
nefesleriyle bilinen Edib Harabi de bu tekkede tarikata girmiştir. M. A. Hilmi
Dedebaba'dan sonra sırasıyla yerine Filibeli Mustafa Yesari Baba, Ahmet Burhan
Baba, Hacı Ahmet Baba( öl. 1918), Ubeydullah Baba, Filibeli İbrahim Fevzi Baba,
Ahmet Nuri Baba, Yalvaçlı Ahmet Tevfik Baba geçmişlerdir. Tekke, 1925'de
Yalvaçlı Ahmet Tevfik Baba döneminde kapatılmıştır. Son postnişini Merhaba
Tahsin Baba(öl. 1953)'dır.
KARAAĞAÇ TEKKESİ:
Abdülaziz döneminde Bektaşi tekkeleri sivilleşmiş ve halka inmişlerdir. Bu dönem
tekkelerin altın çağıdır. 1826'dan sonra kapalı kalan tekkeler bu dönem
serbestleşmeye ve yeniden açılmaya başlamışlardır. Bu gelişmeler içerisinde
Hasip Baba Kağıthane'deki Karaağaç Tekkesi'ni 1870'de uyandırır. Daha sonraları
tekkenin şeyhliğine getirilen Hüseyin Zeki Baba, tarikatın İstanbul'a
yayılmasına önemli ölçüde çaba harcamıştır. 1826'dan önce İstanbulda çalışan
Bektaşi tekkeleri içerisinde en eski ve tarikat organizasyonunda en kıdemlisi bu
tekkedir. Tekkenin ne zaman kurulduğu ve postnişinlerinin kimler olduğuna
ilişkin bilgiler yoktur. Ancak tarikat geleneğine göre yeniçeri kışlasındaki 94.
Cemaat ortasında tarikatı adına bulunan Bektaşi babasının ölümüyle yerine
Karaağaç Tekkesi postnişininin geçmesi, burasının İstanbul Bektaşiliği'nde
önemli bir merkez olduğunu kanıtlar. 8. Ekim 1846 tarihli bir belgeye göre,
Karaağaç Tekkesi II. Bayezıt'ın vakıfıdır. Bu veri, tekkenin tarihini XVI. y.
yıl başlarına kadar götürür. Fakat bu zaman içerisinde kimlerin tekkeye
postnişinlik ettiği bilinmemektedir. Yalnız "Sarı" lakaplı Hüseyin Baba'nın
şeyhliğini yürüttüğü, ölümüyle yerine 1799'da Salih Baba'nın Hacı Bektaş
postnişinince atandığını belgeler bildirmektedir. Tekkenin 1826'daki şeyhi
İbrahim Baba'dır. Yeniçeriliğin ve Bektaşi tekkelerinin kaldırılışı üzerine
Birgi'ye sürülmüştür.
HAŞİMİ OSMAN EFENDİ TEKKESİ:
XVI. y. yılın sonlarında Kasımpaşa'da Bayrami- Melami tekkesi olarak
kurulmuştur. Karaağaç Bektaşi Tekkesi'nden Hüseyin Zeki Baba, Haşimi Osman
Efendi Tekkesi'nin son postnişini Mehmet Süreyya Baba( öl. 1930)'ya icazet
vererek bu köklü tekkenin Bektaşiliğe bağlanmasını sağlamıştır.
KARYAĞDI TEKKESİ:
Tekke, Eyup'da İdrisköşkü'ndedir. Kurucusu, Horasanlı Seyyid Mehmet Ali Baba(öl.
1544)'dır. XVI. y. yıl başlarında kurulan tekkelerdendir. Mehmet Ali Baba'nın
mezar taşı İstanbul'da çok az olan "seyfi külah"lı, yani "müjganlı elifi Bektaşi
tacı" biçimindedir. Mezar ve mezar taşı tekkededir. Tekkeyi, Kayseri'nin Kırat
kasabasından Mehmet Bey yaptırmıştır. M. Ali Baba'dan sonra tekkenin şeyhliğine
Seyyid Mehmet Abdi Baba getirilmiştir. Onun ölümüyle yerine oğlu Mustafa Baba
geçer. Mustafa Baba, Bektaşiliğin yanı sıra Halvetiliğe de girmiş, Çolak Şeyh
Hasan Efendi Tekkesi'nde Halveti şeyhliğini de birlikte yürütmüştür. Bu şeyh
1769'da da ayrıca Ordu- i Hümayun şeyhliğine atanmıştır. Çeşitli tarikatlarla ve
devletle arası iyidir. I. Abdülhamit döneminde ölmüş, mezarı oğlu Rıza Efendi
ile birlikte Kaşgari Tekkesi'ndedir. Karyağdı Tekkesi'nin 1826 öncesi
postnişinlerinden biri de Debbağ Süleyman Baba'dır. Mücerret şeyhlerdendir.
1812'de ölmüştür. 1826'da tekkenin postnişini Mustafa Baba'dır. Birgi'ye
sürülmüştür. Tekke ise kapatılmış ve yıktırılmıştır. Tekke, Abdülaziz döneminde
Mehmet Necip Baba( öl. 1874) tarafından yeniden açılmıştır. Necip Baba, tekkede
basımevi kurup Bektaşiliğe ilişkin kitaplar yayınladığından "matbaacı" lakabıyla
da anılmıştır. Yerine "Tokmak Baba" adıyla ünlenen İhlasi Baba( öl. 1897) geçmiş
ve onu asıl adı Salih Baba olan Hafız Baba( öl. 1911) izlemiştir. Hafız Baba'nın
ilginç bir kişiliği vardır. Medresede yetişmiş, camide namaz kıldırmış bir
Bektaşi'dir. Tekke içerisinde temellendirdiği hoşgörü son postnişin Arif Yaşar
Baba (öl. 1930)'ca 1925'lerde tekkelerin kapatılışına dek sürdürülmüştür.
Bilindiği gibi, Arif Baba aslında Rüfai'dir. Başka tarikatlara bağlı tekkelerde
zikir yönetmekte ve ünlü bir zikirbaşıdır. Sonradan Bektaşiliğe geçmiştir.
ERYEK BABA (PERİŞAN BABA) TEKKESİ:
Tekke, Kazlıçeşme'dedir. Eryek Baba burada yatar. Eryek Baba İstanbul'un
alınmasına katılmış erlerdendir. Asıl adı Muhammed Eryek'tir. "Eryek", eski
yazıda "erik" olarak okunduğundan, "Erkli Baba" olarak da adlanmıştır.
Söylenceler halkın bilincinin böyle oluşmasını sağlamasına karşın, Eryek "tek
er", "kahraman er" anlamına gelir. Tekkenin kuruluşu bilinememektedir. Yanlız,
tekkedeki kimi mezar taşları bu tekkenin 1826'dan önce önemli bir Bektaşilik
merkezi olduğunu ortaya kor. Tekkenin, Yeniçeriliğin oldukça yoğun olduğu
Yedikule Hisarı yakınında olması, Yeniçeri- Bektaşilik kaynaşmasının ürünü
olmalıdır. Müceredlik erkanını yürütür. 1826'dan önce tekkede Ahmet Baba(öl.
1787) ve Seyyid Mehmet Baba (öl. 1799)'lar postnişinlik yapmışlardır. Tekke'yi
II. Mahmut kapattırmıştır. Bu ara şeyhlik görevini yürüten Hüseyin Baba Hadim'e
sürülmüştür. Tekkeyi, Sultan Abdülmecit döneminde Seyyid Mustafa Baba(öl. 1871)
yeniden canlandırılmıştır. Daha sonra yerine Hacıbektaş Tekkesi'nde dedebabalık
yapan Mehmet Perişan Baba(öl. 1875) geçmiştir. Perişan Baba, tekkenin ikinci
dönem kurucusu olmuştur. Bu döneminde tekke, "Perişan Baba Tekkesi" adıyla
ünlenmiştir. Bu tekkenin; "Ördek Baba", "Küçük Abdullah Baba", "Erdik Baba" gibi
başka adlar aldığına da rastlıyoruz. Perişan Baba, İstanbul Bektaşiliği'nde
"mücerredlik erkanı"nı yürüten şeyhlerdendir. Perişan Baba, dedebaba seçilip
Hacıbektaş'a gidince yerine postnişinliğe Mustafa Baba atanmıştır. Daha
sonraları tekke yönetimine sırasıyla Hacı Hasan Baba( öl. 1891), Hamdi Baba( öl.
1909) ve Küçük Abdal Baba(öl. 1920) gelmişlerdir. Küçük Abdullah Baba'nın ölümü
üzerine tekke postnişinliğine 1978'de Dedebaba Bedri Noyan'dan halifelik alan
Turgut Koca Halifebaba getirilmiştir. Eryek Baba Tekkesi'inde post hep
"erbabiye" sürmüştür.
ŞEHİTLİK (NAFİ BABA) TEKKESİ:
İstanbul'da Rumelihisarı'nda varlığını sürdüren Bektaşi tekkelerindendir.
Kuruluşu XVI. y. yıllara dek gider. Bilinen en eski postnişini mücerret Bektaşi
şeyhlerinden Ali Baba( öl. 1771)'dır. Mezar taşından "Tarik- i abdalandan Ali
Baba" yazması Kalenderi kökenli Rum Abdalan geleneğinin XVIII. y. yıl sonlarında
dahi Bektaşilik geleneği içerisinde yaşatıldığını gösterir. 1826'ya kadar bu
tekkede Hisarlı Seyyid Ahmet Baba( öl. 1783) ve Mazlum Mustafa Baba ( öl. 1812)
postnişinlik yapmışlardır. II. Mahmut döneminde kapatılırken, Büyük Mahmut Baba
postnişindir. Kayseri'ye sürülür. Tekke, Abdülmecit döneminde İsmail Baba'ca(
öl. 1855) canlandırılısa da, asıl önemine Büyük Mahmut Baba'nın oğlu Mehmet
Abdünnafi Baba(öl. 1899)'nın posta geçişiyle ulaşır. Nafi Baba, "Melami meşrep"
bir Bektaşi'dir. Tekke, son dönem İstanbul Bektaşiliğinde "Nafi Baba Tekkesi"
adıyla ünlenir. Tekke yönetimine atamalarda "erbabiye"lik gözönüne alınarak
"evladiye"lik ilkesi uygulanır. Nafi Baba'nın yerine, Küçük Mahmut Baba posta
getirilir. 1925'lerde tekkeler kapatılırken postta Küçük Mahmut Baba'nın oğlu
Nusret Baba vardır. Bunların hepsi başka halifelerden nasiplidirler. Saraydaki
Bektaşiler'in çoğu da Şehitlik Dergahı'ndan nasiplidir.
AKBABA TEKKESİ:
İstanbul Beykoz'dadır. Evliya Çelebi bu tekkeden söz ettiğine göre kuruluşu
XVII. y. yıllara dek gider. 1826'da kapatıldıktan sonra yeniden Bektaşi tekkesi
olarak açılamaz, Nakşi Tekkesi olarak varlığını sürdürür. Postnişinlerinin
tarihine ilişkin bilgi yoktur. Tekke bir süre boş kalınca İstanbul Merkez
Komutanı Abdülkadir Paşa aracılığıyla II. Abdülhamit'ce Buharalı Nakşi şeyhi
Abdülhakim Efendi( öl. 1888) atanır. Kendisinden sonra oğlu Ahmet Mansur Efendi(
öl. 1961), bu tekkeyi 1925'e kadar Nakşilik üzerine yönetir.
İVAZ FAKİH BABA (TAHİR BABA/ NUR BABA/ ÇAMLICA) TEKKESİ:
Yakup Kadri'nin romanı dolayısiyle en çok ünlenen Bektaşi tekkesidir. İstanbul
Çamlıca'dadır. Çeşitli adlarla anılmıştır. Tahir Baba Tekkesi'nin 1794'de
kurulduğuna ilişkin kayıt, bu Bektaşilik merkezinin tarihine ışık tutmaktadır.
Bu şeyhin 1824'e kadar 30 yıl şeyhlik ettiği mezar taşından belirtilmektedir.
Yerine geçen Mehmet Baba iki yıl postta kalabilmiş ve 1826'da Tire'ye
sürülmüştür. İstanbul'un üst kesiminin eğilim duydyğu bir Bektaşi merkezidir.
Nuri Baba ile oğlu Ali Nutki Baba şeyhlik yapmış ve yakup Kadri'nin "Nur
Baba"sına konu olmuşlardır.
BADEMLİ (CAFERABAD/ MÜNİR BABA) TEKKESİ:
İstanbul Sütlüce'de kurulmuştur. Önde gelen Bektaşi tekkelerindendir. XIX. y.
yılda "Münir Baba Tekkesi" adıyla ünlenmiştir. Tarihi, 1826 öncesine gider.
Başında Bektaşi tekkesi olarak kurulmamasına karşın, sonradan Bektaşi tekkesine
dönüşmüştür. Kurucusu, Şeyhülislam Damatzade Feyzullah Efendi'dir. 1761'de ölümü
üzerine tekke torunu Arif Efendi tarafından Bektaşiliğe geçirilmiştir. 1815'e
kadar tekkenin postnişini "Kömürcü Baba" lakaplı Seyyid Ali Baba'dır.
Kendisinden sonra posta geçen Mustafa Baba döneminde ise tekke 1826'larda
yıktırılmıştır. Tekkeyi, ikinci döneminde Münir Baba açar. Münir Baba,
"karizmatik bir şeyh"dir. Tanınmış dervişleri arasında Neyzen Tevfik vardır.
Ayrıca Bahariye Mevlevihanesi şeyhi Fahreddin Dede ona bağlanananlardandır.
Fakat, Münir Baba'nın kendisi de Karagümrük'teki Cerrahi Tekkesi şeyhi Abdülaziz
Efendi'den "arakiye giymiş", bir bakıma Cerrahi icazeti almıştır. Yine o
tekkenin daha sonraki şeyhi İbrahim Fahrettin Efendi'ye Bektaşilik icazeti
vermiştir. Bu, İstanbul tarikatları arasında bir çeşit alış- veriştir.
KARACA AHMET SULTAN VE DERGAHI:
Karaca Ahmet Sultan "Vilayetname"de Hacı Bektaş'ın çevresindeki müritlerinden ve
halifelerinden gösterilir. Hacı Bektaş "elliyedi bin Rum eri" ile birlikte
sohbetteyken "gözcülüğü" Karaca Ahmet yapmaktadır. Anadolu'nun(Rum'un) gözcüsü
Karaca Ahmet'tir.Hacı Bektaş'ın bilinen ünlü ardıllarıyla (halifeleri) tanışmış,
birlikte olmuş ve görev dağılımı yapmışlardır. Bektaşi gelenek bilgisinde, Hacı
Bektaş'ın Karaca Ahmet'e Kadıköy- Üsküdar dolaylarını amaçlayarak; "Karacam…Sen
oraların Türk topraklarına katılmasına çalışmakla görevlendirildin. " dediği
söylenilmektedir.
Karaca Ahmet, Anadolu'nun genelinde tanınan bir Bektaşi ulusudur. Hacı Bektaş'ın
kendisine; "Bir yerde makamın olsun, kırk yerde çerağın uyansın" dediği
söylenilmektedir. Yedi yerde makamı vardır. İstanbul, Aydın, Manisa, Sivrihisar
ve daha birçok yer ona bağrında yer ayırmış, kendi topraklarında yattığını
kabullenerek, onurlandırmışlardır. Akhisar'ın Karaköyünde, Eşme'nin Karacaahmet
Köyünde, Manisa'nın Horoz Köyü yakınlarında mezarları vardır. Karaca Ahmet
sonradan İstanbul'un Üsküdar'a yerleşmiş, burası O'nun son makamı olarak
tanınmıştır. Ayrıca burası yüzyıllarca sinir ve ruh hastalıkları tedavi merkezi
olarak görev yapmıştır. Karaca Ahmet Dergahı'nın ve Anadolu'daki makamlarının bu
yönü yüzyıllardan beri bilinmektedir. Döneminin bir psikiyatristidir.
Karaca Ahmet Sultan alperenlerdendir. Horasan'dan geldiği söylenilmektedir. İran
Horasanı'nın Türk illerinde şahlık eden bir ailenin çocuğudur. Bu alanda birçok
söylence(menkıbe) yaratılmıştır. 1371 yılında Saruhanoğulları'nın son hükümdarı
İshak Çelebi'nin vakıf olarak bağışladığı topraklar için düzenlenen vakıfnamede
adı "Süleyman Horasani oğlu Karaca Ahmet" olarak geçer. Babası Süleyman, annesi
ise Eşme'nin Karaca Ahmet köyünde türbesi olan Sultan Ana'dır. 1397'de
düzenlenen bir başka vakfiyede kendisinin yaşamadığı görülmektedir.
"Şakayık- ı Numaniyye" ile Aşıkpaşaoğlu onu Orhan Bey dönemi (1321- 1362)
"keramet sahibi" dervişlerden gösterirler. Hoca Sadettin Efendi Karaca Ahmet'in
"hükümdar çocuğu" olduğunu, İran'dan Anadolu'ya geldiğini, Akçahisar yakınlarını
yurt edindiğini, hastalara "şifa dağıttığını" belirtir.Tarihçi Gelibolulu M. Ali
"Künhü'l Ahbar"ına göre Karaca Ahmet, Rum erenlerinin "kutbu"dur ve
"elliyedibin" mürid O'nun buyruğundadır. Sivrihisar'da oturan Seyyid
Nurettin'den eğitim görmüş ve seccadenişin olmuştur. Şemseddin Sami "Kamus- ül
Alam"ında Karaca Ahmet'in Hacı Bektaş'ın çağdaşı olduğunu, "cezbe kapılarak"
Horasan'dan Anadolu'ya geldiğini, Akhisar yakınlarından oturduğunu ve orada
öldüğünü yazar.
Kaynaklar, Karaca Ahmet'i Hacı Bektaş'la çağdaş gösterirler. Evliya Çelebi,
Horasan erenlerinden olarak nitelediği Karaca Ahmet'in 1262(H. 660)'de öldüğünü
belirtir.Erzican- Kemaliye'nin Ocak köyünde türbesi olan Karaca Ahmet'in
oğullarından Hıdır Abdal'ın türbe yazıtında ölüm tarihi olarak 1277(H. 675) yılı
gösterilir ki bunlar ve kimi vakıfnameler Karaca Ahmet'in XIII. y. yılda Hacı
Bektaş döneminde yaşadığını kanıtlar. Karaca Ahmet'in Üsküdar'daki şimdiki
türbesini Kanuni Sultan Süleyman'ın eşlerinden Gülfem Hatun(öl. 1561)
yaptırmıştır. Ziya Bey'se 1866'da onartır.
BANDIRMALI TEKKESİ:
Üsküdar İnadiye'dedir. Başında Celveti tekkesi olarak kurulmuştur. 1732'de
sadrazam Hekimzade Ali Paşa'nın desteğiyle Şeyh Yusuf Nizamettin Efendi(öl.
1752) evinde kurmuştur. Tekke, Şeyh Mustafa Haşim Efendi'nin postişinliği
döneminde(1752- 1782), 1752'lerde Bektaşiliğe bağlanmıştır. 1925'lere dek çift
tarikatlı bir şeyhlik statüsü sürdürülmüştür. Bektaşiler'ce Haşim Baba olarak
adlandırılan Mustafa Efendi (öl. 1782), babası Yusuf Nizamettin Efendi yoluyla
Celvetidir. Mısır'daki Kaygusuz Baba Tekkesi şeyhi Hasan Baba'dan( öl. 1756)
Bektaşi halifeliği almış ve bir süre Hacıbektaş Pirevi'nde dedebabalık
yapmıştır. Kendisinden sonra yönetime gelen postnişinler bu tekkede Celveti ve
Bektaşi erkanını yürütmüşlerdir. Bunlar içerisinde en önemlileri; Mehmet Galip
Efendi( öl. 1831), Abdurrahim Selameti Efendi( öl. 1849), Mehmet Fahrettin
Efendi( öl. 1893) ve Mehmet Galip Efendi( öl. 1911)'lerdir. Tekkenin son
postnişini tanınmış Bektaşi şeyhlerinden Yusuf Fahir(Ataer) Baba( öl. 1967)'dır.
YARIMCA BABA TEKKESİ:
Üsküdar- Kuzguncuk'ta bir Bektaşi tekkesidir. Kuruluşu ve kurucusu Yarımca
Baba'ya ilişkin bilgi yoktur. Tekkedeki Seyyid Hacı Mustafa Baba'nın mezar taşı,
onun burada postnişinlik yaptığı varsayımını güçlendirir. Tekke, 1826'da Ahmet
Baba'nın postnişinliği döneminde kapatılmış, Ahmet Baba müritleriyle birlikte
Hadim'e sürülmüştür. Tekke, 1826 sonrası açılırken Şeyh Ahmet Şerif Efendi( öl.
1846) tarafından Kadiriliğe bağlanarak açılmıştır. Oğulları Mehmet Arif Efendi
ile Mehmet Kazım Efendi 1925'e kadar burada Kadiriliği yürütmüşlerdir.
AKBAŞ BABA TEKKESİ:
Çanakkale Eceabad'dadır. Bu tekkede Orhan ve Murat Bey döneminin akıncılarından
ve Ahiler'inden Akbaş Baba, Gazi Fazıl Bey ve Ece Bey de yatmaktadırlar. Orhan
Bey döneminde Rumeli'nin alınmasında görev almışlardır. Tekkenin son postnişini
Abdullah Baba'dır.
HIDIRLIK TEKKESİ:
Edirne'dedir. Edirne, zaten önemli bir Bektaşilik merkezidir. Hıdırlık denilen
bir tepede kurulduğu için bu adı almıştır. 1641'de kaldırılmıştır. 1826'da
Edirne ilinde yaklaşık 16 tekke yıkılarak, toprakları Anadolu'dan çeşitli
tarihlerden gelen Türk göçmenlerine verilmiştir. Yalnız tekkelerin adları bu
topraklar üzerinde kurulan köylere verildiğinden , en az ad olarak
korunabilmişlerdir.
YATAĞAN BABA TEKKESİ:
Edirne'dedir. Bababan Baba ile aynı türbede gömülüdürler. Söylenceye göre, kırk
yıl tekkesinden dışarı çıkmadığı için bu adı almıştır. Bektaşi dervişidir.
Tekke, bir Bektaşi tekkesi olarak varlığını sürdürmüştür.
BALABAN BABA TEKKESİ:
Edirne'dedir. Avlanarak Yatağan Baba'yı beslediği söylenir. Birlikte ölmüşlerdir
ve aynı türbeye gömülüdürler. Bektaşi dervişlerinin değerlilerinden olarak
bilinirler.
KADEMLİ BABA SULTAN TEKKESİ:
Edirne yakınlarındadır. Bektaşi tekkesidir. I. Murat döneminde ölmüştür. Gazi
Mihail Bey tekkesini ve tüm eklentilerini yaptırmıştır. Önemli bir ziyaret
yeridir. Bir konuk evi görevi yapar. Evliya Çelebi, günde 100- 200 atlının konuk
olduğunu, 80 dervişin konuklara hizmet ettiğini, zengin mutfağından konuklara
yiyecekler sunulduğunu belirtir.
