MALATYA KATLİAMI
Malatya'da meydana gelen olayları
değerlendirmeden önce, bu kentin siyasi ve inançsal yapısının bilinmesinde
yarar vardır. 1990 genel nüfus sayımına göre Malatya'nın nüfusu
702.055'dir. Kent nüfusunun yüzde 30'unu Alevi, yüzde 70'ini Sünni
topluluğu oluşturmaktadır. Alevilerin yoğunlukta olduğu ilçeler
Arguvan, Arapgir, Doğanşehir, Akçadağ, Hekimhan'dır. Yeşilyurt ve
Darende ilçelerinde ve köylerinde yerleşik Alevilerin sayısı azdır.
Pütürge'de ise Alevilerin yerleşik olduğu yalnızca dört köy bulunmaktadır.
Malatya merkezinde Alevilerin yoğun olduğu mahalleler, Başharık,
Gürsel, Çavuşoğlu, Özalper (Samanharkı), Çilesiz, Fırat, Küçük Mustafapaşa,
Samanlı, Ata, Aşağıbağlar'dır. Diğer mahallelerde az sayıda Alevi
yerleşiktir.
Malatya'nın siyasi yapısının zaman dilimi içinde önemli değişimler
yaşamış olduğunu görürüz. 1946'da çok partili döneme geçilmiştir.
Kurulan siyasi partilerden biri DP'dir. DP halka yapılan baskıların
ve yoksulluğun karşısında olduğunu belirterek özgürlüklerin savunuculuğunu
yapıyordu. Aleviler, Osmanlı'dan beri horlanmışlar, baskı ve katliamlarla
karşılaşmışlardır. DP'nin özgürlük söylemlerine inanan Aleviler,
1950, 1954 ve 1957 yıllarında yapılan milletvekili genel seçimlerinde
oylarının yaklaşık olarak yüzde 70'ini DP'ye, kalanını da CHP'ye
veriyorlardı. Sünni topluluğunun büyük çoğunluğu (yüzde 70) ise,
İsmet İnönü'ye tutkularından dolayı oylarını CHP'ye veriyorlardı.
27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle DP kapatıldı. 1961 Anayasası hazırlandı.
1961 Anayasası bazı yenilikler, temel hak ve özgürlüklere ilişkin
önemli düzenlemeler içeriyordu. Buna bağlı olarak memurlar örgütlenmeye
başladılar. Sivil örgütlerin içinde nice ve nitel olarak en önemlisi,
öğretmenlerin kurduğu TÖS'dü. TÖS'e üye öğretmenlerin tümüne yakını
solcu ve demokrattı. Köylerde genellikle TÖS üyesi öğretmenler çalışıyordu.
Bu arada, demokrasi ve emek yanlısı TİP'in de yandaşları çoğalıyordu.
1950'li onyıl boyunca DP'ye oy veren Aleviler, bu kez sol partilere
yöneldiler. 1965 milletvekili genel seçimlerinde Alevilerin çoğunluğu
CHP'ye, bir bölümü de TİP'e oy verdi. Önceki seçimlerde CHP'ye oy
veren Sünni topluluğu, bu kez DP'nin devamı olan AP'yi ve diğer
sağ partileri desteklemeye yöneldi. Böylece Malatya'da siyasal yapılanmanın
üzerinde bulunduğu zemin sürekli değişiyordu.
1973 milletvekili genel seçimlerinde MSP, 29.139; AP, 20.224; MHP,
2.686 ve CHP, 64.442 oy almışlardı. Görüleceği üzere, çalkantılı
yılların başlarında, siyasal İslâmcıların ağırlıklı olduğu MSP kentte
önemli ölçüde taban oluşturmuştu. Bu siyasal gelişmeler sağ-sol
ayrışımını da birlikte getirdi. Sağ siyasi iktidarların (1950'den
günümüze sağ partiler iktidardadır) desteğiyle kurulan ve korunarak
geliştirilen Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları, Akıncılar
Derneği gibi sağ dernekler güçlenirken; karşıt sol örgütler de oluşuyordu.
Bu ideolojik örgütlenmeler, giderek karşılıklı çatışmalara dönüştü.
Sağ örgütler, genellikle dini kullanarak karşıtlarına saldırıyorlardı.
Sol örgütler ise, "Demokrasi, eşitlik ve özgürlük" söylemiyle
taban oluşturmaya çalışıyorlardı. Siyasal ayrışım körüklendikçe
Aleviler sol partilere, özellikle CHP'ye blok halinde oy vermeye
yöneldiler. 1977 milletvekili genel seçimlerinde CHP, 99.107; AP,
32.224; MSP, 38.516; MHP, 17.371 oy aldılar. (1)
Bu seçimlerde MHP ve MSP'nin oyları büyük artış göstermiştir. Türkiye
genelinde sağ siyasal iktidarlar tarafından körüklenerek geliştirilen
ideolojik ayrışımın yoğunlaştığı illerden biri Malatya'dır. Malatya'da
Alevi-Sünni ayrışımı yaratmak amacıyla "Mum söndü" tiyatro
getirerek Aleviler küçük düşürülmeye çalışıldı. Nitekim Alevilerin
bu oyuna tepkileri sert olmuştu. Camilerde de Alevilere yönelik
horlayıcı, suçlayıcı vaazlar veriliyordu. "Türk-İslam sentezi"
doğrultusunda konferanslar, paneller düzenleniyor, ırk ve inanç
ayrılığı körükleniyor, bu ayrımlar üzerinden saldırılar tertiplenmeye
çalışılıyordu.
Gelişmelerde, ABD'nin gönderdiği "Barış Gönüllüleri"nin
de oldukça önemli etkileri olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD, Sosyalist
Blok'un gelişmesini kendine yönelik bir tehdit olarak algılamış,
bunun karşısında da bazı ülkeleri öncü karakol olarak kullanmayı
amaçlamıştı. Türkiye, Sovyetler Birliği'yle karadan ve denizden
komşuydu. Bu yüzden, Türkiye ABD için önemli bir ileri karakol işlevi
üstlenebilirdi, ancak bunun için Türkiye'nin Sovyet nüfuzuna girmesini
önleyecek tedbirler almak gerekmekteydi. Türkiye'deki devrimci gelişmeler
ve örgütlenmeler, bu amaçla engellenmeye çalışıldı. Devrimci ve
demokrat kitle örgütlerinin karşısında duracak ırkçı-şeriatçı örgütlenmelere
yönelindi. Bununla da yetinmeyen ABD, özel yetiştirilmiş uzmanlarını
Barış Gönüllüleri adıyla Türkiye'ye göndermeye başladı. Barış Gönüllülerinin,
Türkiye'deki feodal, etnik ve mezhepsel (Alevi-Sünni, Kürt-Türk)
ayrışımın yoğun olduğu bölgelerde (Doğu, İç ve Güneydoğu Anadolu)
çalışması isteniyordu. Her türlü gereksinmeleri karşılanan Barış
Gönüllüleri, istenilen bölgelerde görevlendirildiler.
Barış Gönüllüleri, Türkiye'de ne iş yapacaklardı? Gelişlerinin nedeni
gerçekten barış için olamazdı, çünkü Türkiye'de o dönem iç savaş
yoktu. Eğer barış istiyorlarsa öncelikle kendi ülkelerine baksınlardı.
ABD'deki Kızılderililere yönelik baskı ve soykırımına engel olsunlar,
kendi ülkelerinde iç barışı sağlasınlar, Vietnam'a ve Kore'ye asker
gönderilmesini engellesinlerdi. Elbette, kendi ülkelerindeki olumsuzlukları
görmezlikten gelerek Türkiye'de barışı sözümona sağlamaya gelmelerinin
altında gizli bir amaç bulunmaktaydı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da
feodal yapının halen önemli ölçüde devam ettiğini iyi bilen ABD,
bu bölgelerdeki aşiretler, inançsal topluluklar arasındaki çelişkileri
saptamaya çalışıyordu. Barış Gönüllülerinin bir bölümü Malatya'da
çalışmaya başladı. Öncelikle Alevilerle Sünnilerin iç içe yaşadığı
ve yoğunlukta olduğu ilçelerde çalışmayı yeğlemişlerdi. Barış Gönüllülerinin
çalışmalarından kuşku duyan Akçadağ'ın köylerinden bir grup (Süleyman
Kırteke, Reşoali Erdoğdu, Köse Polat, Teslim Töre ve arkadaşları)
ortak bildiriyle tepkilerini duyurmaya çalıştılar, ama tutuklanarak
cezaevine konuldular. Malatya Ağır Ceza Mahkemesinde, 1969/158 nolu
dosyayla yargılanan bu kişiler, daha sonra beraat ettiler. Malatya'daki
gerici ve ırkçı saldırılar, Barış Gönüllülerinin Malatya'da çalıştıkları
dönemde başlamıştı. Böylece ideolojik ve inançsal ayrışım saldırıya
dönüştü. Aşağıda, bu saldırılardan birkaç örnek, çeşitli boyutlarıyla
ele alınacak.