NEFES SULTAN TEKKESİ:
Enez- Ferecik yakınlarındadır. Büyük bir Bektaşi tekkesidir. Nefes Sultan burada
kurşun kaplı bir kubbe altındaki türbesinde yatmaktadır. Tekkeyi, türbeyi ve
yapı kompleksini Ekmekçioğlu Ahmet Paşa yaptırmıştır. Konuk kondurmak
gelenekleridir. 40- 50 derviş giden gelenlere hizmet ederler. Nefes Sultan'ın
Yıldırım Bayezıt'ın kaybolan oğlu Mustafa olduğu da söylenir.Oysa, tarihlerin
"Düzmece Mustafa" olarak adlandırdığı ve yeğeni II. Murat yönetimine karşı
Bizans destekli olarak ayaklanan Mustafa'nın ayaklanmasının 1422'de
bastırılmasından sonra, hanedan üyesi olduğu için yayının kirişiyle
boğdurulduğunu biliyoruz.
ESKİ BABA TEKKESİ:
Kirklareli Babaeski'dedir. Bektaşiliğin ünlü ermişlerinden Sarı Saltık'la
özdeşleştirilir. Burada yatan derviş Selçuklular döneminde yaşadığından, Eski
Baba adını almıştır. Asıl adı Şerif Hızır Muhammed Buhari'dir. Sarı Saltık
olarak tanınır. Bir Bektaşi tekkesidir. Ayrıca burda bir de Kaygusuz Tekkesi
vardır.
ABDAL BABA (KILAVUZLU) DERGAHI:
Abdal Ahmet Baba, Bulgaristan'ın Yeni Şarköyü'nde 1820- 25 yılında doğmuştur.
Babası Şeyh Bedrettini Tarikatı'ndan Seyyit Emir Ali'dir. Amuca kabilesini Şeyh
Bedrettini Tarikatı'ndan Bektaşiliğe geçiren kişi olarak bilinir. Bu kabile XVI.
y. yılın başlarında Trakya'ya gelmiştir. Şeyh Bedrettini tarikatındadırlar.
Trakya'da Babagan koluna bağlı en büyük Bektaşi topluluğu olan Amuca Kabilesi,
1868'lerde Bektaşi erkanına geçmişlerdir. Abdal Ahmet Baba İstanbul'a giderek
dönemin Bektaşi halifebabalarından ünlü halife Nafi Baba'dan "Bektaşi nasibi" ve
"Babalık icazeti" alarak köyüne dönmüştür. Rehberliğini Şevket Baba yapmıştır.
Ahmet Abdal Baba kabilesiyle Tekirdağ'ın Kılavuzlu köyündedir. Bir bölümü
sonradan İstanbul'a göçmüştür. Abdal Ahmet Baba, 2 Ağustos 1902'de Kılavuzlu
köyünde ölür. Soyundan beş baba bu yola hizmet ederler. Kılavuzlu, 1983 yılına
dek tekke konumundadır. Dedebaba Bedri Noyan'ın Cafer Baba'ya halifelik
vermesiyle tekke, bu tarihten sonra dergah düzeyine yükselmiştir. Dergahın ilk
postnişini halife Cafer Baba'dır. Halife olan Cafer Baba 1. Ağustos. 1991'de
ölür. Dergahın postnişinliği bir süre boş kalır. Oğlu Fehmi Tuncay, Halifebaba
Turgut Koca'dan babalık alarak 1992'de posta oturur. Abdal Ahmet Baba ile
başlayan bu yolda Kılavuzlu Dergahı'na ondört baba(biri halifebaba) hizmet
etmiştir. Giderek Kılavuzlu Köyü Dergahı, yalnızca Amuca Bektaşileri'nin değil,
tüm Alevilik- Bektaşilik yolu erkanına bağlı toplulukların durağı olmuştur.
ECE BABA TEKKESİ:
Orhan ve Murat Bey döneminde yörenin alınmasına katılan savaş erlerindendir.
Tekkesi Gelibolu'dadır. Bektaşi tekkesidir.
PINARHİSAR (BİNBİR OKLU) TEKKESİ:
Kırklareli'nin birkaç km. yakınındadır. Bugünkü Erenler köyündedir. 1826 yılında
II. Mahmut bu Bektaşi tekkesini kaldırtmıştır. Slade'nin 1830'lara ilişkin
saptamalarına göre, II. Mahmut tarikatı yasaklarken Edirne'nin güneyinde birçok
Bektaşi tekkesini yıktırmıştır. Slade bunların yerlerini saptar. Fakat buradaki
Binbir Oklu Ahmet Baba'nın türbesi son zamanlara kadar Türk/ Türkmenler için
ziyaret yeri olarak kalmıştır. Tekke, XX. y. yılın başlarında çiftliktir.
1847'de buraya giden Jochmus tekkeyi, kurucusunu ve niteliğini
belgelendirmiştir.
-VI-
HACI BEKTAŞ'IN YAPITLARI
Vilayetname- i Hacı Bektaş Veli/ Menâkıb- ı Hacı Bektaş Veli:
Hacı Bektaş'a ilişkin olan bu yapıt vilayetnameler ve menakıbnameler geleneği
halkalarından biri ve en önemlisidir. Olağanla olağanüstülükler bir arada, iç
içe anlatılır. Gerçekle masal, yani düşüncesinin ürünü olan olan şeyler
karıştırılır.
"Vilayetname", Hacı Bektaş Veli'yi eksen alarak, O'nun çevresinde olanları,
dinsel, düşünsel ve inançsal olayları kendi mantık bağlamı içerisinde anlatan
bir yapıttır. Hacı Bektaş'tan 80- 100 yıl sonra müritlerince Arapça yazıldığı
söylenir. Yani Hacı Bektaş'ın kaleminden çıkmamıştır. Bu en eski mensur
nüshalardan birini Ali Çelebi 1624(H. 1034)'lerde Türkçe'ye çevirir. Ali Çelebi,
"Vilayetname"nin yazarı değil, yazılmış kitabın kopyasını çıkaran(müstensih)dir.
Hacı Bektaş Dergahı'nda korunan bu nüsha sonradan Ankara Kütüphanesi'ne
getirilmiştir. Dili, öz Türkçe'dir. 1927'de Gross E. Das tarafından Almanca'ya
çevrilen "Vilayetname", 1956'da S. Aytekin'ce Türkçe olarak ilk kez yayınlanır.
1958'de, 1624 tarihli nüshayı A. Gölpınarlı yayınlar.
Firdevsi Rumi ve Nihani'nin yazdığı manzum "Vilayetname"ler de vardır. Uzun
Firdevsi(1453- ? ), II. Bayezıt döneminin şair ve tarihçisidir. "Vilayetname"nin
dışında ayrıca "Süleymanname" diye de bir yapıtı vardır. "Vilayetname", Balım
Sultan'dan söz etmez. Bu nedenle kitap, Balım Sultan'ın doğumundan veya posta
geçişinden önce yazılmış olmalıdır. Bu durumda 1481- 1501 yılları arasında
yazıldığı kesin olarak söylenebilir.Nihani ise 1878- 79'larda "Vilayetname"nin
manzumunu yazmıştır. Nihani'nin bu yazmasını Erzincanlı Mehmet Tevfik Baba
1896'da kopya eder. Dedebaba Bedri Noyan, 1996'da "Vilayetname"nin manzumunu
Türkçeleştirerek yayınlamıştır.
2) Makalat:
Hacı Bektaş'a ait olduğu kesin bilinen eserlerindendir. İlkin, müritlerinden
Yunus Emre'nin çağdaşı olan Molla Sadettin'ce Türkçe'ye çevrilmiştir. Dahası
kitaba kendinden şiirler de katmıştır. Çeviri mensurdur. Bu çeviriyi manzum
çeviriye ilk dönüştüren Hatipoğlu Muhammet olmuştur. Böylece ilk manzum çeviri
1409(H. 812)'larda yapılmış ve "Bahrü'l Hakayık" adıyla yayınlanmış olur.Mensur
olanının çeşitli kütüphanelerde nüshaları vardır. Sefer Aytekin, Molla Sadettin
nüshasını esas alarak 1954'lerde Türkçe yayınlamıştır.Esat Coşan ile Mehmet
Yaman bilimsel eleştiri, değerlendirme ve eklerle bu kitabı yeniden
yayınlamışlardır. Yani bu üç yazar da Molla Sadettin nüshasını çevirmişlerdir.
Aziz Yalçın'sa, "Makalat"ı parça parça ele alarak çağdaş koşullar doğrultusunda
yorumlamıştır. "Makalat"ta İmam Cafer Sadık'a ait düşüncelerle, Bektaşiliğin
Batınilik felsefesi işlenmiştir. Dünyadaki herşeyin ve Tanrısal olanın insanda
bulunduğunu işleyerek tasavvufa kayar. Ehlibeyt'i sevene dost, sevmeyeni dost
görmemeyi ilke edinerek Batıniliğini gizlemez.Kitap, Hacı Bektaş'ın "Dört Kapı
Kırk Makam" anlayışı üzerine kuruludur. Sünni İslamın temel ilkeleri yalnızca
"Şeriat makamı"nda yer alır. Kitap, Kuran ve hadislerden yararlanmış ve zaman
zaman referanslarda bulunmuştur. Hacı Bektaş'ın bütün kitaplarında bu özelliği
görmek olasıdır. Kimi araştırmacılar bu referansları "Makalat" ve diğer
kitapların Hacı Bektaş ve Bektaşiliğin bütünlüğüyle bağdaşmadığına kanıt olarak
gösterirler. "Makalat" üzerinde eleştirel çalışan Coşan, "Makalat"ın Hacı
Bektaş'ın ürünü ve yapıtı olduğunu kesin görür. Yapıtın bir bütünlüğü olduğunu,
kesinlikle toplama olmadığını, "doğrudan yazarının kaleminden çıkmış" bir
bütünlük gösterdiğini kesin kanıtlarla belirtir.
3) Kitabü'l- Fevaid:
Kitap Farsça yazılmış, öğüt niteliğinde bir kitaptır. Ad olarak da "yararlı
öğütler" anlamını taşır. Üçüncü bir kişinin ağzından aktarılmasına karşın, Hacı
Bektaş'ın ağzından çıktığı izlenimi verilmştir. Kitabın varlığına ilkin Baha
Sait Bey ile Fuat Köprülü değinirler. Köprülü, bu kitabın Hacı Bektaş Veli'ye
ait olduğunu yazar. Prof. Esat Coşan'sa, kitabın İstanbul Üniversitesi Kitaplığı
Ty. 55'de kayıtlı bir nüshasını gördüğünü belirtmektedir. "Makalat"la arasında
içerik ve mantık benzerliğinin olduğunu, kitabın Hacı Bektaş'ın "kalemeinden
çıktığını" ve adını "O'nun verdiğini", en az "bir bölümünün" O'nun olduğunu
yazar. A. Gölpınarlı ise genişletilmiş bir başka nüshasını gördüğünü, içeriğinin
genellikle Mesnevi'den, Nefahat'ta ve Sultan Veled'in kitaplarında bulunduğunu,
bunların çoğunun "uydurma" olduğunu söyler. Prof. E. R. Fığlalı ile Doç. B.
Noyan "Fevaid"in; Ahmet Yesevi'nin "Divan- ı Hikmet"inin örnek alınarak
yazıldığını belirtirler. Hacı Bektaş'ın bu kitabıyla Ahmet Yesevi'nin tasavvufi
düşüncelerinden esinlendiğini vurgulamaya çalışırlar. Prof. Fığlalı kitapta
"anlatılanların Hacı Bektaş'ın kendi kaleminde çıktığı, yapıtın adının bizzat
O'nun tarafından verildiği" kanısındadır.
Doç. Belkıs Temren, "Fevaid"in başka el yazmalarını saptamıştır. Ona göre,
"Fevaid" kitabının kopyası İstanbul Üniversitesi elyazma bölümünde 75 numaraya
kayıtlıdır. Farsça'dır. 1424(H. 827)'de kopya edilmiştir. "Fevaid- i Fukara" ise
A. B. D. 'de Detroit Bektaşi Dergahı Recep Baba Kütüphanesi'ndedir.
"Fevaid" ilkin 1959'da Türkçe olarak İ. Ö. tarafından, ikinci olarak da M.
Yaman'ın kısmen sadeleştirmesiyle yayınlanmıştır(tarihsiz).Bu çalışmalar esas
alınarak, dili oldukça yalınlaştırılmış bir Türkçe yayını da tarafımızdan
yapılmıştır.
"Fevaid"e ilişkin kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Ancak, "Türk
Ansiklopedisi"nde bir açıklama vardır. Diğer bilgiler buradakine
dayanmaktadırlar.
Çelebiler'den Celalettin Ulusoy, "şimdiye kadar yapılan araştırmalarda, Hacı
Bektaş Veli tarafından yazılmış bir kitap veya divan, şiir gibi herhangi bir
yapıta rastlanmamıştır" demektedir. Böylece "Fevaid" ve öteki kitapların Hacı
Bektaş'ın doğrudan kaleminden çıkmadığı belirtilir. Birdoğan gibi kimi
araştırmacılar da haklı olarak bu kuşkuyu taşırlar.Ana Britannica gibi ciddi
ansiklopedi de bu kuşkuyu duyar. Hacı Bektaş'ın olduğu kabul edilen kitapların;
"O'nun yazdığı kesinlik kazanmamıştır" der.
Hacı Bektaş'ın olduğu kabul edilen kitapların belki doğrudan Pir'in kaleminden
çıkmadığı doğrudur. Onun notları, düşünceleri kimi bağlılarınca toplanarak zaman
içerisinde yazıya geçirilmiştir. Bu nedenle "Fevaid"de çoğukez bir üçüncü kişi
devreye girerek; "Hacı Bektaş dedi ki" gibi girişlerle düşünceler işlenir. Yer
yer Abdullah- ı Ensari(öl. 1088), Ahmet Yesevi(öl. 1166) gibi Hacı Bektaş'ın
düşünce olarak bağlı olduğu mutasavvıflardan, Kuran ayet ve hadislerden
alıntılar yapılır. Bunlar konunun özüne ve kitap yazma tekniğine ters
düşmemektedir. Hacı Bektaş'ın düşüncelerini, kendine yakın bulduğu görüşlerle,
ayet ve hadislerle güçlendirmesi doğaldır.
"Fevaid"de gözlemlenen bir başka nokta da şudur: "Fevaid", "Makalat" paralelinde
yazılan bir kitaptır. Aynı tasavvufi düşünceler heriki kitapda da işleniyor.
Kitap, "Dört Kapı Kırk Makam" anlayışı üzerine oturtulmuştur. "Fevaid",
"Makalat"a göre daha az kuramsal, daha basitleştirilmiş ve daha halka
yöneliktir. "Makalat"taki düşünceler basitleştirilerek yalın bir anlatımla halka
verilmeye çalışılmıştır. Öğütler biçiminde oluşu bu nedenledir.
"Fevaid"de, "Makalat"ta ve "Vilayetname"de Hacı Bektaş düşüncesinin özünü bulmak
olasıdır. Bu kitaplarında pırıl pırıl ve yalınlaştırılmış bir Bektaşilik
kokuyor. Bilim ve bilginin önemi vurgulanıyor. Zamanın değerlendirilmesi, işle
ibadetin karıştırılmaması isteniyor. İnsanlar verimli ve üretken kılınmaya
çalışılıyor. Zaman ve durumun değişken olduğu, gerektirdiği biçimde
davranılmasını, insanların ve toplumların da değişmesinin doğal olduğunun altı
çiziliyor. Böylece çağdaşlaşmanın ve çağı yakalamanın yolu gösteriliyor.
Tanrı'yı insandan arayarak Vahdet- i Vücud felsefesi işleniyor. İnsan için
belirleyici olanın sözü değil, davranışı olduğu vurgulanıyor. Kişinin kendini
bilmesi isteniyor. Tanrı'yı ve insanı sevme temel alınıyor. Erdemlik, olgunluk,
amaçlanıyor. Emeğe saygı ve ortak paylaşım idealleştiriliyor. İnsanlara baskı ve
zulüm yapılmasına karşı konuluyor. Namaz, oruç, hac gibi Sünni İslamın temel
inanç biçimleri alanında Alevi- Bektaşiliğin görüşleri ve tutumu netlikle
sergileniyor. En güzel olanı da "Hacı Bektaş Sünnidir" diyenlere, yanıtı bu
kitaplarında kendisi verip, Aleviliğini açıklıyor. Bu kitapları doğrudan Hacı
Bektaş'ın kaleminden çıkmasa bile, O'nun düşüncelerini taşımaktadır. Tam bir
Alevilik- Bektaşilik ürünüdür.
Ayrıca şu kitapları vardır: Şathiye, Makalât- ı Gaybiyye ve Kelimât- ı Ayniyye,
Fatiha Suresi Tefsiri, Hurdenâme, Üssü'l- Hakika, Hacı Bektaş'ın Nasihatları,
Şerh- i Besmele (Bilim çevreleri bu kitabın onun olmadığı kanısındadırlar),
Risale- i Ahlak Hacı Bektaş- ı Veli.
- VII-
BEKTAŞİLİK VE DÜŞÜNSEL-TOPLUMSAL
NİTELİĞİ
1) Bektaşiliğin Hıristiyanlık'la Müslümanlığı
Anadolu Potasında Kaynaştırması:
Anadolu ve Rumeli İslamlaşma sürecinde Hıristiyan heterodoks mezhepler yerlerini
İslam heterodoks akımlara bırakmışlar ve onlar içerisinde eriyip
kaynaşmışlardır. Rumeli, Arnavutluk ve Bosna gibi yerler Bogomilizm'in
merkezleri iken bu süreç sonucunda Bektaşiliğin önemli yuvaları olmuşlardır.
Hıristiyan Anadolu İslamlaşırken Paulicienneler, Nasturiler, Montanistler,
Thondraklılar ve Gregoryanlılar çoğunluk İslamın heterodoks yanına
katılmışlardır. Bu altyapıyı çok iyi değerlendiren Bektaşilik Anadolu ve
Balkanlar'da birçok Hıristiyan'ı Türkleştirmiş ve Müslümanlaştırmıştır. Bunun
ötesinde Bektaşileştirmiş, Bektaşi tekkelerinin üyeleri durumuna getirmiş,
Bektaşi bağlısı(müridi/ muhibi) yapmıştır. Bunlar içerisinde ileri düzeye
yükselen, şair olan, Bektaşilik üzerine şiirler ve nefesler yazan birçok adlar
ortaya çıkmıştır. Harabi, Nakabi, Mahcubi, Hirani(Hayrani), Aşık Vartan, Civan
Ağa, Coşkuni, Serkiz Zeki gibi çoğu Ermeni olan Hıristiyan kökenli aşıklar/
ozanlar ikrar vermiş Bektaşi'dirler. Bektaşi dünya görüşünü benimsemiş ve
temsilcileri olmuşlardır. Türkçe ürünler vermişlerdir.
Bektaşilik, Hıristiyanlığın kutsal saydığı yerleri yadırgamamış, hoşgörü
çerçevesinde benimsemiş ve sahiplenmiştir. Kendi ibadet yerlerinin, tekkelerinin
ve kutsal yerlerinin kapılarını da Hıristiyanlara açmıştır. Heriki inancın
kültleri özdeşleştirilmiş, ortak inanç konusu edilmiş, bu durum kaynaşmanın
çimentosu yapılmıştır. "Hızır", çoğukez "Aziz Yorgi" ile özdeşleştirilmiş,
Dersim Alevileri Ermeni ermişi "Serciyus"u "Hızır"la aynı görmüşlerdir. Aziz
Serciyus'a ait Ermeni kiliselerini Hızır ziyaretgahları sayarak, ziyaret
etmişlerdir. "Hızır" ile "Aya Yorgi" ve "Aya Elyas" arasında da bağlantı
kurulmuştur. Karadeniz Bölgesi'nde Şeyh Elvan Tekkesi'nde "Hızır", "Aya
Teodoros"un yerini almıştır. Doğu Anadolu Alevileri ile Hıristiyan Ermeniler Hz.
Ali'yi Hz. İsa ile, Oniki İmam'ı Oniki Havari ile, Hasan'la Hüseyin'i Petros ile
Pavlus'la özdeştirmişlerdir. Hacıbektaş Tekkesi Hıristiyanlar'ca da ziyaret
edilmektedir. Burada önceleri "Ayos Harambolos" adlı bir manastırın bulunduğu
inancındadırlar. Teselya'da Ayvalı Tekkesi Aya Yorgi manastırı ile,
Kalkandelen'de Sersem Ali Tekkesi Aya Elias manastırıyla, ayrıca Korfu'daki Aziz
Spyridon Bektaşi ünlüsü Sarı Saltuk'la özdeştirilir.Bu anlayışın sonucu oalarak,
Batı'nın Akyazılı, Sarı Saltuk gibi önemli tekkelerinde Türk kökenli dervişlerle
birlikte Hıristiyan kökenli dervişlerin de olduğuna belgelerde
rastlanılmaktadır. Varna yakınlarındaki Sarı Saltuk Tekkesi'nde Dimitro oğlu
Gyorgi, Kalfal ve Boğur gibi Hıristiyan kökenli Bektaşi dervişleri olduğu
kaynaklarda görülür.
Bektaşilik, Anadolu ve Balkanlar'da Hıristiyanlık'la Müslümanlık arasında köprü
olmuştur. Sıcak ve bağdaşımcı yaklaşımları sonucu iki dine ait topluluklar
arasında kaynaşmalar olmuş, Hıristiyanlık'tan Müslümanlığın Bektaşilik yorumuna
kurumlar ve kitleler halinde geçişler olmuştur. II. Mahmut'un Bektaşi
kurumlarını kapadığı sıralarda doğrudan "Baba" olan Galip Baba'ya göre;
Trakya'daki kimi kiliseler başlarındaki papazları ile birlikte, Bektaşiliğe
duydukları bağlılk sonusu Müslimanlığa geçmişlerdir. Kiliselerini camiye
çevirmişlerdir. Camilerin yanında birer Bektaşi tekkesi kurmuşlardır. Bu yolla
yeni yeni Bektaşi tekkeleri doğmuştur. Kırklareli ve Babaeski'de bu tür dönüşüm
oldukça yaygındır. 1826 sonrası Bektaşi babalarının sürgünleri sonucu
Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Girit'e giden babalar birçok
Hıristiyan köyünde birer misyoner gibi çalışmış ve yeni yeni Bektaşi tekkeleri
kurulmuştur.
Bektaşilik, Hıristiyanlık'la Müslümanlık arasında Anadolu ve Balkanlar
coğrafyasında köprüdür. Bu dinlerde olan toplulukların ortakça başvuru ve umut
kapısıdır. Heriki dinde de insanların sorunlarının çözüm yeri Bektaşilik'tir. Bu
özelliği dinleri ve etnikleri kaynaştırmada temel etken olmuştur.
Hacı Bektaş ve Bektaşilik'te Türklük, Türkçecilik ve Ulusçuluk:
Alevilik- Bektaşilik bir Türklük olgusudur. Kürt Aleviler ve Arnavut Bektaşiler
gibi Türk dışı etniklerden de bu inançtan topluluklar olmasına karşın,
Bektaşiliğin kökeni Türk'tür. Bu tür ayrılıklar fazla bir önem taşımazlar. Türk
tarihinden getirilen değerler genelleşmiş, tüm etniklerce benimsenmiştir.
Törenler sırasında kullanılan dil Türkçe'dir ve nefesler tümüyle Türk diliyle
okunur.Bu da Türklük öğesinin genelce benimsenişinin kanıtıdır. Bektaşilik,
dönemin diğer önemli tarikatlarından Mevlevilik ve Nakşibendiliğe benzemez.
Mevlevilik'te Fars(İran) dil ve kültürünün, Nakşilik'te Araplığın derin etkisi
olmasına karşın, Bektaşilik tümüyle Türkler'e özgüdür. Kültürü, dili, duygusu,
vezni, edebiyatı Türk'tür ve Türkçe'dir. Bir Türk tarikatıdır. Genel anlamda
ulusçudur ve yurtseverdir. Hacı Bektaş, bir "ulusal kültür, dil, düşünce ve
eylem akıncısı"dır. Bektaşilik, filizini eski Türk geleneklerinden almıştır.
Gıdası Türk'tür, Türklük'tür. Tohumu doğrudan Türk gelenekleri ve yaşantısıdır.
Tarikat özbeöz Türk kaynaklıdır. Kurucusu Türk'tür. Bir Türk inancıdır. Bir
yerde bir Türkçülük ve Türkçecilik akımıdır. Eğitmenleri Türk halk
ozanlarıdır.İslamlık Hacı Bektaş ve Hacı Bektaş'a bağlı, O'nun okulunda yetişmiş
Sarı Saltuk, Yunus Emre, Kızıl Deli gibi ozan, düşünür ve mutasavvıf dervişler
yoluyla bir "Türk dini biçimi"ne sokulmuştur. Bektaşilik ulusundan, halkından
kopuk değildir. Bu kaynakları ve değerleriyle doğrudan ilgilenir. "Türklüğünü
unutmamak" koşuluyla "İslamı benimseme" yanlısıdır.Bu tutumu yaşama geçirir.
Bektaşi söylenceleri Türk ulusçuluğunu canlı tutarlar.
Hacı Bektaş, Anadolu'da "din Türkçülüğü" hareketinin ilk temsilcisi olmuştur.
"Türk evrenyaratılışı" ile İslam inanış ve erkanını birleştirmeyi başarmış bir
"din Türkçüsü"dür. Bektaşilik inançta, dilde, sanatta, ahlakda ve felsefede bir
Türkçülük yaratır. Hz. Muhammed'in Türk toplumu ve Anadolu için temsilcisi, Türk
İslamlığının mürşididir. Hacı Bektaş, Mevlana'nın Konya'yı Farsçılar'ın merkezi
durumuna getirmesine karşın, O, Muhlis Paşa, Süleyman Türkmani, Aşık Paşa, Ahi
Evren, Seyyid Mahmut Hayrani gibi Türkçüleri ve Türkçecileri Kırşehir'e toplamış
ve Konya Farsçılığı karşısında bir Kırşehir Türkçülük merkezi yaratmıştır.
Çeşitli baskılar ve sınırlamalara karşın; Türk toplumunun benliğini, kimliğini,
varlığını duyurmuş, Türk halkının ümmet değil, ulus olduğunu anlatmaya
çalışmıştır.
Türkçe bilmeyen ve Türk olmayan Bektaşi toplumları da törenlerini Türkçe
yürütürler. Gülbenkleri tümüyle Türkçe'dir. Yeniçerileri Türkleştiren ve
Bektaşileştiren etken bu giz dolu gülbenklerde yatar. Töresine, ulusuna bağlı
Türkler kökeni karışık Arapça'ya alışamazlar. Arap'ın uluslararası ümmetçilik
ülküsüyle Türk'ün ulusal ülküsü bağdaşamaz. Bu nedenle töreci Türkler, Yörükler,
Türkmenler Alevi- Bektaşi dergahlarına girer, ulusal özgürlüğü buralarda
bulurlar. Araplığa ve Arapçılığa dayanan Yavuz'un Türklüğe ve Türkçeciliğe
dayanan Şah İsmail'in Türk halkı arasında tutunmasının nedeni de buralarda
yatar. Alevi- Bektaşiler, Türk diline ve Türk ulusçuluğuna sarılarak Araplaşma
karşısında dillerini, soylarını ve kanlarını korurlar. Oğuz töresi böylece
korunur, Alevi- Bektaşiler bugünlere ulaştırırlar. Yoksul Kırşehir, sıcak bir
Türk ocağı olur. Orada bilim, din, dil Türkleşir.
Doğallıkla Hacı Bektaş doğrudan Türklüğü, Türkçeciliği, ulusçuluğu kendine iş
edinmiş biri değildir. Anadolu'ya da yalnızca Türkleştirmek amacıyla
gelmemiştir. O'nun birincil işi inancını halka yaymaktır. İnancı Türklük,
Türkçecilik ve ulusçuluk değerleri ve ilkeleri taşımaktaydı. İnancını ve
ideolojisini halka yaymada da ulusçuluk, Türklük ve Türkçecilik amaç değil, araç
durumundadır. Anadolu Türk halkına kendi dillerinden seslenerek ve kendi
değerlerini öne çıkararak yararlı olabileceği kanısındadır. Böyle yaparken de
edebiyata ve dile büyük yararlılıklar sağlanmış ve bir "Bektaşi edebiyatı"
doğmuştur. Yunus Emre gibi "Türkçe'nin en büyük sanatkarları" Bektaşilik çığırı
içerisinde yetişmişlerdir.Türk yazını, bir yerde Bektaşi yazını olmuştur.
Hacı Bektaş Türkçe'yi "halleşme" dili, aracı olarak görür ve "Türkçe ile
halleşir". Bu anlayışın çığırını açar. Kendisinden sonraki Bektaşiler ve Bektaşi
yazını alanında ürün verenler Hacı Bektaş'ın açtığı bu çığıra ve çağrıya bağlı
kalırlar. Ürünlerini bu anlayış doğrultusunda verir, Türkçe yazar, Türkçe
söylerler. Ehlibeyt inancını Türkçe ile işler, Hacı Bektaş yolunu Türkçe ile
aydınlatırlar. Çünkü Hacı Bektaş, "dil" ile "gönül" arasında sıkı bağ görür.
Dili, "zahirin", gönülü "batın'ın resulü" olarak görür. "Dili", Muhammet'e,
"gönlü" Cebrail'e benzetir."Dil"i, "gönlün" anlatımı, açıklanması olarak
düşünür. "Makalat"ta bu yollu şu anlatım vardır:
"Halen sözden terk yok. Ağız, datlıyı, acıyı bilir. Göz, görmek; dil, söylemek;
burun, yelemek; el, dutmak; ayak, yürümek; gönül, hoşluk- nahoşluk bilir. Çünkü,
gönül ne fetva verirse, dil onu söyler".
Anadolu ve Balkanlar'da bu çalışmalar ve sosyolojik oluşumlar yaratılırken
Türkçe önemli bir toplumsal, kültürel ve eğitsel araç olmuştur. Türkçe, aynı
zamanda bu "yad ellere" yerleşmiş Türk topluluklarının kültürel ve etnik
kimliklerine bağlı kalmalarında, köken kimliklerini ayakta tutmalarında tek
dayanak görülmüştür. Otman Baba (öl. 1478)'nın "Vilayetname"sinde bu sosyolojik
olgu, anlayış ve Türkçe tutkusu yalın Türkmen (Oğuz) Türkçesi'yle şöyle dile
getirilir:
"…Oğuz dilin söylerdi. Gayri dil konuşanı hoş görmez: - Bre Yörükoğlu! Kendi öz
dilin bırakıp, gayrı dil kullanmak ayıbı neden? diye azarlardı. Oğuz dilin öğer,
'nasıl ki Horasan erleri cümle alemin baş tacı ise, Oğuz dili de cümle dillerin
atasıdır'. Bizim desteğimiz Oğuz dili konuşanadır. Yad illerde yitmemek için,
tek dayancımız Oğuz dilidir".
Türkçe, Alevi- Bektaşi dünyasının inanç, kültür ve kimlik dilidir.
Hacı Bektaş ve Bektaşilik'te Evrensellik/ Evrenselcilik:
Hacı Bektaş XIII. y. yıllardan günümüze ışık tutar. Önümüzü aydınlatır. Bugün
dahi tartışılan insanlığı ilgilendiren sorunlara çözüm aramış, öneriler
getirmiş, açmazlıkların önünü açmış ve kalıcı ilkeler koymuştur.
Bu tutumu Hacı Bektaş'ın, insan hakları anlayışının bir sonucudur. Hacı Bektaş
ve Bektaşiler, insan haklarının - belki de- yeryüzündeki ilk öncüleri ve
gerçekleştiricileridir. "İnsanın Hak olduğunu" ilk söyleyenler Alevi-
Bektaşiler'dir. Bunu "Enel Hak" sözüyle dile getirmişlerdir. Bu uğurda baş
vermiş, can vermiş, yüzbinlerce yitiğe uğramışlardır. Yılmadan savaşmışlardır.
"İnsan, Hak olduğu için insanın hakkı yenmez" diyerek her türlü sömürüye, zulme,
baskıya karşı tarih boyu savaşmışlardır. Bu nedenle Hacı Bektaş'ın ve
Bektaşiler'in dünyanın insan hakları savunucuları içerisinde önemli bir yeri
vardır ve olmalıdır.
Hacı Bektaş ve Bektaşilik etnikçi ("kavmiyatçı") değildir. Etnikler ve uluslar
üstü kalır ve bu düzeyde düşünür. Tarih boyu birçok boydan, etnikten, ulustan,
dinden, mezhepten ve tarikattan kesimlere seslenmiştir. Onları düşünce/ inanç
düzlemi içerisine alarak sorunlarına çözümler aramış, tümünün ortakça umudu
olmaya çalışmıştır. Bu durum çeşitli etnik ve dinlerden insanların Bektaşiliğe
katılımını sağladığı gibi, etnikler, uluslar, dinler ve mezhepler arası barışın,
birlikteliğin kurulmasında da öncülük olmuştur. İnsanlık kardeşliğinin
yaratılmasının öncüsü Hacı Bektaş olmuş, Bektaşilik zamanla Türk, Kürt, Arap,
Fars, Moğol, Rum, Ermeni, Arnavut, Bulgar kökenli insanların kaynaştığı, aynı
inancı ve ideali paylaştığı kurum olmuştur. "Vilayetname" Hacı Bektaş'ın doğuda
Kürtler içerisinde kaldığını, bir bölüm Kürtler'in kendisine bağlanarak ("muhib
olarak") "Hünkariler" adını aldıklarını yazar.Rum, Ermeni, Arnavut sayısız
Bektaşi tarikatı müridi vardır. Birçoğu bu bağlılığı dervişlik, ozanlık gibi
eylemsel olarak yürütmüşlerdir.
Hacı Bektaş ve Bektaşiliğin evrenselci oluşu üç nedene dayanır. Bunlar; 1) insan
ve insan sevgisi, 2) dostluk, 3) barış. Bektaşilik insan sevgisi temeli üzerine
kurulmuştur. Dostluk, Alevi- Bektaşi inancının, bu inançtan doğan kültür ve
düşüncesinin ana kaynağıdır. Alevi- Bektaşilik, dostluk, insan severlik,
konukseverlik, yardımlaşma, paylaşımcılık anlayışıyla mayalanmıştır.
Hacı Bektaş felsefesinde ve Bektaşilik'te barış esastır. Barışı hem Bektaşiliğin
kuramında, hem de eylemsel yaşantısında görürüz. Barış, Bektaşiliğin bir eğitim
ilkesi olmuş, toplumlar barış ölçeğinden geçirilerek yeniden yapılandırmaya
çalışılmıştır. İnsanları iyi, doğru, sevgi kavramlarıyla yetiştiren ve
yönlendirmeye çalışan Hacı Bektaş'ın felsefesinde savaş, kin, öldürme, kıyım,
zulüm yoktur. "Göze göz", "dişe diş", "kötülüğe kötülük", "kısas" gibi kurallar
Hacı Bektaş'ta, Hacı Bektaş töresi ve yolunda yoktur, kesinlikle yer
almamışlardır. Bektaşilik kesinlikle Şeri İslamın "sizden olmayanları öldürün"
anlayışına yüz vermemiş, tersi bir yol izlemiştir. Hacı Bektaş,
"Vilayetname"deki bir öyküde domuz yavrusunu bile incitmeye izin vermez. İnsan
ölümünü uygun görmesi doğallıkla düşünülemez. Alevi- Bektaşi geleneğinde,
inancında, söylencelerde savaş aracı olarak "kılıç" yoktur, simgesel anlamdaki
"tahta kılıç" vardır. Bu, Alevi- Bektaşi inancının savaş/ barış olayına
bakışının en güzel göstergesidir.
Hacı Bektaş öğretisi ve Bektaşilik töresi evrenselcidir. Evrenselciliği, dünya
insanının kardeşliğini, dünya uluslarının dostluğunu savunur. Bunu; "yetmişiki
milleti bir tutmak/ yetmişiki milleti ayıplamamak/ yetmişiki millet birdir bize/
dünya içinde yaratılmış nesnelerin eşittir" sözleriyle dile getirilir. Bu
anlatım ve bakış Alevi- Bektaşiliğin temel ilkesi olmuştur. Bütün din, ulus,
mezheplerdeki insanlar bir görülür, ayrım yapılmayarak bir tutulur. Böylece
insanları ayıran bütün etkenler Alevi- Bektaşilik'te dışlanır, yüz bulmaz. Bu
yanıyla Alevi- Bektaşilik çağını aşan bir düşünce ve inançtır. XIII. y.
yıllardan XX. y. yıllara bu anlayışla seslenmiş, insanların bağlılık ve umut
kapısı olmuştur. Alevi- Bektaşiliğin eskimeyişinin, çağdaş ve güncel kalışının
nedeni bu yaklaşımından kaynaklanmaktadır.
Hacı Bektaş'ın evrenselciliğe ilginç bir yaklaşımı vardır. Evrenselciliğini;
tasavvufun, doğanın ve insanın tanrısal parçacıklardan oluştuğu görüşüne ve
insanın yaratılışı öğretisine dayandırır. Ona göre, insan- evren- Tanrı
bütünselliği, insanı dünya/ evren insanı, vatandaşı kılar. Uluslara, etniklere
ve dinlere göre ayırarak araya aşılmaz sınırlar koymak oluşuma ters düşer. Bu
nedenle insan bir evren vatandaşıdır. Ayrımlar yapaydır, siyasal çevrelerce
konulmuş ve insanlığın belleğine işlenmişlerdir. Bu anlayışını "insanoğlunun
yaratılışı" savıyla da güçlendir. İnsanın her parçası dünyanın/ evrenin çeşitli
yörelerinden gelerek, insanı yaratmışlardır. Her parçası dünyanın/ everenin
değişik yörelerine ait olan insan bir dünya/ evren vatandaşıdır. Bu da yapay
ayrımları yadsır ve dünya/ evren kardeşliğini getirir. "Makalat"ında bu görüşü
şöyle yer alır:
"Adem'in özünü Medine toprağından yarattı. Başını Kudüs toprağından; yüzünü Kabe
toprağından; kulağını Tur- ı Sina toprağından; gözlerini Beytü'l-
Haram(Mekke'deki Kabe) toprağından; alnını Medine'nin batı toprağından; ağzını
Medine'nin doğu toprağından; burnunu Dımışk(Şam) toprağından; dudaklarını
Berberiye toprağından; sakalını cennet toprağından; dilini buhara toprağından;
dişlerini Harezm toprağından; boynunu Çin toprağından; kollarını Yemen- Taif
toprağından; sağ elini Mısır toprağından; sol elini Fars toprağından;
tırnaklarını Hıtay toprağından; parmaklarını Sistan toprağından; göğsünü Irak
toprağından; karnını Huzistan toprağından; sırtını Hemedan toprağından; cinsel
organını Hindistan toprağından; hayalarını Bizans toprağından; oyluklarını
Türkistan toprağından; dizlerini Kırım toprağından; dirseklerini Antalya
toprağından; topuklarını Rum toprağından; ayaklarını Frengistan toprağından
yarattı".
Hacı Bektaş, Anadolu coğrafyasında bir "dergah"ın temellerini atar. Anadolu'nun
çoksesli yapısına seslenir. Derleyici, derneştirici ve toparlayıcı olur. Çeşitli
etnik, din ve mezheplerdeki insanları çatısı altında derneşmeye- toparlanmaya
çağırır. Her türlü görüş ve düşüncedeki insanların şemsiyesi altında yer
bulabilecekleri iletisinde bulunur. Bu çağrı, O'nun ulusçuluğu aşan, dünyacı/
evrenselci çağrısıdır. Çağrısını şu sözüyle dile getirir. "Bütün tavlalardan
boşanan, bizim tavlamızda eğlensin/ karar kılsın".Böylece Anadolu'da "dünya
kardeşliği"ni yaratmak için yeniden yapılanma sürecini başlatmış olur.
Hacı Bektaş'la başlayan bu "dünya kardeşliği" evrenselciliği Yunus Emre gibi
birçok Bektaşi ozan, düşünür ve dervişlerince öğretinin, Bektaşi töre ve yolunun
merkezine oturur. Bu düşünceyi en güzel sürdürenlerin ve öğretide işleyenlerin
başında Yunus gelir. Yunus, dünyayı bütün insanlarıyla birlikte benimser ve
kucaklar. "Kamu alem birdir bize" diyerek dünya insanları arasında ayrım
yapmadığını ve kendinde gördiğünü söyler. Bu anlayışını salt kuramdan çıkararak
maddi temellere oturtur. Bu yaklaşım O'nda; "Dünya benim rızkımdır/ Halkı benim
halkımdır" dizeleriyle dile getirilir. Tanrı'yı gerçekten sevenlerin, dünya
insanlarının tümünü "kardeş" görebileceğini ve sevebileceğini vurgular.
"Yetmişiki milletin birliği"ni işler. Bu birliği din ve dünya etkeninin
bozmamasını, erdemliliğin "yaratılmışa birlik ile bakmaya" bağlı olduğunu
savunur.
4) Hacı Bektaş ve Bektaşilik'te Özgürlük:
Bektaşilik, "insan" kavramı üzerine oturmuş bir inanç kurumudur. İnsanı yaşam
içerisinde gereken donanımlarıyla birlikte ele alır. Bu insanı, insan olarak
görmenin, insan olarak değer vermenin bir sonucudur. İnsanı; din, dinsel
kurallar, kutsal kitapların getirdiği ölçüler içerisine kapamaz. Önce kurallar
değil, önce insan der. İnsanı kurallar için var görmez, kuralları insanın
yaşamını kolaylaştırıcı öğeler olarak düşünür. Bektaşi öğretisi insanı,
"serbesttir, ama serazat değildir" biçiminde tanımlar.Kişiyi mürşidin müridi
olarak, mürşide bağlı olarak düşünürler. Mürşit, müridin yolunu açan,
aydınlatan, önüne seçenekler sunan konumundadır. Mürit, bu aydınlanmış yoldan,
çeşitli seçeneklerden seçtiği yolda gider. Yani mürşit, müridin yaşam alananını
daraltmaz, daha genişletir. Bu geniş alanda manevra yeteneği kazandırır. Yalnız
Bektaşilik'te mürit, birey kuralsız da değildir. Başıbozuk, düzensiz, anarşik
bir yaşam düşünülmez, kendisine böyle bir yaşam önerilmez ve sunulmaz.
Serbestliğe, çok seçeneğe önem veren Bektaşiliğin kuralları erkannamelerle
düzenlenmiştir. Bektaşiler ilkeli bir özgürlük anlayışındadırlar.
Bektaşilik, kurulu düzenlerin, katı din düzenlerinin koyduğu yapay kurallar
karşışında oldukça özgürdür. Kendini bu tür kurallara bağlı ve uyma
zorunluluğunda görmez. Şeri İslam tarih boyu resim, söz, çalgı gibi çeşitli
sanat dallarına yasak getirmesine karşın, Bektaşilik bunların hiçbirine uymadığı
gibi, bu tür yasaklarla savaşmıştır. Resim de yapmıştır, şiir de söylemiştir.
Söylencelerle idealinde olanı yaratmış ve geniş yığınların gelenek kültürüne
kazandırmıştır. Çalgıyı, inancının bir parçası kılmış ve kültürüne sokmuştur.
Bektaşi mizahı dinin ve düzenin katı, bağnaz kuralcılığı karşısında alay yoluyla
savaşını sürdürür ve bu tür kuralcılık karşısında bağımsızlığını öne çıkarır. Bu
nedenle Bektaşilik her zaman çağıyla uyumsuzluğa düşecek davranışlarda kaçındığı
gibi, toplumun da sürekli bir adım önünde olarak yeniliklere önderlik etmiştir.
Bu, Bektaşiliğin özgür yapısından ve katı kurallar karşısındaki kayıtsızlığından
kaynaklanmaktadır.
5) Hacı Bektaş ve Bektaşilik'te Laiklik:
İslam içerisinde Alevi- Bektaşiliğin Sünniliğe göre kökenden/ kaynaktan/
temelden farklılıkları olduğu için, ayrı biçimlerde yapılanmış ve
kurumlaşmışlardır. Sünnilik, tarih boyu devlet dinidir. Çeşitli İslam ve Türk-
İslam devletlerinin resmi mezhebi olmuştur. Devlet çatısı altında yer alan
hiçbir dinin, mezhebin laik olamayacağını, devletin manevi bir destekle
iktidarını sürdürmek istemesi durumunda teokratik düzenlerin ortaya çıktığını
toplumbilimciler ve din tarihçileri saptarlar.Şiilik bile Safeviler'in devlet
dini olmasıyla teokratikleşmiş ve laiklikten oldukça uzaklaşmıştır. Alevi-
Bektaşiliğin, herhangi bir devletin dini olmak gibi bir şansı olmamıştır.
Sürekli muhalefette kaldığı, devlet tarafından hedef gösterildiği için
teokratikleşememiş, laik bir inanç akımı yapısını sürekli korumuştur.
Alevi- Bektaşilik insanlararası ilişkilerde "din"i temel almaz. Laik bir yapıda
kalışını biraz da buna borçludur. Dinlerarası, mezheplerarası, etniklerarası bir
hoşgörüye sahiptir. İnsanı, düşünce sisteminin merkezine yerleştirmesi Alevi-
Bektaşiliğe böyle bir nitelik kazandırmıştır. Tarihi boyunca zaman zaman
Hıristiyanlık'la Müslümanlığın, zaman zaman da Sünnilik'le Şiiliğin katı
yanlarını yumuşatmış, Anadolu ve Balkanlar coğrafyasında bu etnikler, uluslar,
dinler ve mezhepler mozayiğinin birarada yaşamasını sağlamıştır. Buradaki
formülü laikliktir. Dini katılıklarından arındırarak uygulamaya çalışan Bektaşi
ozanı Yunus Emre, "yetmişiki milletin" birarada yaşamasını din işlerinde
katılığın ve zorlamanın yapılmamasına bağlar.