Kemal Abbas Altunkaş olayı (1968)
Kemal Abbas Altunkaş,
27 Mayıs 1960'da Tunceli'de Milli Eğitim Müdürüdür. 27 Mayıs 1960
askeri darbesi sonrası Nevşehir'e öğretmen olarak atanır. Bir süre
sonra Malatya Turan Emeksiz Lisesine edebiyat öğretmeni olarak gelir.
Kemal Abbas, güzel şiir okur, hoş sohbetlidir. Nurculara karşı tepkiseldir
ve tepkisini her ortamda çekincesiz göstermektedir. Malatya'da kısa
sürede çevre edinir. En yakın arkadaşlarından biri, CHP İl yönetiminde
bulunan Turan Akyol'dur.(Daha sonra MSP'den Malatya milletvekili
seçildi.) Kemal Abbas, Turan Akyol'un babasına ait Fırat Palas Oteli'nin
boş bir odasında özel ders vermeye başlar.
1967-68'de Malatya'da sağ-sol ayrışımı keskinleşmeye, saldırılar
yaşanmaya başlar. Kemal Abbas, hem TÖS'ün üyesi, hem Tuncelili ve
Alevi kökenlidir. Sağ örgütler, Malatya'da Alevi-Sünni ayrışımını
körüklemek için her yöntemi denemektedirler. Kemal Abbas'ı hedefleyen
bir plan hazırlanır. Kemal Abbas'ın özel ders verdiği öğrenciler
arasında sağ görüşlü, Yakınca kasabasında yoksul ve problemli bir
ailenin çocuğu olan Kenan Çırak da bulunmaktadır. Irkçı örgütler
çıkar karşılığında Kenan Çırak'ı piyon olarak seçerler. Kamuoyunu
etkileyecek olayın senaryosu hazırlanır. 18.01.1968 günü akşamıdır.
Kemal Abbas, özel ders verdiği öğrencileri için otele gelir, ders
notlarını alarak odasına çıkar. Kenan Çırak da gelmiştir. "Hocam
kahve mi, çay mı içersiniz?" diye sorar. Kemal Abbas, "Sade
bir kahve ve su getir" yanıtını verir. Tepsi üzerinde kahve
ve su gelir. Kemal Abbas, bir yandan kahvesini yudumlamakta, bir
yandan da o günün ders konusunu anlatmaktadır. Kahve bitmiştir,
Kemal Abbas derin bir dalgınlığın içinde uyur gibidir. Bir süre
sonra Kenan Çırak, Kemal Abbas'ın kesik erkeklik organını elinde
sallayarak dışarıya fırlamış ve "Bana tecavüz etmek isterken
uzvunu kestim..." diye sokakta bağırmaya başlamıştır. Bunun
üzerine otel katibi Kemal Abbas'ın bulunduğu odaya girer. Kemal
Abbas, somyanın üstünde dalgın dalgın oturmaktadır; yere akan kan
pıhtılaşmıştır. Gel gör ki Kemal Abbas, acı duyduğuna ilişkin herhangi
bir belirti vermediği gibi, yerinden dahi kıpırdamamıştır.
Otel katibi karşılaştığı acılı olayı polise ve ailesine bildirir.
Kısa bir süre içinde Kemal Abbas, Kayseri Tıp Fakültesine yetiştirilmek
üzere karayoluyla yola çıkarılır. dört saat sonra Kayseri Tıp Fakültesine
ulaştırılır. Olayın üzerinden beş saat gibi uzun bir süre geçmiştir.
Bunca süreye karşın Kemal Abbas halen baygın ve gelişmelerden habersizdir.
İlk müdahale sırasında yapılan tahlil sonuçlarına göre, uyuşturulduğu
ve halen uyuşturucunun etkisinin geçmediğini belirten rapor verilir.
Kayseri'de, İstanbul'daki Tıp Fakültelerinden birine acilen yetiştirilmesi
gerektiği söylendiği için, hemen karayoluyla İstanbul'a hareket
edilir. İstanbul'da da, uyuşturulduğuna dair rapor verilir.
Fırat Palas Oteli'nde meydana gelen olaydan 15-20 dakika sonra yüzlerce
sağ görüşlü kişi hükümet binasının önünde gösteri yapmaya başlamıştır.
Aynı anda, olayın ayrıntılarıyla yer aldığı sağ görüşlü Beydağı
Gazetesi de mahallelerde, kahvelerde dağıtılmaktadır. Oysa, Beydağı
Gazetesinin matbaasının makinesi eski tip, el dizgilidir. Böyle
bir haberin elle dizgisinin yapılması için en azından 5-6 saat zamana
gereksinme vardı. Demek ki, hazırlanan senaryonun doğrultusunda
haber çok önceden dizilerek hazırlanmıştır.
Sağ örgütler, olayı protesto etmek amacıyla bir miting düzenleme
kararı alır. Bu yönde hazırlıklar sürerken; Alevilere ait ev ve
işyerlerinin işaretlendiği görülür. Saldırı duyumunu alan Aleviler,
güvenlikleri için belirli noktalarda nöbet tutmaya başlar. Malatya'nın
cadde ve sokakları insanlarla dolmuştur. En ufak bir kışkırtma ve
tartışmanın yüzlerce insanın ölümüne neden olabileceğı bir gerginlik
hüküm sürmektedir. Mitingin iptali için, Malatya Valiliğine, Savcıya,
Başbakana, Cumhurbaşkanına ve İçişleri Bakanına telgraflar çekilmeye,
telefonlar edilmeye başlanır. Şehir merkezinde alınmış olan olağanüstü
güvenlik önlemleri de artırılmıştır. Valilik, mitingin güzergahını
değiştirerek şehir dışına taşır. Bu gerginlik birkaç gün devam eder.
Malatya'da bu olumsuz gelişmeler olurken; Milli Eğitim Bakanı, Kemal
Abbas'ı açığa alır. Kemal Abbas'ın avukatları, açığa alınmanın yanlı
bir soruşturmanın sonucu olduğunu ileri sürerek Danıştay'a dava
açarlar. Danıştay 5. Dairesi, gerekli belgeleri değerlendirerek
E:1969/2553, K:1970/1957 ve 05. 05. 1970'de, olayın tertip olduğunu
belirtir ve açığa alınma kararını iptal eder.
Kemal Abbas'ın davası, güvenlik gerekçesiyle Samsun'a nakledilir.
Samsun sorgu yargıcı, E:1969/22, K:1969/216 sayılı ve 18. 11.1969
günlü kararıyla olayın komplo olduğuna karar verir. Daha sonra Samsun
Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Kenan Çırak ağır hapis cezasına
çarptırılır.
Hekimhan Olayı (1968)
Hekimhan'ın AP'li Belediye Başkanı Ali Akyüz ile AP İlçe Başkanı
ve İl Genel Meclisi Üyesi Turan Garipağaoğlu'nun öncülük ettiği
sağcı militanlar, 15 Aralık 1968'de Hekimhan Lisesi'nde görevli
sol görüşlü öğretmenlere ve öğrencilere "vurun Alevilere, komünistlere"
sloganı eşliğinde, cop ve şişelerle saldırırlar. Çok sayıda öğrenci
yaralanır. Lisede görevli 13 öğretmen, jandarmanın gözetiminde okuldan
alınarak Malatya'ya götürülür. Daha sonra bu öğretmenlerden solcu
ve Alevi olanlar kar-kış demeden değişik yerlere sürgün edilirler.
Birçok öğrenci de okuldan uzaklaştırılır. (2)
2 Şubat Mitingi (1975)
Devlet destekli ırkçı-şeriatçı örgütlerin mensuplarının, gözlerini
kırpmadan karşıtlarını öldürdüğü yıllardı 1970'ler. Bireysel saldırılar
ve öldürmeler giderek toplu saldırılara dönüşüyordu. Yoğunlaşan
faşist saldırıları kınamak, devlet yetkililerini uyarmak amacıyla
Malatya'daki demokratik kitle örgütleri bir araya gelir ve "Faşizmi
protesto" adıyla bir miting düzenleme kararı alırlar. Gerekli
yasal işlemler tamamlanır ve izin alınır.
2 Şubat 1975 günü İnönü Caddesi'nin üzerinde bulunan Kız Meslek
Lisesi'nin önünde on bin kişi toplandı. Yürüyüş sırasında yolda
katılanlarla yürüyüşçülerin sayısı 30 bine ulaşmıştı. Yürüyüş halindeki
kitle, güzergah üzerindeki binalarda oturanlar tarafından alkışlanıyordu.