6) Hacı Bektaş ve Bektaşilik'te Ahlak(Etik):
a- Bilgiye Önem Verme: Alevi- Bektaşilik bilgiyi, bilinci esas alır. Bilincini,
bilgi temeli uzerine oturtur. Bilge kişilik örnek tiptir. Bunun en ideal örneği
Hacı Bektaş'tır. Bütün Alevi- Bektaşi dedeleri, dervişleri, ozanları ve halk
Hacı Bektaş'ın bu örnek bilge kişiliğini model alır, O'na özenir, O'nun gibi
ideal bir bilgeliğe sahip olmaya çalışırlar.
b- Hiddet ve Şiddete Egemen Olma: Alevi- Bektaşi bireyinin hiddet ve şiddete
egemen olması, nefsini ve kızgınlığını yenmesi "Dört Kapı Kırk Makam"
felsefesinin gereğidir. Alevi- Bektaşiler, hiddet ve şiddete kapılarak "gönül
kırma"yı, "gönül kabesi"ni yıkmakla bir tutarlar. Alevi- Bektaşiliğe göre,
hiddet ve şiddet "şer"den doğar. Buna karşı savaşmak bireyin insan olma
özelliğidir. Çünkü; "İyiliğe iyilik her kişinin karıdır, kötülüğe iyilik er
kişinin karıdır". Kötülüğe iyilik edecek olgunluğa erişen Alevi- Bektaşi,
gereken ahlaki niteliğe ulaşmış kabul edilir.
c- Hoşgörülü Olma: Alevi- Bektaşiliğin hoşgörü anlayışı Yunus Emre'nin
"Yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü" dizesiyle ilkeleşmiştir. Bu anlayış ve
yaşama bakış Alevi- Bektaşi'nin yaşam felsefesidir. Höşgörü Alevi- Bektaşi
erkanının en önemli ahlak/ adap kurallarından biridir. Alevi- Bektaşilik'le
oldukça özdeşmiş ve genel niteliği durumuna dönüşmüştür. Alevi- Bektaşi
edebiyatı, mizahı, "hoşgörü" anlayışını işler. "Yasak, "haram", "günah"
sınırlamalarıyla donatılan insan beynini bu tür yasaklamacı anlayıştan kurtarır.
Temeli sevgi ve gönenç anlayışıyla atılmış hoşgörü alanı yaratır. Bektaşi
edebiyatı içerisinde yer alan "Şathiye"ler de bu hoşgörü anlayışını kazandıran
güzel örneklerdir.
d- Cömert ve Konuksever Olma: Konukseverlik, cömertliğin bir göstergesidir.
Alevi- Bektaşilik cömertliği inancının temeli edinmiştir. Buna bağlı olarak
konukseverlik yaşamının bir parçasıdır. Komşusu aç iken tok yatanın ibadetinin
geçersizliğini Alevi- Bektaşi benimseyerek erkannamelerine geçirmiş ve yolun
kuralı haline getirmiştir. Konuk, Alevi- Bektaşi terminolojisinde "mihman"dır,
"Tanrı misafiri" olarak değerlendirilir. Ona, saygı ve "hürmet" sonsuzdur.
Konuğu iyi karşılama, iyi hizmet ve ikramda bulunma yolun bir gereği, yani
Alevi- Bektaşi inancının bir parçasıdır. Hacı Bektaş, cömertlik konusunda şu
buyruğu verir: "Cömertlik dörttür. Mal cömertliği baylarındır(zenginlerin). Ten
cömertliği zahitlerin, can cömertliği aşıkların, gönül cömertliği ise
ariflerindir".
e- Eline, Beline, Diline Sahip Olma: Alevi- Bektaşi ahlakının ve yaşam
felsefesinin tam merkezine yerleşen bu kural Maniheizm kökenlidir. Maniciliğin
"Üç Mühür" kuralı "eline, beline, diline sahip olma" biçiminde Alevi-
Bektaşilik'te yer almıştır.Bu kural, Alevi- Bektaşiliğin "EDEB"ini oluşturur.
Alevi- Bektaşiliğin aklakı ve ahlak felsefesi tümüyle bu kural üzerine
oturtulmuştur. Kural, giderek Alevi- Bektaşi toplumlarının yaşam felsefesi
durumuna dönüşmüştür. Senin olmayanı alma, sahiplenme; namuslu ol, beline sahip
çık ("harama uçkur çözme"), başkasının ırz ve namusuna göz dikme; yalan söyleme,
görmediğine tanıklık yapma ve kırıcı söz etme davranışlarını zorunlu kılar.
f- Eğitilmiş, Erdemli ve Olgun İnsan Yaratmak: Alevi- Bektaşilik'te erdemlilik
esastır. Her türlü makam ve malın üstünde düşünülür.Erdemlilik, bir amaçtır,
aşamadır. Bu aşamaya insanları yetiştirmek en büyük iyilik olarak algılanır.
Alevi- Bektaşilik'te iyiliklerin en büyüğü eğitmek, aydınlatmak, insanları
karanlıktan, bilinçsizlikten, gerilikten kurtarmaktır. Eğitime, insan
yetiştirmeye verilen önem buradan kaynaklanır. Kötülüğün ancak cehaletle
varolabileceği, aydınlatma ile iyiliğin egemen olacağı düşünülür. En büyük
savaş, insanın "nefsi" ile olan savaştır. "Nefis" kötülüklerin kaynağıdır.
Alevi- Bektaşilik'te "nefs"e egemen olmak en büyük savaş olan "cihad- ı ekber"
olarak nitelenir. Alevi- Bektaşi'nin yaşam savaşımı, bu bireysel "nefis"le
savaştır. Ancak bu yolla iyilik, kötülüğe egemen kılınır.
Bütün bunların sonunda "arif insan tipi" yaratılmak istenir. Bilgili, kültürlü,
toplumunu aydınlatan, onlara çağın ve geleceğin değerlerini kazandıran, insan ve
toplum severlik bilincini yaratabilen, birlikte dostluk içinde yaşamayı
kavratabilen, olgun, yetişmiş, erdemli insanlardır bunlar. Hacı Bektaş, "arif"
insanları yüceltir. "Soylarının sudan" geldiğini, "arı su"nun pislik
taşımadıkları gibi bunların da kötülük taşımadıklarını, gönüllerinin ak- pak ve
tertemiz olduğunu vurgulayarak "arif insan"ın kişiliğinde olgun/ yetkin/ erdemli
ve kendini yetiştirmiş bir insan tanımlaması yapar. Bunları "marifet kesimi"
olarak sınıflar.
g- Tövbeyi Sınırlı Kabul Ediş: Alevi- Bektaşilik'te insanlara peşinen iyi gözle
bakılır. Doğuştan suçlu ve kötü görülmez. Hoşgörülü bir yaklaşım vardır.
İnsanların eğitilip aydınlanarak kötü eylemlerinden vaz geçeceği kabul edilir.
İyi insan/ kötü insan ayrımı yapılmaz. Eylemi iyi insan/ eylemi kötü insan
vardır. İnsanları kötü eylem ve davranışlardan arındırıp doğru yola kazandırmak
için tüm çabalar gösterilir, eğitilir, iyi davranışlar kazandırılmaya çalışılır.
O süreç içerisinde insanların tövbeleri kabul edilir, doğruya yönelmelerine
yardımcı olunur ve yola kabul edilebilirler. Tövbeden sonra kötülüğe
yönelenlerin tövbeleri kabul görmez ve yola kabul edilmezler.
h- Sevgi, Barış ve Birlikteliği Temel Alış: Alevi- Bektaşilik sevgi ve barış
üzerine kurulmuştur. İnanç ve düşünce ayrılığı gözetmeden bütün insanlığı
sevgiyle kucaklar. Dünya insanını bir ve kardeş bilir. Hacı Bektaş öğretisinde
arslan ile geyik bir arada işlenerek, güvercin görünümünde ortaya çıkarak;
barış, dostluk ve bu maddi temeller üzerine oturtulmuş sevgi anlayışı
yapılandırılmıştır. Hacı Bektaş Anadolu'da bir "gönül eri" olarak çalışmış,
Selçuklu'nun ve Moğollar'ın Bizans üzerinde yayılmacılığına aracı olmamış,
dahası savaşım vermiş ve her iki inanç ve etnikteki toplumların barışık
yaşamalarına yardımcı olmuş, yollarını aydınlatmıştır. "Vilayetname"de geçen
söylencesel olaylarda bu sevgi ve barış felsefesi nesnelleşen bir inanç görünümü
kazanmıştır. Yapıtta; iyilik ile yalan/ kötülük karşı karşıyadır. İyilik,
sürekli olarak üstünlük kazanır. İyiliğin özünde ise insan sevgisi saklıdır.
Alevi- Bektaşi öğretisi, ahlakı kazanmayı bir eğitim süreci olarak görür.
İnsanların ahlaksal yapıya düşünce, kalb ve nefislerini eğiterek
ulaşabilecekleri savındadır. Ancak en gerekli/ olgun ahlak böyle kazanılır.
Alevi- Bektaşilik ahlakı dört nitelikte görür. Bunlar; "İyiliğe karşı iyilik
yapmak eşek ahlakıdır. İyiliğe karşı kötülük yapmak yılan ahlakıdır. Kötülüğe
karşı kötülük köpek ahlakıdır. Kötülüğe karşı iyilik yapmak övünç ahlakıdır.
Kamil insan övünç ahlaklıdır".
i- Düşünceyi Ahlakın Temeli Kılma Anlayışı: Bektaşilik bir bakıma entelektüllik
gerektirir. Bektaşiler ilim, irfan sahipleridirler. Eğitimlidirler. Entelektüel
kişilerdir. "Düşünen beyin"e önem verirler. Bektaşiliğe göre; Bektaşi bireyi
düşünmeli, soruşturmalı ve araştırmalıdır. Bunu Bektaşiler, "akıl- fikir
sahibi(ıssı) olmalıdır" sözüyle formüle ederler.
j- Olduğu Gibi Görünme Anlayışından Olma: Alevi- Bektaşilik ikiyüzlülüğe
("riya") karşıdır. Bektaşilik ahlak eğitimi; içi- dışı bir olan insan
yetiştirmeyi amaçlar. Ereği; olduğu gibi görünen veya göründüğü gibi olan
insandır. Yaratmaya çalıştığı insan özelliklerinden biri de budur.
k- Gösterişsiz ve Yalın Yaşama Anlayışı: Alevi- Bektaşilik'te en büyük
gereksinim Tanrı'dır. Bunun ötesindekiler büyük değer taşımazlar. O nedenle
yalın, gösterişsiz, aşırı beklentileri olmayan bir yaşantı amaçlanır. Buna
Alevi- Bektaşilik'te yoksulluk("fakr") durumu denir. Ortahalli bir yaşam Alevi-
Bektaşi'nin sürekli yeğlediği bir yaşantıdır.
l- Talip'ten Aranılan Ahlaksal Özellikler: Alevi- Bektaşi yolu ahlaksal ilkeler
konusunda oldukça duyarlıdır. Alevi- Bektaşi klasiklerine göre mürşit talibe
şunları kazandırmaya çalışır ve sonucunda bu özellikleri ondan arar. Bunlar; 1)
Mezhebi bir bilmek, 2) Rehberi baba bilmek, 3) Mürşidi pirin varisi bilmek, 4)
Yalan söylememek, 5) Arkadan konuşmamak, 6) Haram yememek, 7) Buğuz, kin ve
kibir tutmamak, 8) Kıskanç olmamak, 9) Gördüğünü örtmek, görmediğini söylememek,
10) Şehvetperest olmamak, 11) Zina ve livata yapmamak, 12) Eliyle koymadığını
almamak, 13) Elin ermediği yere el uzatmamak, 14) Sözün geçmediği yerde söz
söylememek, 15) İbret ile bakmak, yumaşaklıkla söylemek, 16) Küçüğe izzet,
büyüğe hizmet etmek, 17) İkrarı saf kılmak, Hakk'ı üzerinde var görmek, 18) Her
yerde Hakkı hazır bilmek, 19) Her nereye bakılırsa, Hakk'a bakıyor olmak,
Hak'tan ayrı birşeye bakmamak, 20) Erenler sırrına ermiş olmak, 21) Nefse arif
olmak, 22) Oniki İmamı ve Ondört Masumu nuru vahit bilmek ve bunları hak olarak
tanımak, 23) Özünü tarikatte saf ve sabit kadem eylemek, şeriatta üstüvar,
marifette payidar, hakikatte sakin olmak, 24) Hakikat ve marifeti üzerinde
toplayıp yetkin(kamil) insan olmak, 25) Muhammed'i mürşit, Ali'yi rehber, kayıt
yoluyla İmam Cafer Sadık mezhebini mezhep, Hacı Bektaş Veli'yi pir bilmek.
m- Pir'den Aranılan Ahlaksal Özellikler: Alevi- Bektaşilik'te Pir'in Muhammet-
Ali soyundan olması koşulu vardır. Bu soya saygıdan olacak ki, bu göreve de çok
dikkat edilir. Bu soya saygısı olamayanı "yezitlik"le bir tutar. Pir'in oldukça
erdemli ve bilgi bakımından donanımlı olması istenilir. Pir'in soyu ile öğünmesi
hoş karşılanmaz. Pir'den soyu ile öğünmesi yerine, "soyuna yakışır davranması"
beklenir.
n- Cinsel Temizlik: Alevi- Bektaşilik olağan cinselliğin dışında her türlü sapık
sayılabilecek cinsellikleri yasaklamıştır. Bu yol Alevi- Bektaşi toplumunun
yöneten- yönetilen kanatları olan hem talibe, hem de pire kapalıdır. Zina,
livata gibi olağan olmayan cinsellikler tümüyle sapıklık olarak nitelenmiş, bu
eylemlere karşı keskin mücadele verilmiş, bu tür eylemleri işleyenler yol dışına
çıkarılmıştır.
o- Kaçınılması Gereken "Şeytani İşler": Alevi- Bektaşilik yolu insan "nefsi"ni
eğitmeyi ön plana alır. Her türlü kötülükten ve kötü eylem ve davranışlardan
arındırılmış bir birey, giderek toplum yaratmaya çalışır. Bireyi kötü kılan
"nefs", "kibirlilik", "buğuz", "kin", "kıskançlık", "buhulluk/ pahıllık/
pağıllık", "tamah", "öfke", "arkadan konuşma/ insanları çekiştirme/
karıştırıcılık", "maskaralık" gibi durumlardır. İnsanların bu karakteristik
bozukluklardan kurtulması/ kurtarılması gerekir. Alevi- Bektaşilik bu
bozukluklara karşı savaş açar. Yolun piri Hacı Bektaş Veli "Makalat"ında bu
bozuk davranışlara yer ayırarak kuramsal savaş verir. Dinlerin soyut, mitolojik
ve salt düşsel olarak kavramlaştırdığı "şeytan"a somutluk kazandırarak bu tür
davranışları "şeytani işler", "şeytansal eylem ve davranışlar" anlamında,
"şeytan fiilleri" olarak adlandırır ve inancının reddettiği nitelikler sınıfına
sokar. Bu tür eylemlerden arındırılmış bir ahlak Alevi- Bektaşilik için esas
alınır.
p- Kendi Ayıbını Görebilecek Olgunlukta Olma: XIII. y. yılın Hacı Bektaş'ı
günümüzü görüyormuş gibi, XX. y. yılın insanına ders verir. Bu nedenle, Alevi-
Bektaşilik oldukça dürüst, eylem ve davranışlarında sorumlu insan yetiştirmeyi
amaçlar. Kendi iç muhasebesini yapan birey yanılgılarını ve yanlışlarını
görebilme ve bu yanlışlardan dönebilme olanağı bulur. Bu alışkanlığı kazanan
insanda kötülük beklenemez. O, hem kendine, hem de içinde yaşadığı toplumuna ve
dünyasına karşı sorumluluk duyan bilinçli varlıktır. Hacı Bektaş insanda bu
aşamayı amaçlar. Bu aşamaya ulaşmanın yolu bilimden geçer. Gerekli bilgi ve
bilim anlayışını alamamış insanlardan böyle bir nitelik beklenemez. O'na göre
kişiyi kötülüğe yönelten etkenler şunlardır: 1) "Nefsin istekleri", 2) "kibir ve
sapkınlık", 3) "yalancılık ve hilecilik('kulmaşlık')".Bu öğeler Hacı Bektaş'ın
ömür boyu, Alevi- Bektaşiliğin ise tarihi boyu savaşım verdiği öğelerdir.
7) Hacı Bektaş ve Bektaşilik'te Eğitim:
a- Toplumsal ve Ahlaksal Eğitim Anlayışı:
Bektaşilik, eğitim açısından insanları "er kişi" ve "ham kişi(ham ervah)" olarak
sınıflar. Bektaşilik'te "er kişi", eğitilmiş kişidir. "Erenler" sözü de bir
bakıma bu kavramdan ve anlayıştan türer. "Erenler" denilmesinin nedeni; "eğitim
alanına girmiş", "eğitim yoluna girmiş" olanlar, "eğitim alan kişiler",
"eğitilmiş kişiler" oluşlarından dolayıdır.
Eğitim alacaklar ile eğitim alamayacaklar arasında da bir ayrım yapılır ve
insanlar bu açıdan sınıflandırılarak değerlendirilir. Eğitim alanlar;
aymazlıktan çıkmış anlamında "gafletten uyanmışlar", Tanrı'yı bilen, öngörülü
anlamında "Allah'a agâh olanlar" olarak adlandırılırken, eğitim almamışlar veya
almayacak olanlar aymazlık içinde, uyanmamış olanlar anlamında "gaflette
olanlar" ve Tanrı'yı bilmeyenler, cahil anlamında "Allah'a nadân olanlar"
sözleriyle dile getirilirler. Bu adlandırılışlar bir bakıma insanın akıl,
bilinç, anlayış ve iman gibi yetileri alabilecek anlayışa sahip veya sahip
olmama durumunu yansıtır.
Bektaşilik, temelde bir eğitim kurumudur. İnsanı hem meslek olarak, hem bilgi
olarak, hem de bilinç olarak yetiştirir. Bu öğrenme, yetişme işi bir "meslek"
edinme olarak adlandırılır. Bu mesleğe Bektaşilik, "Peygamber mesleği" der.
Bektaşlik, eğitim/ öğretim işini; "Kuran ahlakıyla ahlaklanmak" ve "Peygamber
mazharında bir insan olabilmek" olarak niteler. Bunların sonucunda Bektaşilik,
"olgun insan olabilme" yollarını gösteren bir eğitim kurumu olarak ortaya çıkar.
Bektaşilik'te eğitim doğrudan yaşamın kendisidir. Bunu özel anlamlar yüklediği
biyolojik terimlerle dile getirir. Bektaşilik'te "doğum", "nasip alarak yola
girmek"tir. Bu eğitim yoluna girme anlamınadır. Eğitim almamış insan doğmamış,
yaşamamış kabul edilir. Bu nedenle bir Bektaşi'nin yaşı, "nasipli geçirdiği
yıllar" kadardır.
Bektaşilik eğitimi doğrudan insanın özüne, özünün yetişmesine, ahlaklanmasına
yöneliktir. Alevi- Bektaşi insanına bir yön vermeyi, ona bir yaşam biçimi
kazandırmayı amaçlar. Bu yaklaşım; "insanın öğrendiğini ahlakına
indirgeyebilmesi" sözüyle dile getirilir. Bektaşilik'te "öğrenme" için "bilgi
edinme" yetersiz görülür. "Bilgi edinme", "öğrenme"yi ve "eğitme"yi kapsar.
Bilgi işlev üretirse yararlıdır. Yoksa, "öğrenme" olarak kalmış kuru bilgiden
öte bir anlam taşımaz. Bilgi, davranışlara yansımalıdır, bu da "bilgi"nin
"eğitim" işleviyle ancak gerçekleşir. Böylece bilgi, kuru bilgi olmaktan çıkmış
ve doğrudan yaşama geçmiş ve bir yarar sağlamıştır. "Bilgi", "eğitim" biçiminde
davranışlara yansır "Nasıl bir insan yaratmak ? " sorusunu karşılar. Bu yaklaşım
insanı daha olgun davranışlara, düşüncelere, olgunluğa, erdeme götürür. "Bilgi
edinme"; "öğretim" ile "eğitim"in ikisini de - çağımızda düşünüldüğü gibi-
kapsayarak gerçek amacına ulaşmış olur. Bu durum, "olgun/ yetkin/ kamil insan"
yaratmanın yolunu açar. "Bilmek, bulmak, olmak" süreci Alevi- Bektaşiliğin
olgun/ yetkin insanını yaratır.
Bektaşilik eğitimle; "iyiliği kötülüğe egemen kılmak" için uğraşır. "Kötülüğün
zihinden çıkarılması" iş edinilir. İnsanın, "nefsi ile savaşı" bu nedenle
vardır. Alevi- Bektaşi için nefis ile savaş, "en büyük savaş"tır. Gelişme,
yenilenme, çağı anlama, çağın önünde gitme, insanları aydınlatma, insanların
ufkunu açarak onları açmazlardan ve geriliklerden kurtarma Bektaşi yol
bağlısının eğitimi sonucunda edindiği yetilerdir. Çünkü Bektaşilik; "Bektaşi'nin
bir gün sonrasının, bir gün öncesinden ileride olmasını" insansal zorunluluk
olarak görmektedir.
Bektaşilik, çevrecilik anlayışını temel alır. Çünkü, felsefesi olan tasavvufun
bir gereğidir bu. Evrende birlik vardır. Tanrı insanıyla, doğasıyla, çevresiyle
bir bütünlük taşır. Bu anlayıştan olacak ki, Alevi- Bektaşilik çevreyi gözönünde
tutarak davranış sergiler. Mürşit, "çevrede olan biteni izlemeli ve herşeyin
dengede olduğundan emin olmalıdır" anlayışı vardır. Bu, insanın dünyasıyla
ilgilenmesini ve çevreciliğini gerektirmektedir.
Hacı Bektaş; bilimi, bilgiyi yolun özü haline getirir. Bilimi olmayan herhangi
birşeyi "suyu olmayan kent"e benzetir. Bilgini, işi- gücü ibadet etmek olan
zahide, din adamına üstün tutar. Akıl'ı "başın sultanı", zekayı da insanın
başına konmuş "hüma kuşu"na benzetir. Tasarladığı, "gönül kenti"ne akıl'ı
"sultan" olarak düşünür.Yeryüzünde akılı "herşeyden üstün" görür. Çünkü O'na
göre, "her iyi şeye buyuran" akıldır. Akıl, "beden içinde sultan, gönül içinde
rahatlık"tır.