Disiplinli, sessiz ve çok katılımlı yürüyüş korteji Atatürk Anıtı'nın
önüne geldi. Saygı duruşundan sonra dağılınacağı sırada, ortaya
Ülkü Ocaklı bir grup çıktı. Tahrik edici slogan ve küfürlerle hakaret
etmeye başladılar. Bu sırada emniyet güçleri dağılmakta olan topluluğa
copla saldırarak miting alanını savaş alanına dönüştürdüler. 22'si
ağır olmak üzere aralarında kadın ve çocukların da olduğu yüzlerce
kişi yaralandı. Saldırı sonrası ülkücüler polisleri omuzlarına almış
alkışlıyorlardı.
Polislerin saldırısında ağır yaralananlar şu isimlerden oluşuyordu:
Aziz Maho (öğretmen); Aziz Takçi (öğretmen), Ali Şahabettin Aktaş
(ilköğretim müfettişi), Ramazan Şimşek (öğretmen), Şeyho Kızıldağ
(öğretmen), Yusuf Bayram (öğretmen), Hasan Doğan (öğretmen), Hüseyin
Nacar (öğretmen), Hasan Sönmez (öğretmen), Hasan Çınar (öğretmen),
Hüseyin Gökbulut (öğretmen). Selahattin Toy (halktan), Erdal Bozkurt
(halktan), Mustafa İçöz (halktan), Yusuf Akdağ (halktan), Hüseyin
Özçelik (halktan), Mustafa Yılmaz (avukat), Mehmet Balarısı (köylü),
İlyas Zengin (köylü), Kemal Atalay (köylü), Ali Kaya (köylü). (3)
15-16 Şubat olayları (1975)
TÖB-DER, öğretmenlere yapılan baskıları, sürgünleri ve öğretmenlerin
özlük sorunlarını görüşmek amacıyla 15 Şubat 1975'de 57 ilde kapalı
salon toplantısı yapılmasını kararlaştırır. Kapalı salon toplantılarının
yasal kurallara uygun izinli yapılması da TÖB-DER'ce karara bağlanır.
Alınan kararlar, şubelere bildirilir. TÖB-DER Malatya Şubesi, bu
karar doğrultusunda valiliğe başvurarak gerekli izni alır. Hazırlıklara
başlanır.
Devletin siyasi güçleriyle iyi ilişkiler içinde olan ve her yerde
taşeron olarak kullanılan ırkçı-şeriatçı örgütler, TÖB-DER'in toplantılarını
engellemek, olay çıkarmak, Alevi-Sünni, Kürt-Türk ayrışımı yaratmak
amacıyla planlar hazırlamaya koyulur. Faşistlerin saldırı hazırlıklarıyla
ilgili bilgiler ve haberler yaygılaşınca; TÖB-DER Malatya Şubesi
yöneticileri, Malatya Barosu Başkanı Turan Fırat, CHP İl Başkanı
ve bazı duyarlı kişiler, Vali Sadullah Verel'i ziyaret ederek duyumlarını,
kaygılarını iletirler. Vali, "Ben on ayrı kaynaktan bilgi topluyorum.
Böyle bir saldırının olacağına dair en ufak bilgi edinmedim. Böyle
bir saldırının olması düşünülemez. Devlet güçlüdür, her şeyin üstesinden
gelecektir" yanıtını vermiştir. Malatya Valisine ne gibi bilgilerin
verildiği bilinmiyordu; ama TÖB-DER toplantısının yapılacağı 15
Şubat günü, faşistlerin kentin belirli semtlerinde toplanmaya başladığı
görüldü. Toplananlar bir süre sonra saldırıya geçtiler. Saldırganların
bir kolu, Elazığ Caddesi üzerinde bulunan vali konağını sarar. Taşlarla
konağın camlarını yerle bir ederler. Valiye ve eşine yakışıksız
sözler edilir. Vali Sadullah Verel ve eşi, konağın balkonuna çıkarak
ellerinin başparmağını havaya kaldırır ve "Biz de Müslümanız!"
diye bağırırlar. Saldırganlar bu "itiraf"la yetinmez ve
Vali ile eşinin kelime-i şahadet getirmesini isterler. Bunun üzerine
Vali ve eşi "kelime-i şahadet" getirirler, hem de birkaç
kez tekrarlayarak...
Saldırganların eylemlerinde kararlı olduğu görülür. Oradan şehir
merkezine doğru yürüyüşe geçerler. Karşılarına çıkan ve solcu bildiklerine
ait olan işyerlerini yağmalarlar ve yakıp yıkarlar.
Saldırganların bir kolu, Belediye binasının önüne toplanmıştır.
Bu grup, yürüyüşe geçtikleri Fuzuli Caddesi üzerinde bulunan CHP
İl binasına, bazı basın organlarının bürolarına ve TÖB-DER binasına
saldırırlar. Aynı cadde üstünde karakolu bulunan Toplum Polisi,
barikat kurarak saldırının yaygınlaşmasını engellemeye çalışıyordu.
Saldırganların başka bir kolu da, Samanpazarı denilen meydanda toplanarak
Cezmi Kartay Caddesi üzerinde bulunan Alevilere ait işyerlerini
yağmalamaya, yakmaya yöneldi. Başka bir kol da PTT binasının bulunduğu
yöne doğru yürüyüşe geçti. Saldırı ancak akşama doğru askerlerin
müdahalesiyle denetim altına alınabildi. Saldırının birinci günü
böyle noktalandı.
Saldırı, ikinci gün olan 16 Şubat'ta, daha acımasız ve daha yıkıcıydı.
Birinci gün yağmalanan ve yakılan işyerlerinin sahipleri, zararlarını
tespit etmeye, kırılan ve yıkılan yerlerini onarmaya çalışıyorlardı.
Saldırganlar da yeni bir saldırının hazırlığı için Belediye ve Samanpazarı
Meydanında toplanmaya başladılar. Ortalıkta polis görünmüyordu.
Toplanan saldırganlar, yine kollara ayrılarak yürüyüşe geçtiler.
Önceden belirlenen solcu ve Alevilere ait işyerlerini yakmaya giriştiler.
Bir gün önce saldırma imkanı bulamadıkları CHP ve TÖB-DER binasının
kapılarını, camlarını ve tüm eşyalarını yerle bir ettiler. Saldırı
giderek mala zarar vermekten cana zarar vermeye dönüşüyor, çatışmalar
ve yaralamalar görülmeye başlıyordu. İşte ancak o zaman askeri birliklerden
yardım istendi. Akşama doğru saldırı güçlükle denetim altına alınabildi.
İki günün bilançosu, bir ölü ve 29 ağır olmak üzere 220 yaralıydı.
Yaralananların çoğunluğu Alevi ve sol görüşlü işyeri sahipleriydi.
Tanıklar anlatıyor:
Hasan Bozkurt (işçi): "Saat 16 sıralarıydı,
evime gidiyordum. Cezmi Kartay Caddesinde, karşıdan gelen büyük
bir kalabalıkla karşılaştım. 'Kahrolsun Ecevit, komünist Ecevit,
başbuğ Türkeş' diye bağırıyorlardı. Hızla geldiler, ben de bunların
arasında kaldım. Bu sırada karşı bir grup belirdi ve Cezmi Kartay
Caddesi, birden bire cehenneme döndü...
Kalabalığın arasında, şimdi burada çiftçilik yapan eski AP Milletvekili
Hamit Fendoğlu'nu gördüm. MHP İl Başkanı Şerif Dursun'la birlikteydiler.
Kavgalara bunlar da katıldılar. Kalabalıktan bazı kişilerin elinde
kurt resmi vardı.
"Ortalık makineli tabancaların sesiyle yankılanıyordu. Çatışmaya başladılar.
Caddede korkunç bir kavga başlamıştı. Tabanca mermileri ve taşlar
yağıyordu. Sopalar inip kalkıyordu. Bu sırada bir grup, Doğan Palas
ve Tüccarlar Klubü Oteli'ne yöneldi. Sahipleri CHP'li olan bu oteller
kısa zamanda tamamen tahrip edildi. Bir başka grup da TÖB-DER merkezi
ile altında bulunan beş dükkanı aynı şekilde tahrip edip, içeride
taş üstünde taş bırakmamışlardı. Beydağı, Halk Postası ve Güneş
Gazetelerinin idarehaneleri de aynı akıbete uğradı. Çoğunu tanımıyordum.
Ben Malatyalıyım, hemşehrilerimin çoğunu tanırım. En azından aşinalığım
vardır. Bu memlekette herkesin birbirine göz aşinalığı vardır. Fakat,
hadiseyi çıkaranların çoğunu tanımadım. Bunlar, herhalde Malatyalı
değillerdi. Başka yerlerden gelmişlerdi..." (4)
Cafer Erkul (35 yaşlarında gazete satıcısı): "Bildiğiniz
gibi benim kulübem İş Bankasının tam önünde, karşımda Ziraat Bankası
var; şu kenardaki de Garanti Bankası, PTT binası da karşımda. Emniyetin
en çok güvence altında bulundurması gereken bir alan. İşte burada
saldırıya uğradım. Ben Malatyasporluyum ve aynı zamanda CHP'liyim.
Kulübemde Ecevit'in resimleri ve kitapları vardı ve satıyordum.
Saldırıdan önce bana geldiler ve 'Sen şu kitap ve resimleri satma.
Sana istediğin kadar para veririz' dediler. 'Ben inancımı parayla
satacak adam değilim' dedim.
"Nihayet 15. 02. 1975 günü saat 13-14 sıralarında 06 plakalı beyaz bir arabayla
Dr. Muhittin Turgut, yanında bulunan birkaç kişiyle geldi. Şu kenarda
durdular. Ben de yeni yemek getirtmiştim, daha bir lokmasını ağzıma
almadan kulübe taş ve sopalarla sallanmaya başladı. Kafama, sırtıma
bıçaklar inip kalkıyordu. Kulübe dar olduğu için çıkamıyordum. Tahrayla
kapıları kırarak beni dışarı çıkardılar. Elden ele verdiler. Tam
17 bıçak yemişim. Nasıl kurtulduğumu bilmiyorum. Bir uyandım ki
Sigorta Hastanesinde serum veriliyor. Yanımdaki karyolada da anam
yatıyordu. Anam benim öldüğümü duyunca kriz geçirmiş ve komaya girmişti."
-Emniyet'te kimse yok muydu?
-Tek kişi olsaydı onların hepsini yakalardı. Kimse ortalıkta yoktu.
-Zararın ne kadar?
-Biz 4-5 kardeşiz. Çok fakiriz. 28 yıllık emeğimizi bu kulübeye
yatırmıştık. Daha o gün 3500 TL borç ederek Tekel'den sigara almıştım
ve satıyordum. Şöyle böyle 28-30 bin lira kadar zararım oldu. Oldu
değil yok oldum. İnan ki tek çivi dahi bırakmamışlar. Sigara, para,
kitap, dergi ne varsa hepsini alıp götürmüşler, yırtmışlar.
Anlamadığım nokta, bunu Müslümanlık adına yapıyorlarmış. Müslümanlıkta
böyle talan, hırsızlık var mı ki? Kıbrıs'taki EOKA'cılar dahi bunlardan
merhametliydiler. Bunların gözleri dönmüştü, talancıydılar. Bir
yanda Müslüman Türkiye diye bağırırlarken, diğer yanda hırsızlık,
talan, adam öldürmeye girişiyorlardı.
Ata Yıldırım (50 yaşlarında berber): "Benim
dükkanım Fuzuli Caddesinin üzerinde ve Hükümet Binasının arkasındadır.
Karşımda ve caddenin öbür kenarında da Toplum Polisinin binası var.
Ayrıca dükkanımın önünden bir yol da CHP binasına doğru gider. Yani
dört yol ağzındayım.
"Babam imamdı. Ben de uzun süre imamlık yaptım, sonra berber oldum. O saldırıyı
görünce her şeyimden utandım. Hiçbir din bu çapulculuğa, tahribe
ve ayrıcalıklara müsaade etmez. Bunların yaptıklarının din ve insanlıkla
ilgisi yoktu. Gözleri dönmüştü, ne yaptıklarını bilmiyorlardı.
"Dükkanımda oturuyordum. 16. 02. 1975 günü saat 13 sıralarında Belediyenin
önünde bir grup saldırgan bağırarak Fuzuli Caddesinden yukarıya
doğru (TÖB-DER Lokaline) yürümeye başladılar. Tam Toplum Polisinin
binası önüne gelince içlerinde birisi bağırarak 'Önce şu solcu CHP
binasını tahrip edelim, sonra TÖB-DER'e gidelim' dedi. Ve kalabalık,
CHP binasının, Beydağı, Halk Postası ve Güneş Gazetelerinin camlarını
kırdıktan sonra geri döndü. Aynı polislerin yanından geçerek TÖB-DER
Lokaline doğru gittiler. Bu kalabalık içinde Paşa Camii'nin imamı
da vardı. Ve bağırıyordu. Hatta bir jandarma astsubayının, durumu
görünce polislere dönerek 'Utanmıyor musunuz, bu nedir?' diye bağırdığını
duyduk, tabii polisler de duydu. CHP binasıyla Hükümetin arası 29-30
metre bile yok.
"Gördüklerimi Malatya Milletvekillerine anlattım. Halkı tahrik edenlerin başında
bazı imamlar geliyordu. Emniyet ve Vali tamamen göz yumuyordu. Yoksa
10-15 polis hepsini dağıtabilirdi."
Haydar Karagöz (20-25 yaşlarında, gazete satıcısı): "Benim
kulübem belediyenin bitişiğindedir. 15 metre yukarımda Toplum Polisinin
binası ile 20 metre karşımda Hükümet binası var. Saldırganlar, Belediyenin
önünde toplandılar. Yani benim kulübemin bulunduğu yerde toplandılar.
Resmi ve sivil polisler buralarda geziniyorlardı. Saldırganlar,
'Allahuekber, Müslüman Türkiye' gibi sözler söylüyorlardı. Sanki
sinema dağılmıştı. Her biri bir tarafa doğru gitmeyi söylüyorlardı.
"Halbuki 20-30 polis bunları rahatlıkla dağıtabilir ve hatta hepsini Emniyete
götürebilirdi. Çünkü çoğunluğu çocuktu.
"Ben fakirim, bu kulübedeki gelirle geçiniyorum. Böyle insanlık olur mu? Onlar
kim, ben kim? Hepimiz Türk'üz, Müslümanız ve insanız. Ama bunlar,
bunlardan uzaktır. Polis hiç engel olmuyordu. Ne yapayım, zararım
7-8 bin liradır. Borç ederek yeniden kulübeyi yaptım..."
Adını söylemek istemeyen bir cami imamı: "Kardeşim,
siz bir defa görüyorsunuz. Bunlar her gün camilerde bölücü konuşmalar
yapıyorlar. Sanki cami değil, bir parti binası. Bunları, Emniyet
de, Vali de, öğretmen de ve halk da iyi biliyor, dinliyor. Müslümanlıkta
bölücülük yoktur. Talan yoktur. Dükkanın sahibi olmadığı halde tahrip
ediyorlar ve mallarını götürüyorlar. Bu hırsızlıktır, zorbalıktır.
Elhamdülillah Müslümanlıkta bunlar yasaktır. Affedilmeyen günahlardandır.
Sonra Alevi kim, Sünni kim? Hepsi kardeştirler. Cephede birlikte
savaşıyorlar, fabrikada birlikte çalışıyorlar, bu ayrım nedir? Çok
ayıptır. Dine yakışmaz. Ne bileyim, bu dünyadaki suçu hemen kanun
vermelidir. Yoksa memlekete yazıktır. Camilere saldıracaklar demişler.
Müslüman yalan söylemez. Düpedüz yalandır. Şimdiye kadar camiye
saldırma görmedim. Velev ki saldıracaklarını biliyorlardı, niye
Emniyet'e haber vermeden halkı toplayarak saldırganlığa geçmişlerdir.
Yalandır kardeşim yalandır..."
Süleyman Efe (Avukat): "Olayı açıklamadan
önce derinlemesine incelemek ve değerlendirmek gerekiyor.
"Tarihimizi incelediğimizde görüyoruz ki, ileriye ve halka yönelik her girişim
karşısında mutlaka irtica olayının varlığına tanık olmaktayız. Bilindiği
gibi, ekonomik, politik, siyasal ve kültürel yönden geri kalmış
toplumlarda halkın tüm emeği sömürücülerin ipoteğine girmiştir.
Ellerinde yalnız inançları kalmıştır. Bunu da vermemek için canlarını
vermektedirler. İşte halkın bu can alıcı noktasını iyi bilen ve
değerlendiren sömürücü güçler; halkı bu yönüyle tahrik ediyorlar.
"İlericilere düşen en büyük sorumluluk; halkı, bu etki alanından çıkarmaktır.
Bu sorumluluk ödünsüz olarak demokratik yollarla yapılmalıdır.
"Bu açıdan olaya bakıldığında, dinin ne kadar sömürüldüğü, sorumluların kimlerden
yana olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. "
15. 02. 1975 günü evde oturuyordum. Evim Turan Emeksiz Caddesi üzerindedir.
Dışarıdan gelen bağırtı ve gürültüler duyduk. Çocuklarım pencereye
koştular. 'Baba, baba gel...' diye heyecanla seslendiler. Pencereye
gittim. Çok kalabalık bir grup, önlerinde öğrenci oldukları belli
olan çocuklar vardı. Ellerinde değnekler vardı. 'Müslüman Türkiye,
Allahuekber, ölüm...' gibi sesler çıkarıyorlardı. Bir şeylerin olduğunu
anladım. Yanımda yeğenim İbrahim vardı. Durumu öğrenmek için çarşıya
gönderdim. Gitti geldi. Birçok işyerinin tahrip ve talan edildiğini,
bir kişinin yaralandığını söyledi.