Bu sözleriyle Hacı Bektaş akılı, akılcılığı eğitiminin, insan yetiştirmenin
temeli olarak almıştır. XIII. y. yıllardan XX. y. yıllara ışık saçmış, insanlığı
aymazlıktan kurtarmak için "akıl/ akılcılık" üzerinde yöntem geliştirmiştir. Bu
yaklaşımıyla Hacı Bektaş ve bu yaklaşımı miras alan Alevi- Bektaşiler Ortaçağ'ın
karanlıklarını zorlamada insanlığa öncülük etmiş, Batı'ya mal edilen
Hümanizm'in, Rönesans'ın, Reform'un, Aydınlanma Çağı'nın ilk öncüleri
olmuşlardır.
b- Kişilik Eğitimi; Nefis Eğitimi: Alevi- Bektaşilik'te "nefis eğitimi", insan
yetiştirme işinin temelidir. İnsanda "iyi/ kötü" olarak iki yan gören
Bektaşilik, Dedeler, Babalar, Pirler, Mürşitler gibi tarikat yetişkinleri
yoluyla kişiyi bireysel olarak eğiterek ve her türlü kötü ve yanlış
eğilimlerinden arıtarak, "iyi"yi "köyü"ye egemen kılmaya çalışır. Olgun/ yetkin
insan yetiştirmenin yolu budur. Bu bir bakıma "gönül eğitimi" yoludur ve Alevi-
Bektaşiliğin önplana çıkardığı "gönül adamı" bu yolla yetiştirilir.
c- "Sen Seni Bil Sen Seni" Felsefesi ve Eğitim Anlayışı: Bu anlayış Ahmet Yesevi
ve tasavvuf felsefesiyle başlar, Hacı Bektaş'ça işlenerek olgunlaştırılır,
Alevi- Bektaşiliğin eğitim ve ahlak anlayışı, yaşam felsefesi durumuna
getirilir. Yunus Emre ile yeniden işlenerek kitlesellik kazanır. Yunus kişinin,
bilim ve bilgi edinmesini kişinin kendini yetiştirmesini, olgunlaştırmasını,
kişilik eğitimine, iç olgunlaşmaya bağlar.
Hacı Bektaş bu anlayışa kitaplarında yer verir. Fakat, en güçlü biçimiyle
"Makalat"ında işler. Kişinin kendini bilecek, yapacaklarının sorumluluğunda ve
bilincinde olacak konumda olmasını amaçlayıcı bir eğitim yöntemi önerir. Bu
kişinin "bilmek- bulmak- olmak" sürecini izlemesiyle ancak olanaklıdır. Bu
sürecin sonunda kişi "Tanrı'yı bilecek ölçüde" "kendini bilen" insan olarak,
yani yetişmiş, olgunlaşmış, oldukça yetkinleşmiş olarak ortaya çıkar.
Hacı Bektaş, "her ne arar isen kendinden ara" anlayışıyla ortaya çıkar. Bu O'nun
"kendini tanı, kendini bil" felsefesine denk düşmektedir. Ancak bu özelliği
taşıyan, bu yetkinliğe ulaşmış olanlar Tanrı'ya ulaşırlar, O'nunla bütünleşir,
O'nun bilgisini edinirler. Bektaşiliğe göre, "müminlerin kalbi Tanrı'nın kürsüsü
ve evidir".
8) Hacı Bektaş ve Bektaşilik'te Toplumculuk:
a- Halka Dayanma Anlayışı: Bektaşilik, tasavvufla doğrudan bağ kurmuştur.
Tasavvuf, fütüvvet ehli ile halka inmiş, ama Alevi- Bektaşiler'ce halka mal
edilmiştir.Tasavvufun yalın ortaklaşacı, paylaşımcı yanı Alevi- Bektaşi yolunca
özümsenmiş, Alevi- Bektaşiliğe katkı olmuş, Alevi- Bektaşiliğin toplumcu
düşüncesini oluşturmuştur. Soyut tasavvuf somutlaşmış, "Hakk'tan halka
inmiş"tir. "Kamil insan", "kamil toplum" özleminin çekirdeğini ve bu tür toplum
yaratma sürecinin başlangıcı olmuştur. Hacı Bektaş kendini bu amaca adamıştır.
Bu anlayış Hacı Bektaş yoluyla; "Ben din büyüğü diye halka hizmet edene derim"
biçiminde formüle edilmiştir."Halka dayanan" ve elinden geleni toplumundan
sakınmayan", özveri esasına dayanan, "kimseyi ezmeyen, incitmeyen" Otman
Baba'nın dediği gibi "boynuzsuz koyunun hakkını boynuzlu koyundan alan" bir
inanç, siyasal ve toplumsal düzen tasarlar. Çağımız demokrasilerinin temelleri
buralardan filizlenmiş, kök salmış olmalıdır. Anadolu'da demokratik düşünce
O'nunla mayalanmıştır. Türk toplumunun düşüncede ve pratikte ilk toplumcusu
olmuştur.
b- Emeği Temel Alma Anlayışı: Hacı Bektaş öğretisi toplumun/ toplumculuğun
merkezine emeği kor. Kendisi de bu alanda bir kuramcı değil, doğrudan
uygulayıcıdır. Çalışan, üreten insandır. Toplumunun doğrudan aralarında yer
alarak çalışır, "imece" yoluyla üretir. İş yapmayı öğretir, "helal kazanma"yı
tattırır. Ona göre, "İbadetin yeri başkadır, işin yeri başkadır".Çalışmayı
kutsal görür ve ibadetin üzerinde düşünür. Bu ölçüde ekonomiye ve toplumsallığa
önem veren, inanç sisteminin "üretim- emek" yanını öne çıkaran bir mutasavvıfa,
tarikat adamına rastlanmaz.
Hacı Bektaş, saray dünyasının insanı değildir. O, doğrudan çalışan ve üreten
insandır. Emekçidir. "Vilayetname"de Hacı Bektaş- Akçakoca ilişkisi
anlatılırken, bu tutuma ilişkin çarpıcı örnekler verilir. Burçakların doğaüstü
güçle yolunmasına karşı çıkılır. Burçaklar emeğin ve işin kaynağı olan elle
yolunur. Bir iş ve üretim yapılır ve "elimizin emeğini yiyelim" denir.Hacı
Bektaş doğaüstü gösterilerinde bile simgesel de olsa maddi ve somut "emek"
örnekleri sergiler. Ağaca çıkarak elma toplar, değneği yere dikerek üzüm
yetiştirir. Oysa başka ermiş örneklerinde bu tür doğaüstülükler (kerametler) el-
kol kımıldatılmadan yapılır.
Hacı Bektaş, emeği, üretkenliği, "helal kazanç"ı, çalışmayı, üretmeyi,
"alınteri"ni, "cömertlik"i, "ekmeğini hiç kimseden esirgememe"yi, "haram lokma
yememe"yi toplum felsefesinin temeline kor. Bu terim ve değerlere etik(ahlaksal)
nitelikler yükleyerek toplumun benimsemesini ve yaşantısına sokmasını
kolaylaştırır ve süregen kılar. Çünkü, etik değerler gelenekleşerek süregen
olurlar. Hacı Bektaş böylece bir toplumsal olguyu yakalar. "Helalında rızık
arama" ve "doyguyu emekle arama" anlayışı O'nun yarattığı toplumsal ve inançsal
geleneğin odak noktasıdır. Bu arayış ve tutum bir erdemliliğe dönüşür O'nun
felsefesinde. "Kamil insan"dan aranılan özelliklerdir bunlar.
c- Ortaklaşacılık Anlayışı: Hacı Bektaş korumacı, yetinmeci bir toplumsal
yapıdan yanadır. Özentilere yer vermez. "Dünyasal nesneler"in insan üzerindeki
egemenlik kurmasına ve kişiyi yönlendirmesine bir mutasavvıf tavrıyla karşı
çıkar. Bireyin nesnelere, dünyasal olan varlıklara ve zenginliklere egemen
olmasıyla toplumsal mutluluğun sağlanacağı kanısındadır. Tasavvuf dilinde bu
tutum "fakr" halidir.Feodalizmin ve kapitalizmin filizlenen öğeleri ta o
dönemlerde Hacı Bektaş tarafından reddedilir ve kötülükleri sergilenir. Bunun
karşısına "gönül cömertliği"yle çıkılmasını önerir."Helal kazanç"ı
idealleştirir. Sınıflı ve vurguncu düzenin gereği olan tefeciliği, "faizciliği"
ve faizciliğin bir türü olan "riba" yı daha dört makamının ilki olan şeriat
aşamasındayken "haram" sayar.
Alevi- Bektaşilik, "ben/ bencillik"i kaldırma savaşını vermiştir. Antik
Yunan'dan beri birçok felsefenin ereklediği insan ruhunun virüsü olan bu "ben/
ego" öğesini en güçsüz duruma sokan Alevi- Bektaşilik yoludur. Alevi-
Bektaşilik'te "benlik şeytana yakışır/ benlik şeytanın işidir" denir. "Ben" sözü
kesinlikle bir övünme ve mülkiyet anlatımı olarak kullanılmaz. Alevi- Bektaşi
terminolojisinde "nefs" olarak dile getirilen bu olgu, eğitime alınarak
eritilmeye çalışılmıştır. Bu anlayışlardan olacak ki, özel mülkiyet anlayışı ve
özel mülkiyet olgusu Alevi- Bektaşi dünyasında pek gelişmemiştir. Pirevi'ndeki
ve onu örnek alan Alevi, Bektaşi, Tahtacı köylerindeki "Karakazan"ın kolektif ve
paylaşımcı niteliği tüm Alevi- Bektaşi dünyasına simgesel olarak örnek olmuştur.
Bektaşi tekkelerinde "Mihman Evi"(Konuk evi) nin bulunması insan severliği,
toplumsal dayanışmayı ve toplumsal sevgiyi belirler. Bireysel çıkarların
çemberini kırmayı, toplumsal erdemi yaratmayı amaçlar. "Meydan Evleri" toplumsal
tümlüğü, yeme- içmedeki toplumsal adaleti sağlamıştır. "İmece" olarak birlikte
çalışma, üretme ve birlikte, topluca tüketme anlayışı doğmuştur. Alevi-
Bektaşiler'in bireyci ve özel mülkiyetçi yanları güdükleşmiş, eşitlikçi ve
toplumcu yanları ve anlayışları gelişmiştir.
Alevi- Bektaşilik'te özel mülkiyet yer alamamış, kamu/ ortak mülkiyeti tutunmuş
ve kurumlaşmıştır. Bu kurumlanış kaynağını Hz. Ali'nin ve Hacı Bektaş'ın
öğretilerinde ve uygulamalarında alır. Bu öğretinin temelinde dünyadaki herşeyin
insanlar için yaratıldığı ve herkesin bunlardan yararlanması gerektiği anlayışı
vardır. Bu anlayışı Hacı Bektaş şöyle dile getirir:
"Hak Teâla dünyada her ne yarattı ise, sizlere verdi. Hem kendisini dahi sizlere
verdi. Gökler örtünüz, yerler döşeğiniz, ay ve gün ışığınızdır. Yemişler
nimetiniz, otlar süsünüz, ağaçlar yaraşığınız (yararınız), yılkılar
bineğiniz.(…)Sizler birbirinizle kardeşsiniz. Siz kullar benimsiniz. Ben
bağışlayıcı Mevla sizinim. Bunca çeşit nesneleri sizin için yarattım.
Gökyüzünden yerin altına kadar her ne varsa sizlerindir, sizlere bildirdim".
d- Dünyanın Düşünsel ve Sınıfsal Çelişkiler Üzerine Kurulduğu Saptaması: Hacı
Bektaş, evrende, dünyasal ve toplumsal olaylarda diyalektiğin varlığını bir
sosyolog gibi sezebilmiştir. Doğal ve toplumsal olayların benzeştiğini, doğal ve
toplumsal olaylardaki çelişkiyi, toplumların birbiriyle çelişen sınıflardan
oluştuğunu görebilmiş; uzlaşmacı, dayanışmacı bir inanç ve toplumculuk
anlayışıyla bu soruna çözüm aramıştır. Mistik ve simgesel görüntü altında bu
toplumsal gerçeği sergiler. Baş ile vücut, gök ile yer, dağ(yükselti) ile
deniz(alçaltı) , ağaçlar(yüksek) ile otlar(kısa) , acı ile tatlı, cennet ile
cehennem, mümin ile kafir, dost ile düşman, adil ile zalim arasındaki çelişkiyi
tartışır. Bu çelişkilerin birbirleriyle "dokuştukları"nı, yani kavga
ettiklerini, dünyadaki "adil düzenler" ile "zalim düzenler"in de savaş
içerisinde olduklarını saptar. Ancak insanların birbirlerini "kardeş"
görmeleriyle(Hacı Bektaş, "sizler birbirlerinizin kardeşlerisiniz" diyor.) bu
tür çelişkilerin sonlanacağını belirterek, uzlaşmacı, barışçı, ama zaman zaman
tepkici bir yolla insanlığın sınıfsal çelişkilerinine çözüm getirir.
e-Yalın Bir Köy Toplumculuğu Anlayışı: Hacı Bektaş; kuramsal yapıtlarında,
Sulucakarahöyük'te oluşturduğu toplumunda, Alevi- Bektaşi dünyasına kazandırdığı
ilkelerinde tüzegen(adil), eşitlikçi, paylaşımcı, toplumcu bir toplum profili
çizer. Birlikte çalışılır, birlikte üretilir, ortak kazanda birlikte tüketilir.
Ortaya çıkan toplum ve yönetim tablosu; küçük üretim birimlerine dayanan
kooperatif ve imece sistemiyle çalışan ve üreten genel anlamda bir "köy
toplumculuğu"dur.Hacı Bektaş, köy toplumunu ve üretim ilişkilerini gözönüne
alarak düzenlemelerini yapar. Yapıtlarındaki örneklemelerin çoğu köylülükle
ilgilidir.Anadolu'da ilk "Türk Komünü"nü Hacı Bektaş kurmuştur. Bu kömünde; iş,
üretim, ortak tüketim ve kamu/ ortak mülkiyet esastır.Alevi- Bektaşiliğin bu
yapısı, Kapitalist üretim ve toplumsal ilişkilerinin egemen olmasına kadar
sürer.
9) Hacı Bektaş ve Bektaşilik'te Kadın Anlayışı:
a- Kadınlara Geniş Haklar ve Özgürlükler Verilmesi Anlayışı: Kadın, İslam
düşünü, hukuku ve toplumu içerisinde ilk kez Hacı Bektaş ile gerçek değerini
bulur. Anadolu Türk kadınına layik olduğu değeri Hacı Bektaş verir. Şeriat
toplumundaki nikah ve koşullu nikahlar, talak, iddet, hülle gibi kadını bir mal,
eşya, meta durumuna düşüren aile kurumları tümüyle kaldırılmış, Hacı Bektaş ve
Alevi- Bektaşilik kadına insansal değerini vermiştir. Hacı Bektaş kadın ve
erkeğe bir elmanın yarıları gözüyle bakarak, toplumu oluşturan bu iki ayrı cinse
eşit değer vererek, İslamın Sami geleneklerinden getirdiği kadın aleyhine olan
olumsuzlukları gidermiştir. Alevi- Bektaşilik kadın alanında İslami çizgiden
çok, eski Türk törelerinin izleyicileri olmuş, Ortaasya'dan getirilen kadına
değer veren boysal yaşantı ve düşünce sürdürülmüştür. Kadın Alevi- Bektaşilik'te
değer gören, saygın, ana, üretken, toplumsal ve ekonomik yaşama katılan,
çalışan, değer üreten varlıktır. Kaç- göç yoktur. Alevi- Bektaşiler kadını şeri
İslamcı çevrelerde olduğu gibi kafes arkasına gizlemez. Örtünme yoktur. Kadın
doğuştan sakıncalı, eksik değildir. Sevilen- sayılan eşdir, anadır, bacıdır, kız
çocuğudur. Alevi- Bektaşi toplumlarında zinanın dışında boşanma olmaz.
Boşananlar çok yadırganır. Yol düşkünü olurlar. Fuhuş ve benzeri olağan dışı
ilişkiler görülmez. Kadın bir "seks aracı" değildir. "Odalık", "oynaş" gibi
kadını gerçek kişiliği dışında bir "gönül eğlencesi" olarak anlayan durumlar
bulunmaz. Tek evlilik ve tek eşlilik esastır. Birden çok evlenene pek
rastlanmaz. Kadın toplumsal yaşamın doğrudan içindedir. Kültür ve inanç
kurumlarında da kadın erkekle birliktedir. Kadın, cem törenlerine erkeklerle
birlikte katılır. Kadının kestiği yenir. Alevilik tarihinde savaşlarda düşmanın
karısı ve kızı ganimet olarak alınmamıştır.
Bektaşi dergahlarında kadın dervişler vardır. Tarihçi Ö. L. Barkan Osmanlı
kayıtlarında Kız Bacı, Ahi Ana, Sağrı Hatun, Hacı Fatma, Hundi Bacı Hatun, Sume
Bacı adlarında dergah yöneticisi kadınlara rastlar.Kadıncık Ana da bu derviş ve
dergah yöneticisi kadınlardandır. Hacı Bektaş'ın öğretisini o, Abdal Musa'larla
tarikatlaştırmıştır. Yunus Emre, şeyhi Taptuk Emre'ye "anabacı" aracılığı ile
ulaşır. Anadolu'da başında kadınlar olan Alevi- Bektaşi ocakları vardır.
Tokat'taki "Anşa Bacılılar" buna en güzel örnektir. Veli Baba'nın Halep'e
Osmanlı sarayınca sürülmesi üzerine ocağın başına eşi Anşa Bacı geçer ve
sürdürür. Anadolu'daki kadın adına bağlı ocakların ilki budur. Afyon- Emirdağ'ın
Karacalar Köyü'ndeki "Hüseyni" adlı topluluk da 1900'lerde Zöhre Bacı'ya
bağlanmışlardır.Birçok Alevi- Bektaşi kadın şair, müsikişinas, ressam ve sanatçı
yetişmiş, gerek dergah içinde, gerekse dergah dışında bulunmuş ve bugünlere dek
gelen sanatsal ürünler vermişlerdir. Şeref Bacı, Gülsüm Bacı, İkbal Bacı,
Şehrubanu Bacı, Sakine Bacı, İzmirli Emine Beyza Bacı, Arife Bacı, Hüsniye,
Useyle, Zeynep, Zeynep Kamil, Münire Bacı, İstanbullu Naciye Bacı, Öksüz Zeynep
Bacı, Leyla Bacı bunlardan bir bölümüdür. "Kadıncık Ana/ Kutlu Melek" tipini öne
çıkararak, Alevi- Bektaşiliğin ideal kadın tipini yaratır. Kadınların
okutulmasını öğütleyerek, gelecek kuşakların bilinçli anaların elinde
yetişmesini ister.
b- Toplumun Temelinin Sağlıklı Aile Kurumunun Olması Anlayışı: Hacı Bektaş,
toplumun düzeni, geleceği açısından evliliği gerekli görür. Olaya bir psikolog,
bir toplum ve siyaset bilimci gibi yaklaşır. Evliliği şart koşar. "Şeriat
kapısı"nın beşinci "makamı" "evlenmek", "nikah kıymak"tır. Bu yolla sağlıklı bir
aile kurumu yaratılmak ve toplum bu "aile kurumu" üzerine oturtulmak istenir. Bu
nedenle Alevi- Bektaşi toplumu evlenmeyi, çocuklarını evlendirmeyi esas alır.
Birçok Alevi- Bektaşi yöresinde "büyük kız saklanmaz", "başgöz edilir". Yani
evlendirilir. Aile babasının eşine ve çocuklarına bakması, koruması,
yetiştirmesi esastır. Türk ve Alevi- Bektaşi töresinin bir gereğidir.
10) Bektaşilik'teki Devir, Sudur Kuramları:
Bektaşilik, "kamil insan"ı yetiştirmeyi amaçlayan bir toplum felsefesi ve
inancıdır. "Kamil insan"dan yola çıkılarak "kamil toplum" yaratılmaya çalışılır.
Bektaşiliğin amaçladığı toplum ve toplumsal düzen ancak bu yolla ve bu aşamada
gerçekleşir.
Bektaşilik iki yüzlü bir eğilim sergiler. Dış(zahir) yüzü halka, topluma,
iç(batın) yüzüyse Hakk'a yöneliktir. Bektaşilik bu iki eğilimin/ yönün kavşak
noktasındadır. Bu durum Bektaşiliğe "Horasan Tasavvuf Okulu"ndan kalan bir
mirastır. Bektaşilik'te iç (batın) anlamlar simgelerle, dış (zahir) anlamlarsa
örneklerle anlatılır.
Bektaşilik görünürde(zahirde) Caferi mezhebindedir. Katarda İmam Cafer'e uyulur.
Bektaşilik, hiçbir din ve mezhebe katıca bağlılık göstermez. Köken kültürlerden,
dinlerden, inanışlardan ve felsefelerden izler taşır. Caferilik'le ilişiği de bu
düzeydedir. Caferilik bağlamı içerisinde görünülmesine karşın, tam bir Caferilik
sergilenmez. Yalnızca kendini o ekole bağlı, o ekolun içinde görür. Caferiliğin
Batıni yanınını geliştirir ve Caferiliğin Batıni yanının temsilcisi olur.
Böylece; Bektaşilik sufiliğe/ tasvvufa dayalı, Batıni özellikler taşıyan,
heterodoks bir öğretidir.
Alevi- Bektaşilik Muhiddin Arabi'nin "Vahdet- i Vücut/ Vahdet- i Mevcut"
felsefesini tümüyle benimser. "Enelkak" ve "tevelle- teberra" kuramlarının
derinliğine ulaşır. Alevi- Bektaşilik tasavvufa dayanır. Tasavvuf, Alevi-
Bektaşiliğin felsefesidir. Bu artık yadsınamayacak bir gerçek olarak kabul
edilmektedir. Felsefesinin özünde "varlığın tekliği" anlayışı yatar. Tanrı-
evren- insan bütünselliğine inanılır. Tanrı'nın her parçasının evrendeki her
parçada, her insanda olduğuna inanılır. Bu anlayış; "ne varsa alemde, örneği var
ademde" tümcesiyle förmüle edilir. Toparlarsak şunlar ortaya çıkar:
Doğa ve evren Tanrı'nın açık bir görünümüdür.
Yeryüzünün tanrısı insanın kendisidir. Tanrı kendini olağandışı insanda,
insanüstü insanda, kamil insanda gösterir.
Hz. Ali, kamil(yetkin/ olgun) insanın öntipidir.
Tanrı insanın içinde olduğundan, özellikle insan görünümü Tanrı'nın düşünce,
irade, özgürlük, eylem gibi özelliklerini yansıtır.
Gerçek tapınç(ibadet), insanın düşüncelerini kendi üzerinde yoğunlaştırmasıdır.
Çünkü Tanrı, insanın içindedir. Bu nedenle insanın kendi dışınde bir nesneye
yönelik düzenli tapınması, tapıncın öznel ve nesnel nedenleri kalmadığından
gereksizdir.
Saf bir ruh olarak insanın düşünme gücü meleklere karşın daha azdır. Fakat bir
bedene sahip olması, ona meleklerden daha çok düşünme gücüne ulaşma şansını
verir.
Kamil(olgun/ yetkin) insanda Tanrı, bu evrende kendi bilincine varmanın en
yüksek düzeyine, doruğa ulaşır ve kendisini izler.
Tanrı'nın bütün varlıkları oldukça geniş bir devirle Tanrı'ya geri dönerler ve
asıl, gerçek Tanrı'ca özümsenirler. Her dönüşüm sonrasında Tanrı, daha çok kendi
bilincine varır, deneyim kazanır ve kendini tanır.
11) "Dört Kapı Kırk Makam" Kuramı:
"Dört Kapı Kırk Makam" öğretisinin kökenleri eskilere kadar gider. "Horasan
Tasavvuf Okulu"na, bu okulun ortaya çıktığı toplumsal ortama, eski Ortaasya,
Ortadoğu ve Anadolu din ve inanışlarına kadar giden izlerini bulmak olasıdır.
Hacı Bektaş ve Bektaşilik de zaten bu kaynakların bireşimsel ürünüdür.
Alevi- Bektaşilik, "Dört Kapı Kırk Makam" öğretisiyle somutlaşmış, ayakları yere
basmıştır. İnsanı ve giderek Alevi- Bektaşi toplumunu bu olgunlaşma/ yetişme
evrelerinden geçirerek yaratılmaya çalışılır. Bu evrelere dayanarak yetiştirme
anlayışı Sünnilik'le Alevi- Bektaşiliği kesin olarak birbirinden ayırır. Bu
yolla inanç, çeşitli kapı ve makamlara ayrılarak insanlar kurallara boğulmak
istenmemektedir. Tam tersine insanların karşısına sayısız seçenekler sunularak
inançsal, düşünsel ve ahlaksal yaşamı kolaylaştırılmaya çalışılmaktadır.
Her Alevi- Bektaşi'nin yaşamı boyunca ezberlediği "Dört Kapı Kırk Makam"a
genellikle Hacı Bektaş'ın "Makalat" ile "Fevaid" adlı kitaplarında ve
"Buyruk"larda yer verilmiş, işlenmiştir. Kapı dörttür. Bunlar sırasıyla; Şeriat,
Tarikat, Marifet ve Hakikat'tır. Her kapının on makamı vardır. Böylece kırk
makam olmaktadır. Erkan, onyedidir. Menzil, üçyüzaltmışaltıdır. Vilayet tabakası
onikidir. Vilayet dairesi yedidir. Vilayet bölüğü dörttür. Yetmişüç fırka(bölek-
mezhep) vardır. Bunlardan yalnızca biri kurtulanlar(naci), yani geçerli, öbür
yetmişikisi ise yanlış ve geçersiz fırkadır.
Şeriat Kapısı:
Alevi-Bektaşiliğin anladığı şeriat; başlangıçta kutsal kökenin bir yansıması
olarak algılanan görünür nesnel dünyadır. "Zahir" değil, "batın"dır. İnsan kendi
kendini eğitmeye bu evrede başlar. Kaba, kuralcı bir inanç anlayışı vardır. Bu
evrenin inananı "abid", olarak adlandırılır. Makamları şunlardır:
1. İman etme: Zahir olarak; Tanrı'nın birliğine, meleklerine, peygamberlerine
inanmaktır. Batın olarak ise; mürşit önünde yolun bütün kurallarına uyacağına
söz verme, bu inancını ikrara bağlama, gönül yoluyla Hakk'a ilişkin anlamı,
sezgiyi, bilgiyi yakalamadır.
2. Bilim öğrenme: Zahir olarak, akla ve söylenenlere dayanan bilimleri
öğrenmektir. Batın olaraksa, tarikat yolunda gönül yoluyla önce kendini, sonra
kendi özünde Tanrı'yı bulmak, bunu etiğine indirgemek ve sezgisel aklını
kullanarak kesin bilgiye ulaşmaktır.
3. İbadet etme: Alevi- Bektaşilik; namaz, oruç, zeket gibi İslamsal zahiri
ibadetleri yerine getirmez. İbadet olarak Tanrı'ya yakın olmayı, Tanrı'yı
içinde, gönlünde duyumsamayı anlar.
4. Helal kazanma, haramdan uzaklaşma: Zahir olarak yasal yollardan kazanmaktır.
Batın olaraksa, gönlünü, beynini bozguncu, yıkıcı düşüncelerle doldurmamaktır.
5. Nikah kılma, evlenme: Zahir anlamda, evlilik dışı ilişkilerde bulunmama ve
yakın akrabalarla evlilik yapmamaktır. Batın anlamda ise, ikrar verip yola girme
ve yolda şeytana uymamaktır.
6. Çevreye zarar vermeme: Zahir olarak çevreyi kirletmemektir. Batın olarak;
hiçbir şeyin nedensiz, işlevsiz oluşturulmadığı kanısıyla tüm canlı- cansız
varlıkları, doğayı, doğada var olan dengeyi koruyacağına, kollayacağına söz
vermek ve sözünü yerine getirmektir.
7. Sünnet ve cemaat ehli olma: Zahir olarak, Peygamber'in buyruklarına,
kurallarına uymak, Hz. Muhammed'in söz, davranış, uygulama ve onaylarını
kabullenmektir. Batın olaraksa; yol töreleri konusunda bilgili olmak, Hz. Ali ve
soyundan gelen imamların söz, davranış, uygulama ve onaylarını kabullenmek ve
pire, mürşide itaat etmektir.
8. Şefkatli olma: Zahir olarak; insanlara yumuşak ve sevecen davranmaktır. Batın
olaraksa; bütün yaratılmışlarla kardeş olmak, onları Tanrı emaneti bilip
korumaktır.
9. Arı(pak) giyme, arı yeme: Zahir olarak; Kuran'ın izin verdiği şeyleri yemek,
giymek ve temizliğe özen göstermektir. Batın olaraksa; tanrısal nitelikleri
tanımak, onları etike indirmek ve davranışlarının bir parçası durumuna
getirmektir. Gönül bilgisi yoluyla gerçeği yakalamak, bunu tanrısal özellikler
olarak algılamak, algılanan şeyleri ahlakın temeline indirgemek ve davranışlara
yansıtmaktır.
10. İyiliklere sarılma ve kötülüklerden kaçınma: Zahir olarak; Tanrı
buyruklarına uymak ve yasaklardan kaçınmaktır. Batın olaraksa; Tanrı'ya
yaklaşmak ve sürekli bu tür bir çaba içerisinde olmaktır.
b- Tarikat Kapısı:
Alevi- Bektaşiliğin yol kuralları, ilkeleri, töreleri bu aşamada öğrenilir.
Kısaca yola girilir. "Zahidlik"le özdeşleşilir. Hakk yolu bulunmaya çalışılır.
Bu evre, kamil insan olma sürecinde ikinci aşamadır. Eğitim ve aydınlanma olayı
gerçekleşir. Tarikat Kapısı'nın makamları şunlardır:
1. Elalıp tövbe etme: Bir mirşide bağlanmak, "ham ervahlık"tan ayrılıp olgun/
yetkin duruma gelmek, kötü ve günah işlerden uzak durmak, Hakk'tan halka inen
bir toplum hizmetlisi durumuna gelmektir.
2. Mürit olma: Mürşidin isteğine uymak, eğitim alma isteğinden olmak, düşünce ve
davranış düzeyinde verilen eğitimi özümseyebilmek için içtenlikle çalışmaktır.
3. Saçını- sakalını kesme ve temiz giyinme: Alevi- Bektaşilik'te cinsiyet farkı
gözetilmez. "Saçını giderme", "kadının dişiliği"nin "erkeğin kişiliği"nin
ortadan kaldırılması olarak algılanan simgesel olarak "çar- darb" erkanından
geçmektir. "Libas giymek"le de, Alevi- Bektaşilik'çe kutsal görülen "taç",
"tennure", "haydariye", "kamberiye", "kemer kuşanmak", "teslim taşı" takmak gibi
yola özgü giysi ve takıları takınmak, bu yolla ayıpları örtücü olmaktır.
4. İyilik yolunda savaşma: En büyük düşman olarak görülen nefisle savaşıma
girmek, "benlik"in geçici ve dünyasal isteklerine karşı koymaktır. Kişinin
kendisiyle savaşını, kendi benliğini eğitmesini amaçlar.
5. Hizmetli olma: Kendini insanların mutluluğuna adamak, bunun için her türlü
özveriye katlanmaya hazır olmaktır.
6. Haksızlıktan korkma, çekinme: Tanrı yolunda yürürken, gerçeğe kavuşurken
yanlış bir adım atmaktan kaçınmak ve Tanrı'nın bir yansıması olarak algılanan
doğaya, insana kötülük getirecek eylem ve davranışlardan sakınmaktır.
7. Umutsuzluğa düşmeme: Kutsal gerçeğe bir gün kavuşulacağı umudunu taşımak,
bunu hiçbir zaman yitirmemek, haklının haksızı yeneceğine inanmak, bu inancı
sürekli canlı tutmak.
8. Hırka, zembil, makas, seccade; ibret alma ve hidayet etme: Hırka alma;
tanrısal niteliklere bürünmek, kutsallık kazanmaktır. Zembil alma; irfan
arayıcısı olmak, evrenin gizlerini bilmek, kavramak, gönül yoluyla sezgisel
olarak bilgi edinmektır. Makas alma; tanrısal ahlaka uymayan sünnet dışındaki
yenilikleri bırakmak, birey/ toplum katında ahlak dışılıklardan uzaklaşmaktır.
Seccade; her zaman ve her yerde Tanrı tecellilerinin önünde olduğunu bilmek,
tanrısal tecelli olarak algılanan şeye, insana büyük bir saygı ve sevgi
beslemek, Tanrı sevgisini tecellisine aktararak aynı sevgiyi onda yaşamaktır.
İbret alma; her şeyde Tanrı'nın bir hikmeti olduğunu anlamak, "ben"
özelliklerinden arındırılmış ve "ben" özelliklerinin katılımıyla beliren
toplumsal bilinçte yaratıcılık görmektir. Hidayete ermekse; Hakk yoluna girmek
ve tarikatı benimsemektir.
9. Nimet dağıtma: Toplumda makam, toplumsal çevre, söz sahibi, sevgi sahibi ve
öğüt sahibi olmaktır. Makam sahibi olmak; ruhsal bakımdan belli bir olgunluk
aşamasına ulaşmış olmaktır. Makam, tarikat yolcusunun ruhsal bakımdan ulaştığı
olgunluk evresini simgeler. Bu anlamda "post"u simgelemektedir. Cemiyet sahibi
olmak; yola(tarikata) girmek isteğinden olmaktır. Öğüt(nasihat) sahibi olmak;
yol kurallarını, ilkelerini, törelerini anlatacak denli bilgi ve beceri sahibi
olmaktır. Muhabbet sahibi olmaksa; Tanrı'ya, yol ulularına, ya da yol uğrunda
yapılan bir işe, eyleme, davranışa gönülden sevgi ve bağlılık duymak, bir
sorunun tartışılıp değerlendirilmesi, bir sonuca bağlanması için "muhabbet
meydanı" açmaktır.
10. Aşka erme, şevke erme, özünü fakir görme: Aşka erme; tanrısal varlığı içten
gelen bir eğilimle sevmek, sevilende kendini yok etmek, sevilenle bir olmak,
seveni yok yalnızca sevileni var etmektir(aşık- maşuk). Şevke erme; Tanrı
sevgisinden, tanrısal tecellilerden kaynaklanan coşkuyu duyumsamaktır. Özünü
fakir görme: Tanrı uğruna dünyasal varlıklardan vaz geçmek, "ben"in geçici
isteklerine kanmamak, büyüklük taslayarak tanrısal varlık karşısında bağımsız
bir tutum takınmamaktır.
c- Marifet Kapısı:
Gönül yolunda en yüce düzeye ulaşma, tanrısal gizlere(sır) erme evresidir. Bu
evre "arifler"le özdeşleştirilir. Su gibi arılık aranılır. Makamları şunlardır:
1. Edepli olma: Alevi- Bektaşiliğin ünlü ahlak ve toplum ilkesi burada temel
alınır. Eline, diline, beline sahip olamak anlayışı yaşama geçirilir. Kötü hal
ve hareketlerden uzak durmak amaçlanır.
2. Bencillik, kin ve garezden korkma ve uzak durma: Tarikattan marifete geçen
kişinin bu makamdan düşme endişesini taşıyarak korkuya kapılması, kendine
yönelik eleştirileri sürekli canlı tutup özünü bencillikten, kin ve garezden
uzak tutmasıdır. Engelleyici bir korkunun kuşatıcılığında her vicdanın sesi
dinlenerek, kendini yoklayarak, eksiklerini saptama ve geleceğe daha arınmış
olarak çıkmaktır.
3. Perhizli olma: Hiçbir şeyde aşırı olmamak, aşırıya kaçmamak, ulaşılan manevi
aşamanın verdiği sarhoşluktan korunmak, bu duyguyu yanlış algılayıp kendini
yitirmemek ve mahrem olan şeylerden uzak durmaktır.
4. Sabır gösterme ve yetinme: Bir olgunluk evresi olarak algılanan bu makamda;
Tanrı'dan başkasına yakınmamak, kutsal gerçeğe giderken aceleci olmamak,
taşkınlık yapmamak, ölçülü olmak, mürşidin verdiği kadarıyla yetinmek, nefsine
uyup mürşidinden kaldıramayacağı isteklerden bulunmamaktır.
5. Utanma: Yakışıksız davranışlardan ve uygunsuz işlerden kaçınmak, kınanma,
ayıplanma kuşkusuyla bir şeyi yapmaktan ya da yapmamaktan sıkılmak.
6. Cömert olma: Bilgisini ehlinden esirgememek, bilgisinden layık olanı
yararlandırmak, bunu ibadetin bir gereği olarak algılamak ve bu yolla insanın
kendisini arı kılmasıdır.
7. Bilim öğrenme: Tarikat yolunda gönül yoluyla önce kendini, sonra kendi özünde
Tanrı'yı bulmak, sezgisel aklını kullanarak kesin bilgiye ulaşmaktır.
8. Gösterişsiz yaşama, miskinlik: Kişinin kendisine hiçbir varlık tanımaması,
teslim olması, uzlaşması, yola, yolun kurallarına tam olarak uyması ve
bağlanmasıdır.
9. Arif olma(marifet/ hüner) : Tanrı'nın gönül bilgisi, duyarlığı, derinliği
yoluyla kendi özüyle bütünleşmesine izin verdiği ve bu yolla kendi yüce
varlığını görebilmesi lütfunu sağladığı, kendi özünü tanıma tadının zevkini
verdiği biçimindeki yüksek olgunluk aşamasına ulaşmasıdır.
10. Özünü bilme: Son amacını "alem- i ekber"de bulan ve küçük evren olarak
algılanan insanı tanımak, bu yolla son amacını "alem- i asgar"da bulan ve büyük
evren olarak algılanan alemin farkına varmak, bu bağlamda Tanrı'nın bütün
sıfatlarının insanda ortaya çıktığının ayırımına ermektir.
d- Hakikat Kapısı:
Hakikat, bir ilham makamıdır. İlham doğrudan Tanrı vergisi olarak kalbe, gönülde
doğan anlam, sezgi ve bilgidir. İlham, yanlızca arınmış gönüllere iner. İlhamda
aldanma ve yanılma olasılığı yoktur. Hakk'ı görme, tanrısal alemin gücü
içerisinde erime, sonsuzlaşarak "bekalaşma" hakikat evresinde gerçekleşir. Kamil
insan olma yolculuğunun sonuncusu ve yetkinliğe varma aşamasıdır. "Muhibler"le
özdeşleşilir. Bu evrede Hakk'tan halka inilir, yararlı işler yapılır. Düşünce
aktarımında son derece cesur ve kurulu düzenin kurallarını yıkıcı, dünyasal
yaşamını kurallara alan her türlü baskıya karşı tepkici bir tutum sergilenir.
Hakikat kapısının makamları şunlardır:
1. Toprak(turab) olma: Herkesin "ayak toprağı" anlamında alçakgönüllü olmak,
Tanrı'dan gelen herşeyi gönül hoşluğuyla karşılamak, Tanrı'nın hoşnutluğunu,
onayını kazanmak, kendini yol kurallarına bırakmak ve teslimiyete ermektir.
2. Tüm insanları bir görme: İnsanlar arasından din, dil, ırk ve mezhep ayrımı
yapmamak ve tüm insanların inançlarına hoşgörüyle bakmaktır.
3. Elinden geleni esirgememe: Verici olmak. Elinden gelen bir hizmeti, yardımı
vermekten, yapmaktan kaçınmamaktır.
4. Kimsenin ayıbını görmeme: İnsanların iyi, yararlı ve üretici yanını
yakalamak; insanların kusurlarını, ayıplarını örtücü olmak, onları büyütmekten,
yaymaktan kaçınmaktır.
5. Tevhid anlayışında olma: Bütün varlık türlerinin Tanrı'da "bir" olduğuna
inanmak, Tanrı'dan başka varlık tanımamak, Tanrı'nın birliğine ve Ali'nin
Tanrı'nın "veli"si olduğuna inanmak, Tanrı'nın görüntüsü durumundaki tüm canlı-
cansız varlıkları sevmek ve bunu bir ibadet olarak algılamaktır.
6. Vahdet- i Mevcut anlayışında olma: Tanrı'ya yakın olmak, Tanrı'yla bir olmak
ve Tanrı- evren- insan üçlüsünden oluşan "birliği" Tanrı olarak algılamaktır.
Vahdet- i Vücut biçiminde görülen tasavvuf akımı, Alevilik- Bektaşilik'te
"Vahdet- i Mevcut" biçimini almıştır.
7. Anlamı bilme, sırrı öğrenme: Gönül sezgisi yoluyla duyular üstü bilgiye
ulaşmak, marifete ermek; batın ve tarikat bilgisini özümsemek ve hakikate ermek;
nefsin isteklerinden sıyrılıp derin düşünceye dalarak, "Tanrı evi" olarak
tanımlanan gönülde ortaya çıkan örtülenmiş(gayb durumunda) şeylerin, yani
Hakk'ın örtülediği ancak halka bildirmediği şeylerin ayrımına varmak, sırra
ermek; ulaştığı anlamı, erdiği sırrı, ehil olmayandan sakınmaktır.
8. Seyrü sülüğünü tamamlama: Seyrü sülük aşamaları sıralamasında son evre olarak
benimsenen ve Tanrı'dan halka dönmek olarak algılanan "seyri anillah"(Tanrı'dan
yolculuk) aşamasını tamamlayıp gerçekle gerçek olmaktır.
9. Gerçeği gizlememe: Sohbette, muhabbette hakikat sırrını Hakk'tan halka
taşımak; inançtan akla atlamak ve aklın öncülüğünde kamil toplumu yaratmaya
koyulmaktır.
10. Münacat ve müşahede: Tanrısal sırları ve tecellileri seyretmek, bu yolla
tanrısal alemi görmek; her an "Tanrı evi" olarak algılanan gönülde Tanrı ile
söyleşide bulunmak; tarikat ulularını övmek ve onlara bağlılıklarını
bildirmektir.
Dipnotlar:
Kaygusuz- Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları, Alev Yay. İst. 1995
C: I, s: 40 v. d. , 48 v. d.
Kaygusuz, C: l , s: 41 v. d. , 48 v. d.; Said Nefisi- Babek, Berfin Yay. İst.
1998, s: 26, 29, 48, 69, 71.
Prof. Osman Turan- Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Turan Neşriyat Yurdu,
İst. 1973, s: 69 v. d.
Prof. Stanford Shaw- Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, E Yay. İst. 1982,
C: I, s: 26.
Anadolu'ya derviş akını ve Anadolu toplumu içerisinde yer alışlarıyla ilgili
olarak şu çalışmaya bkz: Prof. Ömer Lütfi Barkan- "İstila Devirlerinin
Kolononizator Türk Dervişleri ve Zaviyeler", Cem Dergisi,
S: 54, 55, 56, Kasım- Aralı- Ocak- 1995- 96.
XI. - XIII. y. yıllarda Anadolu'ya gelen Türk- Türkmenler'in sayıları için şu
çalışmalara bkz: Claude Cahen- Osmanlılar'dan Önce Anadolu'da Türkler, E Yay.
İst. 1984. s: 50 v. d. , 149 v. d. ; Doğan Avcıoğlu- Türkler'in Tarihi, Tekin
Yay. İst. 1979- 82, C: I, s: 42 v. d. , 148 v. d. , 158 v. d. , C: V, s: 2004 v.
d. ; Stefanos Yerasimos- Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Gözlem Yay. İst. C: I,
s: 168 v. d.
Bkz: Shaw ( 1982), c: I, s: 28 v. d
Savunmalar için bkz: Prof. Fuat Köprülü- Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ank.
1972. s: 159 v. d. ; Turgut Akpınar- Türk Tarihinde İslamiyet, İletişim Yay.
İst. 1994, s: 89 v. d. ; Prof. Franz Babinger-
"Anadolu'da İlamiyet", Cem Dergisi, Sayı: 55, s: 14, Aralık 1995.
Geniş bilgi için bkz: Avcıoğlu (1982), C: V, s: 2006 v. d. , 2010 v. d. , 2022.
Bkz: Prof. Zeki Velidi Togan- Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitapevi, İst.
1981, s: 134; Akpınar (1994), s: 88 v. d. ; Baki Öz- Alevilik Nedir?, Der Yay.
İst. 1995, s: 63 v. d. ; Baki Öz- Aleviliğin Tarihsel Konumu, Der Yay. İst.
1995, s: 14, 160.
Geniş bilgi ve açıklamalar için bkz: Avcıoğlu(1981), C: IV, s: 1772 v. d. , 1784
v. d.
Bkz: Turan (1973), s: 179 v. d. ; Cahen, s: 138 v. d. , 243.
Geniş bilgi ve açıklamalar için bkz: Ahmet Yaşar Ocak - Babailer İsyanı, Dergah
Yay. İst. 1980, s: 132; Reha Çamuroğlu - Tarih, Heterodksi ve Babailer, Der Yay.
İst. 1990, s: 180 v. d.
Bar Hebraus- Abû'l- Faraç Tarihi, TTK Yay . Ank. 1950, C: II, s: 540.
Geniş açıklamalar için bkz: Prof. Osman Turan- Selçuklular Zamanında Türkiye,
Turan Neşriyat Yurdu, İst. 1971, s: 543 v. d. ; Prof. Osman Turan- Selçuklular
Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yay. İst. 1996, 5. basım, s; 487 v. d.
; Burhan Kocadağ- Alevi- Bektaşi Tarihi, Can Yay. İst. 1996, s: 72.
Geniş açıklamalar ve değerlendirmeler için bkz: Prof. Hilmi Ziya Ülken- İslam
Felsefesi Tarihi, İst. . 1957, s: 5 v . d.
Bkz: Ocak(1980), s: 39 v. d. ; Abdulbaki Gölpınarlı- Mevlana Celaleddin, İnkilap
Kitapevi, İst. 1959, s: 19 v. d.