"O gün TÖB-DER'in kapalı salon toplantısı vardı. 'Acaba öğretmenlere bir şeyler
oldu mu?' diye ben de çıktım. Hükümetin arkasından geçerek gitmek
istedim. Hükümetin ve belediyenin arası çok kalabalıktı. Bağırıyorlardı.
Polis azınlıktaydı. Ses çıkarmıyorlardı. TÖB-DER'e giden yolda polis
barikat kurmuştu ve kimseyi bırakmıyordu. Oradan yazıhaneye gittim.
Yazıhanem Mecidiye İş Hanının 4. katındaydı. Bitişiğinde Samanpazarı
Alanı vardır. Bu alan da hiç tanımadığım insanlarla doluydu. Tekbir
getiriyorlardı. Oradan Cezmi Kartay Caddesindeki 50. Yıl Kıraathanesine
saldırdılar. Camlarını kırdılar, biraz sonra askeri birlik geldi.
Birkaç saldırgan, yanına gittikleri bir üsteğmenin ellerini öptüler.
Sonra dağıldılar...
"Daha sonra Tüccarlar Kulübüne gittim. Orada; Malatya Beden Eğitim Bölge Müdürü
Osman Çağlar olduğunu öğrendiğim bir kişi, konuşuyor ve olayı anlatıyordu.
'Bir grup kalabalık geldi, burada toplantı varmış dediler. Yok dedim.
İçlerinde tanıdığım sakallı ve hacca gitmiş bir şeyh vardı. Kendisine,
bu iyi bir şey değildir dedim. O da, hayır, din için her şey yapılır
dedi ve geri döndüler. Şehre doğru gittiler. İçlerinde Şerif Dursun
da vardı. Biraz ötede topluluğu durdurdu ve 'Ölüme hazır mısınız?'
dedi. Onlar da 'evet' diyorlardı. 'Böylece gittiler...' diyorek
anlatıyordu...
"Ertesi gün (16.02.1975) TÖB-DER'e gittim. Herkes üzücü olayı anlatıyordu.
Bir aralık iki polisin geldiği ve TÖB-DER başkanını emniyete götürdüğünü
ve dönüşünde 'Emniyet Müdürünün emniyetini sağlamayacağız, lokalinizi
boşaltınız' dediğini anlattı. Öğretmenler dağılarak lokali boşalttılar.
"Ben de Cezmi Kartay Caddesindeki 50. Yıl Kıraathanesine gittim. Biraz oturdum.
Sonra kıraathanenin alt katındaki Kent Lokantasına inerek yemek
yemeye gittim. Dışarıda oldukça kalabalık vardı ve bağırıyorlardı.
Lokantada, Turan Emeksiz Lisesi Müdürü de vardı. Kalem şefi Hüseyin
Özcan ile Mehmet Guguk ve Ali Zeynel adlarındaki öğretmenler de
oradaydılar. Onlar da kalabalığı görünce şaşırdılar. Ali telefonla
valiliği aradı ve Valiyi evinde buldu. Durumu anlattı. Vali de 'Bir
şey olmaz. Yürüyüş varmış, seyire gelmişler. Tedbir alınmıştır'
dedi. Daha sonra saldırı başladı. Camlar, kapılar kırılmaya başlandı.
Korkuyla dışarı çıkan işyeri sahiplerinin üstü polisçe aranıyordu.
Ben de, 'Ne oluyor, önce olayı yaratanları önleyin' dedim. Bunun
üzerine polisler üzerime atılarak coplarla vurmaya başladılar. Bir
arabaya koydular. Her tarafım kan ve yara içindeydi. Hastaneye götürdüler.
Doktorun yanında da vurmaya başlayınca doktor ve bazı hemşireler
engel oldular. Yaralarım sarıldı. Eve döndüm. Kısacası olay, önceden
hazırlanmış ve bilinen bir şeydi. Çünkü polis taraf tutuyordu. Ancak
askeri birlikler gelince önlenebildi. Olay bir irtica hareketiydi."
Mehmet Ali Yılmaz (65 yaşlarında, seyyar yumurta satıcısı): "Ben
seyyar yumurta satıcısıyım.Geçimimi bununla sağlıyorum. Cezmi Kartay
Caddesindeyim. Saldırı başladı. Polis yoktu, olanlar da seyirciydi.
Tekbir getiriyorlar, ilahiler okuyorlardı. Saçlı, bıyıklı kimi görseler
dövüyorlardı. Bu sırada dükkanların camları kırıldı. Ateş açıldı.
Ortalık toz dumana döndü. Saldırganlardan biri bana ateş etti. Sağ
kulağımın altından bir kurşun girdi ve dilimin bir kısmını ve takma
üst dişlerimi parçalamak suretiyle dışarı çıktı. Ağzım kan içerisindeydi.
Bu sırada bir grup beni yakalayarak 'kelime-i şahadet' getirmemi
istedi. Ben de getirdim. Bıraktılar. Ötede başka bir grup tuttu,
yine 'kelime-i şahadet' getirmemi istediler. Sonra 'yanlış okudu'
diyerek dövdüler." (5)
TÖB-DER'in Raporu
15-16 Şubat 1975 olaylarını yaşayarak tanık olan TÖB-DER Şube Yönetimi,
ayrıntılı bir rapor hazırladı. Rapor, Malatya Valisi'ne, İçişleri
Bakanlığı'na ve Milli Eğitim Bakanlğı'na gönderildi. Raporun bazı
bölümleri şöyle:
Saldırının birinci günü: "TÖB-DER Malatya Şubesinin düzenlediği
kapalı salon toplantısının saatleri yaklaşırken, toplantıya katılacak
öğretmenler gelmeye başladı. Diğer yanda irtica ve saldırı olayına
katılacaklar da sabahın erken saatlerinde Malatya'ya akın ediyorlardı.
İlk grup (40-60 kadar kişi) Akpınar Semtinin Samanpazarı Alanında
ellerindeki sopalarla, demir çubuklarla ilahiler okuyarak toplanıyorlardı.
Önlerinde Şerif Dursun bulunuyordu. Giderek kalabalık büyüdü. Hamit
Fendoğlu (Hamido) ve Dr. Muhittin Turgut da katılarak omuzlara alındılar.
Saat 10.00 sıralarıydı. Ellerinde bulunan başı çivili coplar, demir
çubuklar, tahralar gibi saldırı gereçlerini havaya kaldırarak ilahiler
söyleyip Kelime-i Şahadet getiriyorlar, Allahuekber, Müslüman Türkiye,
Şeriat İsteriz, Komünistlere Ölüm, Cihad gibi sloganlarla tansiyonu
yükseltiyorlardı. Saldırı olaylarının açıklamasına geçmeden bu tahrikçi
başlarının durumuna değinmekte yarar görüyoruz.
* Hamit Fendoğlu (Hamido): Demokrat Partili olup, 27 Mayıs darbesiyle
Yassıada'ya götürülmüş, cezaya çarptırılmıştır. Daha sonra 1965-1969
yılları arasında AP Malatya Milletvekili seçilmiş, Meclis'te Tabii
Senatör Sıtkı Ulay'ın kulağını ısırarak yaralamış, 1973 seçimlerinde
DP Milletvekili adayı olmuşsa da seçilememiştir.
* Hacı Şerif Dursun: Büyük Doğucu'lardandır. 1951 yılında Malatya'da
Gazeteci Ahmet Emin Yalman'a yapılan suikasta, 1971'de Kırıkhan'da
3 kişinin ölümüyle sonuçlanan kanlı olaya karışmıştır, MHP'lidir.
* Dr. Muhittin Turgut: Malatya'daki Doğu Özel Hastanesinin sahibi
olup, Hastanenin her tarafı Bozkurt resimleriyle donatılmıştır.
MHP'lidir.
Hamido ve Şerif Dursun, Malatya'nın merkezine bağlı 15-20 köyün
birleşmesinden oluşan İzollu Aşiretinin ileri gelenlerindendir.
Bu aşirete egemendirler. Saldırıya katılanların büyük çoğunluğu
bu aşirettendir. Diğerleri Elazığ'ın Palu ve Baskil ilçesinden getirilmiştir.
Malatya'nın diğer ilçelerinden de katılanlar vardır.
Buraya kadar yapılan açıklamalardan akla şöyle bir soru gelebilir. "Peki
polis hiç bunları önceden sezinlemedi mi, toplanırken görmedi mi?"
Saldırganların toplandığı yerin 100 metre uzağında Merkez Polis
Karakolu, 50 metre doğusunda Toplum Polisinin binası, 30 metre güneyinde
Hükümet binası (Hükümet binasında Vali, Jandarma İl Komutanı, Savcı
ve Emniyet Müdürü) bulunmaktadır. Toplandıkları yer, şehrin ana
caddesinin üzeri olup, merkezi yerdir.