Geniş bilgi için bkz: Gölpınarlı (1959), s: 233- 246 arası.
Geniş bilgi için bkz: Stefanos Yerasimos- Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye,
Gözlem Yay. İst. C: I, s: 149 v. d.
Yerasimos, C: I, s: 152.
Avcıoğlu(1982), C: V, s: 2174 v. d.
Bkz: Avcıoğlu(1978), C: I, s: 98; C: IV, s: 1638, 1650.
Yerasimos, C: I, s: 153 v. d. .
Cahen, s: 163.
Yerasimos, C: I, s: 176.
Prof. Ethem Ruhi Fığlalı- Türkiye'de Alevilik Bektaşilik, Selçuk Yay. Ank. 199l,
2. baskı, s: 137; Prof. Cavit Sunar- Melâmilik ve Bektaşilik, İlahiyat Fak. Yay.
Ank. 1975, s: 36; Prof. Esad Coşan- Hacı Bektaş- ı Veli Makalat, Seha Neşriyat,
İst. s: XX; Coşan(1995), s: 32, 84.
Rüştü Şardağ- Her Yönü ile Hacı Bektâş- ı Veli ve En Yeni Eseri Şerh- i Besmele,
İzmir, 1985, s: 53 v. d.
İsmet Zeki Eyuboğlu- Bütün Yönleriyle Hacı Bektaş Veli, Özgür Yay. İst. 1989, s:
52 v. d.
Doç. Yaşar Nuri Öztürk- Tarihi Boyunca Bektaşilik, Yeni Boyut Yay. İst. 1990, s:
53.
A. Gölpınarlı- Velâyetname, s: 49, 50, 70, 93; Ahmet Eflâki- Ariflerin
Menkıbeleri, C: I, s: 370, 450 v. d.
Geniş bilgi için bkz: Doç. Dr. Mikâil Bayram- Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı'nın
Kuruluşu, Konya, 1991, s: 82, 83, 84, 85, 86, 104.
Kaynağa ilşkin bkz: Coşan- Makalat, s: XXIV; Coşan(1995), s: 33; Öztürk(1990),
s: 52.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi(Haz. : Atsız), Milli Eğ. Yay. İst. 1970, s: 221.
Geniş bilgiler için bkz: Birge, s: 44 v. d. ; Eröz(1990), s: 178; Fığlalı, s:
140 v. d.
Coşan- Makalat, s: XXV; Gölpınarlı- Vilâyetname, s: XIX v. d. ; Birdoğan(1990),
s: 78; Ulusoy, s: 19.
Atilla Özkırımlı- Alevilik- Bektaşilik, Cem Yay. İst. 1990, s: 103.
Dr. Mikâil Bayram- Baciyan- ı Rum, Konya 1987, s: 25.
Gölpınarlı- Vilâyetname, s: 17 v. d.
Cemal Şener- Alevilik Olayı, Yön Yay. İst. 1989, 4. baskı, s: 105.
Bayram(1991), s: 55, 64, 102, 114.
M. T. Oytan- Bektaşiliğin İçyüzü, s: 50; Birdoğan(1990), s: 316.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 221 v. d.
Öztürk, s: 53.
Bkz: Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 219.
Ahmet Eflâki- Ariflerin Menkıbeleri(Çev. : T. Yazıcı), Hürriyet Yay. İst. 1973,
C: I, s: 370. (1959- 61 baskısıyla çeviri farkı vardır. Biz doğrusunu vermeye
çalıştık. )
Elvan Çelebi- Menâkıbu'l- Kudsiye fi Menâsıbi'l- Ünsiye(Haz. : İ. E. Erünsal- A.
Y. Ocak), TTK Yay. İst. 1995, s: 169, beyit: 1994.
Geniş bilgi ve değerlendirmeler için bkz: Özkırımlı(1990), s: 102.
Babailerle ilgili kitap yazan Abdullah Tekin bu savdadır. Bkz: Ocak(1980), s:
27.
A. Gölpınarlı- Vilayetname, s: XXV( Gölpınarlı'nın verdiği bilgilerden).
Fuat Bozkurt(Haz. )- Buyruk, İst. 1992, s: 52. Benzer ifade için bkz: Adil Ali
Atalay(Haz. )- İmam Cafer- i Sadık Buyruğu, Can Yay. İst. 1993, s: 61, 111.
Noyan(1987), s: 46.
Hakkı Saygı(Haz. )- Şeyh Safi Buyruğu ve Rumeli Babağan(Bektaşi) Erkânları, İst.
1996, s: 94.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 223.
Bilgi için bkz: Ulusoy, s: 37.
Peçevi İbrahim Efendi- Peçevi Tarihi(Haz. : B. Sıtkı Baykal), Kültür Bak. Yay.
Ank. 1981, C: I, s: 92.
Bilgi ve açıklamalar için bkz: Ulusoy, s: 37; Yalçın, s: 47.
III. Mustafa, III. Selim ve II. Mahmut'un ferman metinleri için bkz: Baki
Öz(Der. )- Alevilik İle İlgili Osmanlı Belgeleri, Can Yay. İst. 1995, 75 v. d.
Belge: 66, 67, 68, 69, 70, 73).
Ferman için bkz: Ulusoy, s: 37; Baki Öz- A. İ. O. Belgeleri, s: 74(Belge: 65. )
1824(1240 H. ) tarihli fermanın metni için bkz: Ulusoy, metin no: 9.
Cemaleddin Efendi'nin "Müdafaa"sında bu mücadele tüm boyutlarıyla, vakıf ve
mahkeme sicilleri verilerek anlatılır. Vakıf ve emlakın soylarına ait olduğu
kanıtlanmaya çalışılır. (Bkz: Müdafaa). Ayrıca vakıf ve mahkeme kararlarıyla
ilgili belgeler için bkz: Baki Öz- A. İ. O. Belgeleri, s: 184 v. d. ( Belge no:
159, 160, 161. )
Geniş açıklamalar için bkz: Bayram(1987), s: 18 v. d. ; Bayram(1991), s: 62 v.
d. , 83.
Yaman- Makalat, s: 21, 29; Coşan- H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 8, 19
Yaman- Makalat, s: 35; Coşan- Makalat, s: 71; Coşan- H. Özbay(Sad. )- Makalat,
s: 43.
Yaman- Makalat, s: 37, 38; Coşan- Makalat, s: 74; Coşan- Özbay(Sad.)- Makalat,
s: 44.
Coşan- Makalat, s: 8; Coşan- H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 5 v. d.
Coşan- Makalat, s: 12; Coşan- H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 10.
Coşan- Makalat, s: 35; Coşan- H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 23.
Coşan- Makalt, s: 39; Coşan- H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 25.
Coşan- Makalat, s: 54; Coşan- H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 33.
Hacı Bektaş Veli- Fevaid(Haz. Baki Öz), Can Yay. İst. 1996, s: 75(Öğüt: 91).
Baki Öz(Haz. )- Fevaid, s: 75(Öğüt: 92).
Baki Öz(Haz. )- Fevaid, s: 76(Öğüt: 94).
Bkz: Elvan Çelebi, s: 169 v. d.
Bkz: Ahmet Eflaki, C: I, s: 370, 450.
Bkz: Vilayetname, Menakıb- ı Hünkâr Hacı Bektaş- ı Veli( Haz. A. Gölpınarlı),
Remzi Kitabevi, İst. 1958. ; Ayrıca şiirleştirilmişi için bkz: Hacı Bektaş- ı
Veli Manzum Vilâyetnamesi(Haz. B. Noyan), Can Yay. İst. 1966.
Aşıkpaşaoğlu- Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Milli Eğ. Bak. Yay. İst. 1970, s: 219- 224
arası.
Kaynak için bkz: Ocak(1996), s: 156.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 223 v. d.
F. Köprülü- "Bektaşiliğin Menşeleri", Cem Dergisi, Sayı: 54, s: 9.
Bkz: Bayram(1991), s: 104; Birdoğan(1995), s: 307 v. d.
Olayın bu yanını ele alan bir çalışmamız için bkz: Baki Öz- Aleviliğin Tarihsel
Konumu, Can Yay. İst. 1995, s: 113- 127 arası. Ayrıca bkz: Ocak(1992), s: 85 v.
d. , 120 v. d. , 193 v. d.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 223.
Bu kaynaklar ve ilgili alıntılar için bkz: Çelebi Cemalettin Efendi'nin
Savunması- Birdoğan haz. , s: 40; Gölpınarlı- Vilayetname, s: 128(açıklamalar
bölümü); Ulusoy, s: 43.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 127 v. d. (açıklamalar bölümü).
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı- Osmanlı Devleti Teşkilatında Kapukulu Ocakları,
TTK Yay. Ank. 1988, 3. baskı, C: I, s: 148.
Dr. Mikail Bayram- Bacıyan- ı Rum, Konya 1987, s: 47 v. d. Bu bulgular başka
araştırmacılarca da kabul edilir. Bkz: Öztürk(1990), s: 89 v. d. ; Fığlalı, s:
155.
Uzunçarşılı(1988), C: I, s: 149 v. d.
Coşan- Makalat, s: XXVII v. d.
Fığlalı, s: 154 v. d.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 128(açıklama bölümü).
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 91.
Dr. İrfan Gündüz- Osmanlılarda Devlet/ Tekke Münasebetleri, Seha Neşriyat, İst.
1989, 3. basım, s: 133.
Fığlalı, s: 154 v. d. ; Abdûlbâki Gölpınarlı- Mevlânâ Celâleddin, İnkılap
Kitabevi, İst. 1959, 3. basım, s: 152.
Anton Jozef Dierl- Anadolu Aleviliği, Ant Yay. İst. 1991, s: 54.
Kanıtlayıcı bilgiler için bkz: Gölpınarlı- Vilayetname, s: 127 v. d. (açıklama
bölümü)
Hammer, C: I, s: 100; Kanıtlar ve belge için bkz: Birge, s: 85 v. d.
Geniş bilgiler için bkz: Uzunçarşılı(1988), C: I, s: 168 v. d. , 175, 235.
Uzunçarşılı(1988), C: I, s: 178.
Uzunçarşılı(1988), C: I, s : 249, 375, 422, 511.
Uzunçarşılı(1988), C: I, s: 254, 259.
Uzunçarşılı(1988), C: I, s: 294 v. d.
Uzunçarşılı(1988), C: I, s: 356, 623, 632.
Uzunçarşılı(1988), C: I, s: 398, 621.
Uzunçarşılı(1988), C: I , s: 422, 434 v. d. , 450.
Dierl, s: 63.
Günümüz araştırmacılarının çoğu bu kanıya katılır ve savunurlar. Bu konu için şu
çalışmamıza bkz: Baki Öz- Aleviliğin Tarihsel Konumu, Der Yay. İst. 1995, s:
120- 140 arası. Ayrıca bu sava katılan çalışmalar için bkz: A. Gölpınarlı- Tarih
Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der Yay. İst. 1979, s: 170; İ. Z. Eyuboğlu-
Bütün Yönleriyle Bektaşilik(Alevilik), Yeni Çığır yay. İst. 1980, s: 130; İ. Z.
Eyuboğlu- Şeyh Bedreddin ve Varidat, Der Yay. İst. 1980, s: 93; Şapolyo, s: 314;
Yürükoğlu, s: 55.
Brockelmann, s: 217; M. F. Köprülü- Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, Ank.
1972, s: 49; M. F. Köprülü- Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine
Tesiri, Ötüken Yay. İst. 1981, s: 22; Muammer Sencer- Osmanlılar'da Din ve
Devlet, Erk Yay. İst. 1974, s: 69; İrfan Gündüz- Osmanlılarda Devlet/ Tekke
Münasebetleri, Seha Neşriyat, İst. 1989, 3. basım, s: 3.
Bkz: Melikoff, s: 210.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 219 v. d. ; Baki Öz(1995), s: 122, 135; Öztürk(1990), s:
76; Eyuboğlu(1980), s: 93 v. d. ; Yürükoğlu, s: 239 v. d. ; Bozkurt(1990), s:
29.
Geniş bilgi için bkz: Ocak(1992), s: 86 v. d. ; Şapolyo, s: 124; Baki Öz(1995),
s: 136.
Bu tür bir tarama için bkz: Prof. Neşat Çağatay- Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, A.
Ü. İlahiyat Fak. Yay. Ank. 1974, s: 98 v. d.
Prof. Toktamış Ateş- Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı, Say Yay. İst. 1982, s:
95; Gülvahapoğlu, s: 58; Bozkurt(1990), s: 30.
Gündüz, s: 15; Prof. Z. V. Togan- Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi,
İst. 1981, s: 371 v. d.
Bkz: Gölpınarlı- Vilayetname, s: 116 v. d. (açıklamalar bölümü); Ulusoy, s: 41.
Togan, s: 372; Gündüz, s: 71.
Prof. İ. H. Uzunçarşılı- Osmanlı Tarihi, TTK Yay. Ank. 1972, 3. baskı, C: I, s:
259, 561; Gündüz, s: 88.
Togan, s: 371, 380; Baki Öz(1995), s: 140.
Baki Öz(1995), s: 140.
Bilgi için bkz: Uzunçarşılı(1972), C: I, s: 127, 581 v. d. ; Prof. M. Tayyib
Gökbilgin- "Orhan", İslam Ansiklopedisi, M. Eğ. Bak. Yay. C: IX, s: 405; Gündüz,
s: 17.
Bektaşi babası Galip Baba'nın 1930 yılında "Yarın Gazetesi"nde yayınlanan yazı
dizisinden. Bkz: Sezgin(1990), s: 95 v. d.
Açıklamalar ve kanıtlar için bkz: Köprülü(1966), s: 94; F. Köprülü- "Bektaş",
İslam Ans. M. E. Bak. Yay. C: II, s: 461.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 204 v. d.
Temren(1994), s: 67.
Temren(1994), s: 91 v. d. ; Çamuroğlu(1991), s: 45.
Prof. Abdurrahman Güzel- "Hacıbektaş- ı Veli, Bektaşiliğin Gelişmesi ve Türk
Kültürü", BTTD, Sayı: 23, s: 58, Ocak 1987.
Birge, s: 66.
Temren(1994), s: 239 v. d. ; Bender(1991), s: 209.
Ocak(1996), s: 163, 167.
Birge, s: 64 v. d.
Birdoğan(1990), s: 153 v. d. ; Birdogan( Çelebi Cemalettin Ef. ), s:
129(Birdoğan'ın açıklaması).
Eröz(1990), s: 61 v. d. ; Oytan, s: 374.
Bkz: Baha Sait Bey(Birdoğan), s: 21, 131, 141 v. d. ; Şapolyo, s: 302.
Öztürk(1990), s: 175 v. d.
Bkz: Atalay, s: 41; Öztürk(1990), s: 183 v. d. ; Sunar, s: 38
Bkz: Atalay, s: 39 v. d. ; Noyan(1989), s: 114 v. d. ; Şapolyo, s: 320 v. d. ;
Fığlalı, s: 196 v. d. ; Eyuboğlu(1980), s: 138; Eröz(1990), s: 62; Birge, s: 65;
Sunar, s: 37.
Oytan, s: 6.
Sınıflamalar için bkz: Atalay, s: 13, 28 v. d. ; Zelyut(1990), s: 319 v. d. ;
Erişen- Samancıgil, s: 89 v. d. ; Ulusoy, s: 35, 255 v. d. ; Oytan, s: 101, 374;
Sezgin(1990), s: 75 v. d.
Geniş açıklamalar için bkz: Noyan(1987), s: 474 v. d. ; F. Köprülü- "Abdal
Musa", Köprülü'den Seçmeler(Der. : O. Köprülü), Kültür Bak. Yay. İst. 1972, s:
109- 123 arası. ; Musa Seyirci- Abdal Musa Sultan, Der Yay. İst. 1992, s: 21 v.
d. ; Prof. Abdurrahman Güzel- "Yaşadığı Devirde İki Teke İli", Abdal Musa Sultan
ve Velayetnamesi(Der. : Adil A. Atalay), Can Yay. İst. 1990, s: 75- 93 arası.
Evliya Çelebi Abdal Musa'yı "Peygamber soyundan, Horasan erenlerinden, Hacı
Bektaş Veli fukarasından" olarak tanıtır. Bkz: Evliya Çelebi- Seyahatname, Üçdal
Neşriyat, İst. 1985, C: IX, s: 19.
Bkz: Aşıkpaşaoğlu- Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 223; Hoca Sadettin Efendi- Tacü't-
Tevarih, Kültür Bak. Yay. İst. 1979, C: V, s: 11.
Köprülü- Abdal Musa makalesi, s: 121.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 17; Hasluck(Demirel), s: 16 v. d.
Birdoğan(1990), s: 223.
Zelyut(1990), s: 325.
Evli Çelebi- Seyahatname, C: IX, s: 19 v. d.
Seyirci, s: 32 v. d.
Seyirci, s: 59- 64 arası. Ayrıca Sevündük Dede için bkz: Evliya Çelebi-
Seyahatname, C: IX, s: 20.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 17, 79; Hasluck(Demirel), s: 16 v. d.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: II, s: 418.
Çağdaş kaynaklardaki bilgiler için bkz: Aşıkpaşaoğlu- Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 50
v. d. ; Mehmet Neşri- Neşri Tarihi(Haz. : M. A. Köymen), Kültür ve Tur. Bak.
Yay. Ank. 1983, C: I, s: 83, 92.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 16; Hasluck(Demirel), s: 19.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 220.
Prof. Ömer Lütfi Barkan- "İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve
Zaviyeler", Cem Dergisi, Sayı: 55, s: 10, Aralık 1995.
Cevdet Türkay- Osmanlı İmparatorluğu'nda Oymaklar, Aşiretler ve Cemaatler, İst.
1979, s: 373 v. d.
Bkz: Vilayetname- i Kolu Açık Hacim Sultan, Ayyıldız Yay. Ank. 1993.
Geniş açıklamalar için bkz: Noyan(1987), s: 459 v. d. ; Oytan, s: 179 v. d.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 17; Hasluck(Demirel), s: 20.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 18; Hasluck(Demirel), s: 18.
"İzmir Kemalpaşa'daki Hamza Baba Dergahı", Nefes Dergisi, Sayı: 9, s: 27. Temmuz
1994.
Veli Baba Ocağı/Dergahı ve "menakıbname" için bkz: Doç. Bedri Noyan(Haz. )- Veli
Baba Menakıbnamesi, Can Yay. İst. 1993.
Doç. Necmi Ülker- "İzmir- Yağhanelerdeki Bektaşi Mezar Kitabeleri( XIX. ve XX.
Yüzyıl)", IV. Araştırma Sonuçları Toplantısı, Ank. 1986, s: 1- 38 arası.
Geniş açıklamalar için bkz: Doç. Bedri Noyan- "İzmir'de Yusuf Şemşettin Baba ve
Karadutlu Dergahı, I, II, III", Nefes Dergisi, Sayı: 6, 7, 8, Nisan- Mayıs-
Haziran 1994.
Bkz: Ocak(1992) s: 97; Gülağ Öz- "Dergahların İşlevi ve Sultan Sücaüddin Veli",
Cem Dergisi, Sayı: 54, s: 41 v. d. Kasım 1995.
Vilayetnamesi için bkz: Prof. Orhan Köprülü(Haz. )- "Vilayetname- i Sultan
Şucauddin", TM. 1972. ; Prof. Şükrü Elçin(Haz. )- "Bir Şeyh Şücaeddin Baba
Velayetnamesi", Türk Kültürü Araştırmaları(Prof. Necati Akder'e Armağan),
XXII/1- 2, 1984, s: 199- 208; "Prof. Şükrü Elçin(Haz. )- "Şeyh Şücaeddin Baba
Velayetnamesi", Halk Edebiyatı Araştırmaları, Kültür ve Tur. Bak. Yay. Ank.
1988, C: II, s: 97- 112; Nejat Birdoğan- "Sultan Şucaeddin ve Velayetnamesi",
Alevi Kaynakları, Kaynak Yay. İst. 1996, C: I, s: 121- 172 arası.
Ocak(1992), s: 98; Gülağ Öz, a. g. y. Sayı: 54, s: 42.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 16; Hasluck(Demirel), s: 20.
Bkz: Nevzat Altıntaş- "Sultan Şücaettin Veli", Nefes Dergisi, Sayı: 32, s: 23 v.
d. Haziran 1996.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 81.
Birge, s: 43.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 82.
Noyan(1987), s: 458; Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 16; Hasluck(Demirel), s: 20.
Dr. M. Nuri Dersimi- Hatıratım, Stockholm 1986, s: 126 v. d.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 36, 81, 88 v. d. , 91; Noyan(1987), s: 470 v. d.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 81; Noyan(1987), s: 473.
Noyan(1987) s: 473.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 81; Noyan(1987), s: 472.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 81; Noyan(1987), s: 473.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 81, 89; Noyan(1987), s: 471.
Ocak(1996), s: 72 v. d.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: II, s: 762 v. d.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 81; Noyan(1987), s: 472.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 81; Noyan(1987), s: 472.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 21, 36, 41, 49, 58, 60 v. d. , 70 v. d. , 81 v. d. ,
90 v. d. ; Noyan(1987), s: 458 v. d.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 17; Hasluck(Demirel), s: 17.
Köprülü(1966), s: 221.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 220.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: VIII, s: 498.
Hoca Sadettin Efendi- Tacü't Tevarih, C: I, s: 130, C: V, s: 19; Prof. İ. H.
Uzunçarşılı- Osmanlı Tarihi, Ank. 1972, C: I, s: 169; Ocak(1992), s: 92.
Hammer, C: I, s: 206; Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 14; Hasluck(Demirel), s: 21.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: II, s: 524 v. d.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: II, s: 403, 423.
Tacü't- Tevarih, C: V, s: 11.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 16; Hasluck(Demirel), s: 19.
Prof. Fuat Köprülü- "İslam Sufi Tarikatlerine Türk- Moğol Şamanlığının Tesiri",
Anadolu Aleviliği'nde Yol Ayrımı(N. Birdoğan)'nın içinde, s: 496.
Noyan(1987), s: 464.
Ocak(1992), s: 70.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 81, 90.
Bkz: "Barak Baba" maddesi, Meydan Larousse, Sabah Yay. C: II, s: 549; Abdulbaki
Gölpınarlı- Yunus Emre ve Tasavvuf, İst. 1961, s: 17.
Bkz: Noyan(1987), s: 464 v. d. ; Ocak(1992), s: 71; Birdoğan(1992), s: 53.
Prof. Z. Velidi Togan- Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İst. 1981,
3. basım, s: 271.
Öztelli, "Barak Baba, Konya Selçuklu hükümdarlarından İkinci Keykavus'un
oğludur" der. Bkz: Öztelli(1971), s: XIX; Noyan'sa "Prenslik meselesi pek
kuvvetli bir noktadır. Barak Baba bir Selçuklu prensidir" der. Bkz: Noyan(1987),
s: 466.
Togan, s: 471.
Gözlemler için bkz: Öztelli(1971), s: XX v. d.