Toplantı saati yaklaşmaktadır. 'Allahuekber' sesleri Malatya'yı
çınlatıyordu. Gittikçe çoğalan saldırganlar, kollara ayrılarak yağmalamaya,
tahrip etmeye ve yakmaya başladılar. Malatya Emniyeti, TÖB-DER'in
bulunduğu Fuzûli Caddesinin giriş-çıkış yollarında barikat kurarak
saldırganların gelişlerini önlemeye çalıştılar. Bir polis ekibi
de TÖB-DER Lokali önünde görev almıştı. Bir ara Emniyet 2. Şube
şefi, TÖB-DER'e geldi. 'Toplantınızı ya öne alın, yahut iptal ediniz.
Güvenliği sağlamamız zorlaşıyor. Cezmi Kartay Caddesi curcunaya
döndü' diyordu. Diyordu ama, paneli öne almanın veya iptal etmenin
önemi kalmamıştı. Çünkü her taraf sarılmıştı. Samanpazarı, Belediye
önündeki alanda toplanan saldırganlar, tahralarını, nacaklarını,
çivi başlı sopalarını, demir çubuklarını havaya kaldırarak 'Şeriat
isteriz, Müslüman Türkiye, Komünistlere ölüm, cihad' gibi sloganlarla
bağırıyorlardı. Saldırı ve tahribat başlatılmıştı.
Saldırganların bir kolu, Cezmi Kartay Caddesine doğru harekete geçmiş,
50. Yıl Kahvesine saldırarak tüm camlarını kırmışlardı. Bu cadde
üzerinde ve Alevilere ait birçok işyeri tahrip edilerek yakılmıştı.
Saldırganların diğer bir kolu, Kışla Caddesinde aynı sloganlarla
saldırılarını sürdürüyorlardı. Vali konağının camlarını da kırmışlardı.
Vali ve eşi dışarı çıkarak 'Biz de Müslümanız' diye şahadet parmaklarını
havaya kaldırarak kelime-i şahadet getirmişlerdir.
Saldırganların başka bir kolu, İstasyon Caddesinden Sıtmapınar Semtine
doğru saldırılarını sürdürüyorlardı. İş Bankası önünde Cafer Erkul'a
ait gazete kulübesine saldırarak tahrip etmişler. Cafer Erkul'u
da ağır biçimde yaralamışlardır. Sıtmapınarında Dursun Erkul'a ait
gazete bayii tahrip edilmiş ve yakılmış, sahibi feci şekilde dövülmüştür.
Keza hükümet binasının bitişiği ve toplum polisi binasının önündeki
sinema reklamlarının yerleri tamamen tahrip edilmiş. Aynı yerde
Haydar Karagöz'e ait gazete kulübesi de tahrip edilerek dağıtılmıştır.
Böylece saldırının birinci günü 9 kişi yaralanmış, 7 işyeri tahrip
edilerek yakılmıştır.
Saldırının ikinci günü: "16.02.1975 günü 'Nasıl olsa Emniyet
kuvvetleri durumu kontrolleri altına aldı ve artık bir şeyler olmaz'
düşüncesiyle herkes şehir merkezine geliyor, işyerlerini kontrol
ediyordu. Halkı köylerden toplayıp getiren tahrikçiler ise, amaçlarını
yeterince gerçekleştirmemişlerdi. Çünkü TÖB-DER ve Alevilerin birçok
işyeri hala sapasağlam duruyordu. Bu amaçlarını gerçekleştirmek
için uzak yerlerden, köylerden getirdikleri saldırganları bırakmadan
evlerinde, çeşitli yerlerde konuk ederek saklamışlardır.
16.02.1975 Pazar günü erken saatlerde (saat 10.00) belediyenin önündeki
alanda, bir gün önce kullandıkları saldırı araç ve gereçleriyle
toplanıyorlardı. Belediye ile hükümet binasının arası 20-30 metre
ya var, ya yoktur.
Öğretmenler kendi lokallerinde gelişmelerden habersiz oturuyorlardı.
Saat 12.00 sıralarında iki sivil polis geldi, Şube Başkanı Tuncay
Ünlü ile TÖB-DER Bölge Temsilcisi H. Nedim Şahhüseyinoğlu'nun Emniyet
Müdürlüğü'nce çağrıldığını söylediler. Her iki yönetici birlikte
Emniyet Müdürlüğüne gitti. Hükümet binasının önüne gittiklerinde,
tahrikçi ve saldırgan bir grubun toplanıp beklediğini görmüşlerdir.
Polis ise, hükümet önünde bekliyordu. Emniyet Müdürü, 'Hocam, sizden
rica ediyorum, sizler dünkü olaylara karşı bir yürüyüş düşünüyormuşsunuz.
Bu nedenle karşı grup yeniden toplanmış. Bir olay çıkarılmaması
için lokalinizi boşaltarak dağılınız. Yoksa çıkacak herhangi bir
olayda koruma gücümüz olmayacaktır' dedi.
Emniyete giden yöneticilerimiz ise, 'Bizim yürüyüşümüz yoktur, böyle
bir şeyi düşünen tek üyemiz dahi yoktur. Uydurmadır. Ancak emniyet
bizi korumakta güçsüzse, müsaade buyurun biz kendi güvenliğimizi
kendimiz alalım' yanıtını vermiştir.
-Biliyorum sizin yürüyüşünüz olmadığını, ama halkı öyle kandırmışlar.
Olayı görüşüyoruz, önlememiz zordur, lütfen dağılınız...
-Ama onlar iki gündür yasadışı toplanıyorlar. Suç işliyorlar. Dağılması
gerekenler onlardır. Biz lokalimizde oturuyoruz.
Karşılıklı tartışmalardan sonra anlaşıldığı kadarıyla bir oyun düzenlenmiş.
Bu oyunda hem saldırıya uğramamızı, hem de suçlu duruma düşmemizi
istiyorlardı. Yönetim Kurulumuz ve avukatlarımız birlikte olayı
değerlendirdi. En uygun çözümün TÖB-DER'i boşaltmak olduğu kanaatine
vardık ve lokalimiz boşalttık...
Eğer emniyet kuvvetleri (polis) içtenlikle ve yansız davransaydı,
saldırganlar ilk anda ve hiçbir güçlükle karşılaşmadan dağıtılabilirlerdi.
Müdahale edilmemesi, saldırganları daha da cesaretlendirmiştir.
Saldırının ikinci günü, aynı topluluk ilahilerle ve bir gün önceki
sloganlarla saptadıkları semtlere doğru harekete geçti.
Önce sinema reklamları (bir gün önce tahrip edilmişti, yeniden .yapmışlardı)
yeniden tahrip edilerek parçalandı. Oradan CHP binasına, gazetelerin
bulunduğu bürolara saldırdılar. Büroları tamamen tahrip ederek yaktılar.
Sonra TÖB-DER'in lokaline saldırdılar. Lokalin tüm kapıları, pencereleri,
içindeki eşyaları tahrip edildi, yakıldı. Altta bulunan 3-4 dükkan
da camları tahrip edilerek yağmalandı.
Başka bir kol da İstasyon Caddesinden hareketle, bu cadde üzerindeki
Malatya Basın Galerisi ve gazete başbayii gibi birçok işyerini tahrip
etmiştir. Diğer bir kol da Kışla Caddesi üzerinde bulunan ve içki
satan birçok dükkanın camlarını kırmıştır.
Keza bir gün önce tahrip edilen ve hemen camları takılan 50. Yıl
Kıraathanesine yeniden saldırarak tüm camlarını, eşyalarını tahrip
ettiler.
Sokaklarda rastladıkları solcu ve saçı uzun, bıyıkları kaba olanlara
da feci şekilde işkence etmişlerdir. Bu sırada saçı uzun olan bir
genci döverek öldürdüler. Avukat Süleyman Efe de aynı biçimde dövülerek
ağır yaralanmıştır. Süleyman Efe'yi dövenler polistir.
Böylece iki gün süren saldırının bilançosu, 60 işyerinin tahrip
edilmesi, yüzlerce insanın yaralanması, bir ölü ve yakılan Malatyadır.
Polis, olanları engelleyeceği yerde, işyerlerini korumak zorunda
kalmış olanları, lokantada yemek yiyenleri, kahvede oturanları toplayarak
gözaltına aldı... (6)
Basında 15 - 16 Şubat olayları
Cumhuriyet (16. 2. 1975): "Malatya'da TÖB-DER'in
toplantısını protesto için 2000 kişi yürüyüşe geçmiş, bu arada Vali
Lojmanını taşa tutmuşlardır. Saldırganlar daha sonra sol eğilimli
kişilere ait bazı işyerlerini ve gazete bayilerini tahrip etmişlerdir."
Cumhuriyet (16. 2. 1975): "Malatya'da bir
çatışma oldu, bir kişi öldü. TÖB-DER'in önceki gün yapılan toplantısından
sonra başlayan olaylar dün büyümüş, 'Müslüman Türkiye' diye bağırarak
tekbir getiren sağcı bir grup, solcu diye tanınan kişilerin işyerleri
ile CHP ve TÖB-DER merkezlerini taşlamışlardır. Malatya sokaklarında
'Komünist avına' çıktıklarını ilân eden bazı sağcıların kanlı saldırıları
polisin yetersiz kalması karşısında askeri birliklerce süngü takarak
önlenebilmiştir...
"Samanpazarı mevkiinde önceki gün toplanarak, ellerinde Türk Bayrağı olduğu
halde halkı kışkırtan grubun başlarında AP Eski Malatya Milletvekili
Hamit Fendoğlu ile Şerif Dursun'un bulunduğu ve tüm olayların bunların
direktifiyle başlayıp, genişleyerek kanlı bir biçime dönüştüğü...
"Sağcılar, şehirde giriştikleri güya 'Komünist avı'nda uzun saçlı gençleri
toplayarak dövmüşlerdir. TÖB-DER üyesi öğretmenler sokak aralarında
feci şekilde dövülmüşlerdir."
Oktay Akbal'ın yazısı, Cumhuriyet (19. 2. 1975): "Pazar
günü yurdun birçok ilinde yapılan TÖB-DER kapalı salon toplantıları
gözünü kan bürümüş daha doğrusu bürütülmüş insanlar tarafından baskına
uğradı. İzin alınmıştı, kapalı salon toplantısı yapmak için. Faşist
örgütler günlerce önceden hazırlıklarını yapmışlar, bu toplantıları
kurmak için... Açık bir gerçek bu. Bir İstanbul gazetesinde çıkan
yazılarla daha da belirginleşen bu işlerin ardında kimin, kimilerin
bulunduğunu gözler önüne seren bir gerçek... CHP Genel Merkezinden
yapılan bir açıklamaya göre, bu gazete birkaç gün önce şöyle yazılar
yayınlamıştır: 'Kavgayı halkı yanıltıcı mekanlarda ve şartlarda
yapmak yerine, halkın içinde, cesur, daha iyi göreceği yerde yürütmeliyiz.
Bir Taksim hadisesi halkın kuralların niyeti ve eylemi hakkında
tam ve kesin fikir sahibi olmasına neden olmuştur. Tarihi bir pazar
gününün hatırası üç solcu eşkıyanın Taksim civarından bile korkarak
geçmesini sağladı.' "'
Ergün Göze, Tercüman (21.02.1975): "Böylece
TÖB-DER, Türk Öğretmenine, Türk Milletine, Türk Gençliğine tamamen
ters düşmüştür. TÖB-DER, bugüne kadar Türk Öğretmenine yapılan en
büyük kötülüğü yapmış. Onu Stalin'le bir hizada görmüştür. Sayın
Ecevit de "Her ne kadar TÖB-DER'i tasvip etmemekle beraber
faşizan baskılardan söz ettiğini" söylemekle partisini Stalin'le
aynı noktaya getirmiş bulunmaktadır."
Alpaslan Türkeş'in basın açıklaması, Tercüman (23.
2. 1975): "Türk Milliyetçiliği herkesten önce ve herkesten
çok sömürüye karşıdır. Emperyalizmin kökünü kazıyacağız. Adana'da
işçi Hüseyin'in öldürülmesinden de bizi mesul tutan Ecevit'e hatırlatırım.
Eğer biz öldürmeye niyetli olsak, işçi Hüseyin'e sıra ne zaman gelir
düşünmesi gerekir... Halkın en meşru tepki hakkını kullanmasını
devlete isyan diye jurnallamaktan utanmayan adamın kişiliğine bakın...
Ve olayların devlete karşı değil, sadece TÖB-DER'e karşı olduğunu
görmemezlikten gelmektir."
Hürriyet (18. 02. 1975): "Malatya'da Pazar
günü çıkan olaylar sırasında sağcı oldukları öne sürülen eli sopalı
topluluk 300 işyerini tahrip etmişlerdir. İki kişinin öldürülmesi
ve 100 kişinin yaralanmasından sonra, askeri birliklerin müdahalesiyle
güçlükle bastırabilen olaydan sonra 224 kişi gözaltına alınmıştır."
Milliyet (16. 02. 1975): "Malatya'da, saat
11.00'de ellerinde özel olarak yapılmış sopalar olduğu halde yürüyüşe
geçen bir grup, vilayet önünde 'Yaşasın Müslüman Türkiye, Kahrolsun
Komünizm' diye bağırmışlar. Yürüyüşçüler sol yayınlar sattığı ileri
sürülen Cafer Erkul'un satış barakasını tahrip etmişlerdir. Sinema
afişlerinin asılı bulunduğu camekânları parçalamışlardır. Bir içkili
lokanta, üç kahve ve iki kitabevi taş yağmuruna tutularak camları
kırılmış... olaylarda 18 kişi yaralanmış, ikindi ezanının okunmasıyla
yürüyüşçülerin büyük bir bölümü camilere girmişlerdir."
Deniz Baykal'ın Meclis'te yaptığı konuşma, Milliyet
(18. 2. 1975): "Cepheleşme hareketiyle birlikte, Ülkü Ocakları
Derneği saldırgan bir politika içinde girdi. Sağ terörizm dönemi
başladı. Hükümet süratle açıklamalıdır. Adana'daki işçiyi öldürenler,
afiş asan genci üç yerinden vuranlar, Şahin Aydın'ı, Kerim Yaman'ı
öldürenler, TÖB-DER toplantılarını basarak isyan yaratanlar kimlerdir?
Bunların siyasal nitelikleri nedir? Bütün bu olaylarda yer alanların
aynı siyasal kampta yetiştirilmiş olmaları basit bir rastlantı mıdır?
Bu olayların sorumluları kimlerdir? Tetiği çeken parmaklar mı, yoksa
o parmaklara hükmedenler mi? Hükümetin suçlu ile haklı karşısında
tarafsız kalmaya çalışmasını anlamak mümkün değildir."
Olayın hukuki boyutu ve sonucu
Olaylar denetim altına alındıktan sonra 400 kişi gözaltında alındı.
Gözaltına alınanların yüzde 90'ını, işyerleri saldırıya uğrayanlar
ile TÖB-DER Şube Yöneticileri, Malatya Yüksek Öğretim Derneği'nin
ve Devrimci Gençlik Birliği'nin yöneticileri oluşturuyordu. Binlerce
saldırgandan yalnızca 40 kadar kişi gözaltına alınmıştı.
Resmi yetkililerin anlatımlarına göre, saldırı TÖB-DER'e yönelikmiş.
57 il merkezinde kapalı salon toplantısı düzenlemiş olan TÖB-DER'in
toplantısı yasal izinlidir. Saldırı ise Alevilerin yoğun olduğu
(Malatya, Erzincan, Adıyaman, Amasya, Tokat, Turhal, Elazığ vb.)
bölgelere yönelikti. Alevilere ait işyerleri tahrip edilmişti. Eğer
saldırı TÖB-DER'e yönelikse, Alevilere ve solculara ait işyerlerini
niye yağmalayarak tahrip etmişlerdir? Alevilerin ve solcuların işyerlerini
önceden kim belirleyerek işaretlemiştir? TÖB-DER'in konuşmalarının
sonucu halkın tahrik olduğu söylendi. Oysa TÖB-DER'in toplantıları
kapalı salonlarda yapılıyordu. Görüntü ve ses dışarıya verilmiyordu.
Kaldı ki, daha toplantılar başlamadan saatler öncesinden saldırı
başlatılmıştı. Bu ve benzeri sorular yanıtlandığında saldırının
perde arkası ortaya çıkacaktır. Kim ne zaman yanıtlayacaktır?
Olay sonrası İçişleri Bakanı Mukadder Öztekin, Jandarma Genel Komutanı
Org. Orhan Yiğit ve Emniyet Genel Müdürü Celal Öztüfekçi beraberlerindeki
heyetle Malatya'ya geldiler. Bu yetkililer, Malatya Emniyetinin
önceden belirlediği kişilerle görüştürüldüler. Saldırıya uğrayan,
işyerleri tahrip edilenler dinlenilmedi, görüşülmedi...
Adana DGM'nin üç savcısı, olayları soruşturmak üzere Malatya'ya
geldi. Gözaltında bulunanların ifadeleri alındı. Saldırıya uğrayanlarla
saldırganlar ayrımı yapılmadan; sanki birlikte saldırı düzenlenmiş
gibi, savcılar ortak dava açılmasına karar vermişlerdir. Olayların
başladığından beri saldırganlar korunuyordu. Kimi polislerin olay
sırasında yakaladıkları, gözaltına alınmadan bırakılmışlardı. Ortada
ölen ve yaralanan insanlar ile tahrip edilmiş işyerleri bulunmaktadır.
Bunlar için de bir suçlu bulunmalıydı. Ama emniyetin yanlı tutumu
nedeniyle gerçek suçlular ortalıkta yoklardı. DGM'nin savcıları
da bu doğrultuda yürüttükleri soruşturmanın sonunda dengeyi sağlamak
amacıyla hareket ettiler ve saldırganlardan kaç kişi tutuklanmışsa;
saldırıya uğrayanlardan da o kadar kişi tutuklandı.