Bkz: "Baraklar" maddesi, Meydan Larousse Ans. Sabah Yay. C: II, s: 550.
Gölpınarlı(1961), s: 17, 26; Noyan(1987), s: 466 v. d. ; Ocak(1992), s: 70.
Öztelli(1971), s: XXII.
Bkz: Abdülbaki Gölpınarlı- Yunus Emre ve Tasavvuf, İst. 1861, s: 43.
Togan, s: 271.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 13; Hasluck(Demirel), s: 15 v. d.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: II, s: 710, 762; Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 13
v. d. ; Hasluck(Demirel), s: 15.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 16, 44; Hasluck(Demirel), s: 20, 79.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 44; Hasluck(Demirel), s: 78 v. d.
Konuya ilişkin geniş bilgi için bkz: Nejat Birdoğan- Alevi Kaynakları, Kaynak
Yay. İst. 1996, C: I, s: 83- 120 arası; Özkırımlı(1985), s: 86 v. d.; Murat
Küçük(Röp.)- "Bozkıra Hayat Veren Gönül Eri: Hasan Dede", Cem Dergisi, Sayı: 66,
s: 26 v. d. Mayıs 1997
Bkz: Ocak(1992), s: 68 v. d.
Prof. Z. Velidi Togan- Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İst. 1981,
3. basım, s: 271.
Togan, s: 267.
Bkz: Ahmet Eflaki- Ariflerin Menkıbeleri, C: I, s: 204; Köprülü(1966), s: 180;
Gölpınarlı(1959), s: 243 v. d. ; Ocak(1992), s: 66.
Geniş bilgi için bkz: Necdet Sakaoğlu- "Seyyid Garip Musa Ocağı" , Tarih ve
Toplum Dergisi ve Ehlibeyt Dergisi, Sayı: 18, s: 13 v. d. Kasım 1989.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 79.
Aşıkpaşa Tarihi, s: 219; Tacü't Tevarih, C: V, s: 3; Ayrıca "Şakayık
Tercümesi"nden naklen Köprülü(1966), s: 177 v. d. ; Noyan(1987), s: 433 v. d.
Müneccimbaşı Ahmet Dede- Müneccimbaşı Tarihi, Tercüman Yay. İst. C: I, s: 80.
Bkz: Noyan(1987), s: 434.
Bkz: Prof. Osman Turan- Selçuklular Zamanında Türkiye, İst. 1971, s: 642 v. d. ;
Prof. Y. Yücel- Prof. A. Sevim- Türkiye Tarihi, Sabah Yay. , C: I, s: 145; Prof.
Erdoğan Merçil- Müsliman Türk Devletleri Tarihi, TTK Yay. Ank. 1993, s: 166 v.
d.
Aşık Paşa-yı Veli- Garipname (Çev. B: Noyan), Ardıç Yay. Ank. 1998.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 220; Tacü't- Tevarih, C: V, s: 4 v. d. ; Bursalı Mehmet
Tahir Ef, C: I, s: 42 v. d. ; Noyan(1987) s: 434 v. d.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 220.
Bkz: Gölpınarlı- Vilayetname, s: 21, 48 v. d. Ayrıca bkz: Köprülü(1966), s: 222
v. d.
Tacü't- Tevarih, C: V, s: 49.
Noyan(1987), s: 440.
Taptuklu topluluğuna ilşkin ilk kayıtlara XIII. y. yıl eseri olan Niğdeli Kadı
Ahmet'in "el- Veled- uş Şefik"inde rastlanılır. Bu dönem Anadolusu'nun
toplulukları arasında Taptuk Emre'ye bağlı Taptuklular'dan da söz edilir. Bkz:
Osman Tuaran- " Selçuklu Türkiyesi Din Tarihine Dair Bir Kaynak", s: 544.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 48 v. d. Diğer "Vilayetname" yazmalarındaki konuya
ilşkin benzer anlatımlar için bkz: Noyan(1987), s: 444 v. d.
Akbank'ın Yunus'un 650. yıldönümü nedeniyle 1971'de düzenlediği seminere sunulan
bildirilerden. Bkz: Eyuboğlu(1972), s: 356 v. d. (ek).
Zelyut(1990), s: 224.
Köprülü(1966) s: 240.
A. Gölpınarlı- Yunus Emre ve Tasavvuf, İst. 1961, s: 368.
A. Gölpınarlı- Yunus Emre, s: 20, 29.
Öztürk(1990), s: 131 v. d.
Coşan- Makalat, s: XXXVI; Coşan(1995), s: 39 v. d. , 102.
Abdülkadir Sezgin- "Hacı Bektaş- ı Veli ve Bektaşilik", Alevilik Üstüne Ne
Dediler(Der. C. Şener), Ant Yay. İst. 1990, s: 158.
Yunus'un kitapları birçok kez yayınlanmıştır. En yeni ve eleştirel metinli olanı
için bkz: Dr. Mustafa Tatçı- Yunus Emre Divanı, Risaletü'n- Nushiyye, Tenkitli
Metin- III. , Kültür Bak. Yay. Ank. 1991.
Köprülü(1966), s: 252- 280 arası.
Köprülü(1966), s: 280 v. d.
Gölpınarlı- Vilayetname, 50, 93 v. d.
Gölpınarlı(1959), s: 103.
Geniş bilgi için bkz: A. Gölpınarlı- Mevlana Celaleddin, İst. 1959, s: 66 v. d.
; Noyan(1987), s: 490 v. d.
Bkz: Doç. Mikail Bayram- Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı'nın Kuruluşu, Konya 1991, s:
56 v. d. , 60 v. d. , 85. ; Birdoğan(1990), s: 82 v. d. ; Kaleli(1993), s: 30 v.
d.
Baha Sait Bey(Birdoğan), s: 130.
Ulusoy, s: 72 v. d.
Şapolyo, s: 320.
Hakkı Saygı(Haz. )- Otman Baba ve Vilayetnamesi, İst. 1996, s: 8, 64.
Bkz: Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 19 v. d. , 79; Hasluck(Demirel), s: 25 v. d.
Geniş bilgi için bkz: Thierry Zarcone- "Merdivenköy Tekkesi ve Osmanlı
İmparatorluğu'nun Bektaşi Coğrafyası", Nefes Dergisi, Sayı: 23, s: 17 v. d.
Eylül 1995.
Geniş bilgi için bkz: Burhan Kocadağ- Şahkulu Sultan Dergahı ve İstanbul Bektaşi
Tekkeleri, Can Yay. İst. 1998, s: 20 v. d.; Melikoff, s: 239 v. d. ; Ekrem Işın-
"İstanbul Bektaşiliği- I, II", Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21 Haziran- Temmuz 1995;
Ekrem Işın- "İstanbul Bektaşi Tekkeleri", Cem Dergisi, Sayı: 62 Ocak 1997.
Melikoff, s: 235; Ekrem Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21; E. Işın- Cem Dergisi,
Sayı: 62;
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 21, s: 27.
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21; E. Işın- Cem Dergisi, Sayı: 62.
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21; Murat Küçük'ün Turgut Koca ile söyleşisi,
bkz: Cem Dergisi, Sayı: 63, s: 21- 27 arası, Şubat 1997.
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21, Haz. - Temmuz 1995; Cem Dergisi, Sayı: 62,
s: 56, Ocak 1997(E. Işın'la İstanbul Bektaşi Tekkeleri üzerine söyleşi); Cem
Dergisi, Sayı: 63, s: 26, Şubat 1997(Turgut Koca ile söyleşiden).
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21.
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21; E. Işın- Cem Dergisi, Sayı: 62, s: 57.
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, s: 27; E. Işın- Cem Dergisi, Sayı: 62, s: 56.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 18, 20, 91.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, s: 220; Noyan(1987), s: 511; Köprülü(1966), s: 220.
Hoca Sadettin Ef. - Tacü't Tevarih, C: V, s: 9.
Geniş bilgi için bkz: Mehmet Yaman- Karaca Ahmet Sultan Hazretleri, İst. 1989. ;
Noyan(1987), s: 507- 516 arası.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: VIII, s: 509.
Yaman(1989), s: 135.
Yaman(1989), s: 79.
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21; E. Işın- Cem Dergisi, Sayı: 62.
E. Işın- Nefes Dergisi, Sayı: 20, 21; E. Işın- Cem Dergisi, Sayı: 62.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 20; Hasluck(Demirel), s: 27; Abdurrahim Dede- "Batı
Trakya'da Bektaşilik ve Bektaşilik Hakkında Arşiv ve Kütüphanelerimizde Bulunan
Yazma Eserler", Hacı Bektaş Veli, Ank. 1977, s: 49 (Baş. Ar. Gen. Müd. Deki 1827
tarihli "Bektaşi Zaviyeleri" adlı defterden).
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: III, s: 347- 365 arası. Hasluck(Koca- Erginsoy),
s: 21; Hasluck(Demirel), s: 27.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: III, s: 366.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: III, s: 366.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: VIII, s: 29 v. d.
Evliya Çelebi- Seyahatname, C: VIII, s: 37 v. d. ; Abdurrahim Dede, s: 48.
Bkz: Baki Öz- Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları, Ant Yay. İst. 1992, s: 93 v. d.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 20, 47, 80; Hasluck(Demirel), s: 27, 84; Abdurrahİm
Dede, s: 49.
Refik Engin- "Trakya'da Bir Bektaşi Dergahı; Abdal Baba Dergahı", Nefes Dergisi,
Sayı: 24, s: 23 v. d. Ekim 1995.
Abdurrahim Dede, s: 49.
Hasluck(Koca- Erginsoy), s: 20, 47; Hasluck(Demirel), s: 27 v. d. , 84 v. d.
Abdülbaki Gölpınarlı(Haz. )- Menakıb- ı Hacı Bektaş Veli, Vilayetname, İnkılap
Kitabevi, İst. 1958.
Gölpınarlı- Vilayetname'ye önsözdeki açıklamalarından. Bkz: s: III- XXXVI arası.
; Ocak(1983), s: 5 v. d. ; Yalçın, s: 13 v. d.
Doç. Bedri Noyan- Hacı Bektaş- ı Veli Manzum Vilayetnamesi, Can Yay. İst. 1996.
"Vilayetname"ye ilişkin açıklamalar için giriş bölümüne bkz: s: 13- 104 arası.
Birdoğan(1990), s: 88; Birdoğan(1995), s: 310; Gülvahapoğlu, s: 74. Coşan-
Makalat, s: L. Manisa Kütüphanesi 1311 no. da kayıtlı olan "Makalat" nüshasını
Prof. İ. H. Ertaylan bu adla yayınlamıştır. Bkz: İsmail Hikmet Ertaylan-
Hatipoğlu Bahrü'l Hakayık, İ. Ü. Ed. Fak. İst. 1960.
Sefer Aytekin(Haz. )- Makalat, Emek Basımevi Yay. Ank. 1954.
Prof. Esat Coşan- Makalat, Seha Neşriyat, İst. Tarihsiz. "Makalat"a ilişkin bkz:
XLII- LII.
Mehmet Yaman(Haz. )- Makalat ve Müslümanlık, Gülbay Yay. İst. 1985.
Aziz Yalçın- Makalat- ı Hacı Bektaş Veli, Der Yay. İst. 1993.
Gölpınarlı(1969), s: 273.
Bu yollu görüş için bkz: Eyuboğlu(1989), s: 65.
Coşan(1995) 44 v. d. ; Coşan(1995), s: 95 v. d.
Coşan- Makalat, s: XXXIX; Coşan(1995), s: 91 v. d
Prof. F. Köprülü- "Bektaşiliğin Menşeleri", Cem Dergisi, Sayı: 54, s: 9 Kasım
1995; Noyan(1987), s: 33; Gölpınarlı(1969), s: 273; Kaleli(1993), s: 160 v. d.
Fığlalı(1991), s: 159; Ayrıca bkz: Noyan(1987), s: 33.
Temren(1995), s: 108.
İ. Ö. - Hazreti Hünkar Hacı Bektaş- ı Veli'nin Vasiyetnâmesi(Kitabu Fevâid),
Dizgonca Matbaası, İst. 1959.
Mehmet Yaman(Haz.)- Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin Vasiyyetnamesi (Fevaid),
Ayyıldız Yay. Ank. (tarihsiz).
Baki Öz(Haz. )- Fevaid(Yararlı Öğütler), Can yay. İst. 1996.
"Bektaş" mad. Türk Ansiklopedisi, C: VI, s: 33.
Ulusoy, s: 11.
Bkz: Birdoğan(1990), s: 89; Birdoğan(1995), s: 312.
"Bektaş Veli"- Ana Britannica Ansiklopedisi, Hürriyet Yay. C: V, s: 71.
Bkz: Besim Atalay- Bektaşilik ve Edebiyatı, Ant Yay. İst. 1991, s: 88; Burhan
Oğuz- "Anadolu Aleviliğinin Kökenleri", Alevilik Üstüne Ne Dediler(Der: C.
Şener), Ant Yay. İst. 1990, s: 272; Noyan(1987), s: 336.
Hasluck(Demirel), s: 74 v. d. , 161 v. d.
Belge için bkz: Baki Öz(Der)- Alevilik İle İlgili Osmanlı Belgeleri, s: 174;
Birdoğan(1992), s: 280.
Abdülkadir Sezgin- "Hacı Bektaş- ı Veli ve Bektaşilik", Alevilik Üstüne Ne
Dediler(Der. C. Şener), Ant Yay. İst. 1990, s: 200 v. d.
Melikoff(1993), s: 41.
Atalay, s: 14.
Sunar, s: 11, 23.
Bkz: Gülvahapoğlu, s: 36, 98, 102, 133 v. d. , 148 v. d.
Birdoğan(1990), s: 44.
M. Emin Lebe- "Hacı Bektaş Türkçe İnanmaktır", Hacı Bektaş Veli, s: 74.
Bkz: Noyan(1987), s: 18, 24, 28, 31, 40, 73 v. d.
Baha Sait Bey(Birdoğan), s: 18 v. d. , 20, 22, 24, 25, 100, 102, 133.
Bkz: Akpınar(1994), s: 155 v. d.
Coşan- Makalat, s: 77; H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 45; M. Yaman- Makalat ve
Müslümanlık, s: 40.
Coşan- Makalat, s: 73; H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 43 v. d. ; Yaman- M. ve
Makalat, s: 38.
Metin için bkz: Noyan(1987), s: 517; Birdoğan(1992), s: 61; Baki Öz(1997), s:
63.
Bkz: Temren(1994), s: 191.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 17, 110.
Bkz: Gölpınarlı- Vilayetname, s: 53.
Hacı Bektaş bu anlayışını "Hakikat Makamları" içerisinde sayar. Bkz: Coşan-
Makalat, s: 30; H. Özbay(Sad. )- Makalat, s: 20; Yaman- M. ve Makalat, s: 29.
Ayrıca açıklama ve yorumlar için bkz: Yalçın, s: 226; Noyan(1987), s: 8, 63,
187, 335. Cabbarkulu yazmalarındaki aynı ifade için bkz: Noyan(1987), s: 63.
Otman Baba'nın ifadesi için bkz: Saygı(1996), s: 75. "Buyruk" da Hacı Bektaş'a
dayanarak bu ilkeyi "Hakikat Kapısı" içerisinden sayar. Bkz: Bozkurt- Buyruk, s:
39, 128.
"Makalat" nüshaları arasında çok az farklılıklar varsa da hemen hemen tümü aynı
yerleri yazarlar. Karşılaştırarak bkz: Coşan- Makalat, s: 84 v. d. ; H.
Özbay(Sad. )- Makalat, s: 49; Yaman- M. ve Makalat, s: 42.
Söz için bkz: Fığlalı(1991), s: 182; Yaman(1989), s: 65.
Yunus'un bu düşünceyi işleyen dizeleri için bkz: Sebahattin Eyuboğlu- Yunus
Emre, s: 29, 355; Kaygusuz(1995), C: I, s: 126, 162, 165, 167.
Temren(1994), s: 240.
Bkz: Prof. Niyazi Öktem- Laiklik, Din ve Alevilik Yazıları, Der Yay. İst. 1995,
s: 139- 158 arası.
Temren(1994), s: 247.
Yunus'un bu alandaki görüşlerini yansıtan dizeleri için bkz: Kaygusuz(1995), s:
164.
Noyan(1987), s: 79.
Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s: 51; Özbay(Sad. ), s: 31; M. Yaman- M. ve Makalat,
s: 23.
Bkz: Prof. F. Köprülü- W. Barthold- İslam Medeniyeti Tarihi, Diy. İş. Baş. Yay.
Ank. 1973, s: 89; Melikoff(1993), s: 86, 129.
Bkz: Hacı Bektaş Veli(Haz. Baki Öz)- Fevaid, s: 30 v. d. (Öğüt: 9)
Noyan(1987), s: 77 v. d.
Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s: 7, 10; Özbay(Sad. ), s: 5, 7; M. Yaman- M. ve
Makalat, s: 20. Ayrıca bkz: Yalçın, s: 98.
Geniş açıklamalar ve yorumlar için bkz: Eyuboğlu(1989), s: 101 v. d. , 110 v. d.
, 116 v. d.
F. Bozkurt- Buyruk, s: 43.
Kurallar için bkz: Oytan, s: 400 v. d. ; Sunar, s: 87. Bu tanımlamaların benzeri
Alevi "Buyruk"larından da yer alır. Bkz: F. Bozkurt- Buyruk, s: 58. Mürşit,
gülbanklarıyla bu ilkeleri talibe/müride kazandırmaya çalışır.
Bkz: Oytan, s: 400 v. d. ; Sunar, s: 87; Noyan(1987), s: 190; F. Bozkurt-
Buyruk, s: 23.
Coşan(Haz. )- Makalat, s: 109; Özbay(Sad. )- Makalat, s: 62; M. Yaman- M.
Makalat, s: 47. Ayrıca bkz: Yalçın, s: 397 v. d.
Geniş açıklamalr için bkz: Temren(1994), s: 132 v. d. , 136 v. d. , 159 v. d. ,
180 v. d. , 183 v. d. , 197 v. d. , 242 v. d.
Hacı Bektaş Veli(Haz. B. Öz)- Fevaid, s: 58(Öğüt: 65), 89.
Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s: 102; Özbay(Sad. )- Makalat, s: 59; M. Yaman- M.
ve Makalat, s: 45.
Hacı Bektaş Veli(Haz. B. Öz)- Fevaid, s: 56(Öğüt: 63).
Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s: 29; Özbay(Sad. )- Makalat, s: 19; M. Yaman- M.
Makalat, s: 21, 29, 34. "Makalat"taki ilgili bölümler ve açıklamalar için ayrıca
bkz: Yalçın, s: 127 v. d. , 218, 274, 285.
Gülvahapoğlu, s: 112.
H. Saygı(Haz. )- Otman Baba ve Velayetnamesi, s: 34.
Gölpınarlı(1985), s: 141.
Bkz: Temren(1995), s: 7, 127.
Hacı Bektaş Veli(Haz. B. Öz)- Fevaid, s: 56(Öğüt: 62).
Bu kural "Hakikat"ın makamları arasında sayılır. Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s:
30; Özbay(Sad. )- Makalat, s: 20; M. Yaman- M. ve Makalat, s: 29.
Hacı Bektaş Veli(Haz. B. Öz)- Fevaid, s: 29(Öğüt: 6).
H. Saygı(Haz. )- Otman Baba ve Velayetnamesi, s: 66.
Gülvahapoğlu, s: 95 v. d.
Hacı Bektaş Veli(Haz. B. Öz)- Fevaid, s: 25.
Gölpınarlı- Vilayetname, s: 37.
Eyuboğlu(1989), s: 27.
Hacı Bektaş Veli(Haz. B. Öz)- Fevaid, s: 55(Öğüt: 59), 86 v. d.
Bkz: Hacı Bektaş Veli(Haz. B. Öz)- Fevaid, s: 21 v. d.
Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s: 51; Özbay(Sad. )- Makalat, s: 31; M. Yaman- M.
Makalat, s: 23.
Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s: 20; Özbay(Sad. )- Makalat, s: 13; M. Yaman- M. ve
Makalat, s: 27.
Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s: 80; Özbay(Sad. )- Makalat, s: 47; M. Yaman- M. ve
Makalat, s: 41.
Hacı Bektaş öğretisinin bu alandaki saptamaları ve çözüm önerilerini şu
kitabında bulabiliriz. Bkz: Coşan(Haz. )- Makalat, s: 65 v. d. ; Özbay(Sad. )-
Makalat, s: 39 v. d. ; M. Yaman- M. ve Makalat, s: 38 v. d.
Araştırmacı Yörükoğlu, Alevi- Bektaşiliğin "Komünistlik kavramlar" ve tohumlar
içerdiği görüşündedir. Bkz: Yörükoğlu, s: 167; Zelyut, Alevi- Bektaşiliğin XX.
y. yılın ilk çeyreğine kadar süren dönemini 'Köy Sosyalizmi' " olarak
adlandırır. Bkz: Rıza Zelyut- "Aleviliğin Toplumsal Özellikleri", Nefes Dergisi,
Sayı: 7, s: 20, Mayıs 1994.
Bkz: Yalçın, s: 66 v. d.
Hacı Bektaş'ın ilk "Türk Komünü"nü kuruşu için bkz: Gülvahapoğlu, s: 118.
Bkz: Kaygusuz(1995), C: I, s: 182. Belge için bkz: Birdoğan(1992), s: 272.
Bkz: Birdoğan(1992), s: 182.
Bkz: Noyan(1987), s: 92, 336.
Coşan(Haz. )- Makalat, s: 20; Özbay(Sad. )- Makalat, s: 14; M. Yaman- M. ve
Makalat, s: 27.
Malatya Alevi çevrelerinde; "Bu sözden dönersen, bu ikrarı bozarsan, büyük kız
saklamış kullardan ola mısın?" ve "Ayalini yalın ayak gezdirmiş kullardan ola
mısın?" biçiminde özdeyiş biçimine dönüşmüş yeminler vardır. Bkz: Eröz(1990), s:
290; Birdoğan(1990), s: 362.
"Dört Kapı Kırk Makam" konusu hazırlanırken Hacı Bektaş'ın Coşan, Özbay ve
Yaman'ın hazırladıkları "Makalat"ıyla B. Öz'ün hazırladığı "Fevaid"i temel
alınmıştır. "Buyruk"lardan da F. Bozkurt'un hazırlaması olanından
yararlanılmıştır(s: 125 v. d. ). Ayrıca şu çalışmalardan yararlanılmıştır. Bkz:
Birdoğan(1990), s: 324 v. d. ; Baha Sait Bey(Birdoğan), s: 115 v. d. ;
Bender(1991), s: 226 v. d. ; Yalçın, s: 66 v. d. , 73 v. d. , 147 v. d. , 170 v.
d. , 187 v. d. , 201 v. d. , 225 v. d. , 238 v. d. , 247 v. d. ; Fığlalı, s: 168
v. d. , 1772 v. d. , 292; Sunar, s: 167 v. d. ; Kaleli(1995), s: 303 v. d. ;
Korkmaz(1995), s: 33- 112 arası.
------
Kaynak: alevibektasi.org |