Tutuklananlar: Saldırıya uğrayanlar: Tuncay Ünlü (TÖB-DER Şube Başkanı),
Kasım Demir (TÖB-DER Yöneticisi), Mehmet Hatip Özer (TÖB-DER Yöneticisi),
Aziz Maho (TÖB-DER Yöneticisi), Haluk Türkşen (TÖB-DER Yöneticisi),
Veli Yılmaz (TÖB-DER Üyesi), H. Nedim Şahhüseyinoğlu (TÖB-DER Üyesi,
Bölge Temsilcisi), Nevzat Yıldırım (TÖB-DER Üyesi), Kemal Kırlangıç
(TÖB-DER Üyesi), Murtaza Akgül (TÖB-DER Üyesi), İhsan Pektaş (Sol
görüşlü), Nurettin Eren (Sol görüşlü), Ali Arı (sol görüşlü), Hadi
Kepenç (Sol görüşlü), Cemalettin Doğan (Sol görüşlü), Adem Özcan
(Sol görüşlü), Orhan Apaydın (Gazeteci), Ünal Nebioğlu (CHP'li),
Talat Ertuna (Sol görüşlü işçi), Ömer Kral (Sol görüşlü öğrenci),
İsmet Günay (Sol görüşlü), Rıza Karaca (Sol görüşlü, işyeri tahrip
edilen), Hasan Karaca (Sol görüşlü, işyeri tahrip edilen), Cemil
Çimen (Sol görüşlü, işyeri tahrip edilen), Hüseyin Bezek (Sol görüşlü).
Saldırganlar: Orhan Menekşe, Yaşar Bozkurt, Recep Mesut Samanlı,
Ekrem Berber, İhsan Memiş, Şerif Dursun, Hamit Fendoğlu, Timurtaş
Uçar, Muhittin Turgut, Abdullah Yılmaz, Zeki Öz, Ramazan Temur,
Mehmet Ali Diri, Hüseyin Şen, Aziz Moran, Haci Doğru, Mehmet Polaloğlu,
Ali Ercan, Abuzer Karagöz, Nail Çelebi, Temur Altınkaya, Yusuf Kantıya,
Haşim Karaaslan, Hüseyin Çekin, Bedri Öner. (7)
Adana DGM savcılarının hazırladığı iddianamede, saldırıya uğrayan
ve işyerleri tahrip edilen TÖB-DER, Malatya Yüksek Öğrenim Derneği,
Devrimci Gençlik Birliği yöneticileri hakkında şu görüş ve değerlendirmelere
yer verildiği görülmektedir:
"TÖB-DER Malatya Yönetim Kurulu üyeleri, MAYÖD Malatya Şubesi Yönetim Kurulu
üyeleri DGB Malatya Şubesi müteşebbis heyeti üyeleri olan sanıklar
ile 02. 02. 1975 tarihinde Malatya Merkezinde tertip edilen sessiz
yürüyüş tertip komitesinin üyeleri ve 15. 02. 1975 tarihinde TÖB-DER
tarafından tertip edilen kapalı salon toplantısında konuşmalar yapan
sanıkların cümlesinin kül halinde aynı maksat ve gaye uğrunda zaman
zaman birleşerek ve birbirlerinin fiillerini aynı amaç uğrunda bulundukları
bu suretle TÖB-DER, MAYÖD, DGB derneklerinin yasal birer kuruluş
olmalarına rağmen tüzüklerinde yazılı uğraşı amaçları haricinde
gizli kasıt ve gayelerini gerçekleştirmek için legal görünüm altında
illegal cemiyet olarak çalışmalar yaptıkları, 02. 02. 1975 tarihli
sessiz yürüyüş tertip heyetinin ve 15. 02. 1975 tarihli TÖB-DER
Malatya Şubesi kapalı salon toplantısında konuşma yapan sanıkların
da aynı gizli kasıt ve gaye uğrunda birleştikleri ve bu suretle
gizli cemiyet olarak bu sanıkların 1961 tarihli Anayasamızın getirmiş
olduğu sosyal ve iktisadi nizamı yıkmak, sosyal sınıflar üzerinde
tahakkümü tesis etmek, memleket içinde müesses iktisadi, sosyal
nizamları yıkmaya matuf 1-2-3-4-5 numaralı bentlerde yazılı olduğu
şekilde çalışmalar yaptıkları, bu çalışmalar cümlesinden olarak
yayınladıkları bildirilerle, yaptıkları konuşmalarla gayelerine
erişmek için işçi ve köylü sınıfını oluşturmak ve eyleme hazırlamak
maksadıyla muhtelif vesilelerle, muhtelif zamanlarda aynı sanıkların
komünizm propagandası yaptıkları, cemiyetin muhtelif sınıflarını
kanunlara itaatsizlik ve umumun emniyeti için tehlikeli bir tarzda
kin ve adavete tahrik eyledikleri tüm bildiri münderecatları, 28.
12. 1974 tarihli gecedeki konuşmalar, 02. 02. 1975 tarihli sessiz
yürüyüş sırasında geçirilen pankart münderecatları, bu konuşmaları
ihtiva eden bantların tape edilmiş suretiyle, emanete alınan bant
ve matbu evrak münderecatı 15. 01. 1975 tarihinde Malatya merkezindeki
toplum olayları, şahadet ve tekmil dosya münderecatıyla sabit olmuştur."
İddianamenin saldırganlarla ilgili bölümünde ise şu değerlendirmeler
yapılmaktadır:
"Malatya Merkezi Ülkü Ocakları Şubesi Yönetim Kurulu Başkan ve üyelerinin Malatya'da
vuku bulan toplum olaylarından birkaç gün evvel evrak arasında mevcut
(Yüce Türk Milletine) başlıklı bildiriyi teksir ettirip halka dağıttıkları,
bu bildiri münderecatında ileri sol temayüllü şahıslar tarafından
söylendiği anlaşılan (Memleketin ovasından en yüksek tepesine kadar
kızıl bayrak çekeceğiz. Mescitleri ve Kâbe'yi yıkıp yerine bostan
ekeceğiz... Kıpkızıl komünistim... istediğim bir zaman sana gelirim...
atarak kızıllığımı karanlıklara... dışarıdan bir ezan sesi geliyor...
tıpkı köpek havlamasını andırıyor) cümlelerini bu bildiri münderecatına
yazdıkları ve bildirinin son kısımlarına da (...nesillerimizi milliyetçi
yetiştirerek komünizmi, masonizmi ve vatanımızı hiçbir menfaate
dayanmadan yüceltmek ve yükseltmek olmalıdır...Ülkü Ocakları) cümlelerini
yazdıkları;
"Bu suretle milliyetçilik grubun sapık ideolojiye sahip olduklarını kabul ettikleri
karşı gruptaki şahısları bizzat ezeceklerini beyan etmek ve bu hususu
bildiri şeklinde kaleme alarak 15-16. 02. 1975 günü Malatya Merkezinde
vuku bulan toplum olaylarından birkaç gün evvel teksir ettirerek
halka dağıtmak suretiyle, halkı bu olaylara tahrik ve teşvik ettikleri;
bu suretle cemiyetin muhtelif sınıflarını umumun emniyetleri, elde
edilen bildiri, bu bildirilerin dağıtıldığına dair tevilli ikrar
ve şahadet ile sabit olmuştur..." (8)
İddianamede, TÖB-DER, MAYÖD, DGB yöneticileri için ileri sürülen
gerekçeler, onlarca yıldan beri Sıkıyönetim Mahkemelerinin, DGM'nin
iddianamelerinde kalıplaşmış suçlamaların tekrarı ve benzeridir.
İddianamenin düşündürücü yanı; Malatya'da sağcıların başlattığı
saldırı sonucu öldürülen kişilerin, yaralanan yüzlerce kişinin,
yağmalanarak tahrip edilen yüze yakın işyerinin suçlularının nerede
olduğuna, suçluların kimler olduğuna dair bir "iddia"nın
olmamasıdır. Bu saldırı örgüt işi değil midir?
Bir süre sonra Adana DGM'de duruşmalar başladı. Tutukluların bir
bölümü hemen ilk duruşmada, geri kalanlar ise sonraki duruşmalarda
tahliye edildiler. DGM ile ilgili yasa, Anayasa Mahkemesi tarafından
iptal edildi. Dava dosyası Malatya Ağır Ceza Mahkemesine gönderildi.
Malatya Ağır Ceza Mahkemesi de davanın Sıkıyönetim kapsamında olduğunu
belirterek dosyayı Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesine gönderdi. Elazığ
Sıkıyönetim Mahkemesi de davanın sıkıyönetimin ilanından önce işlendiğini
belirterek dosyayı yeniden Malatya Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi.
Sonuçta Yargıtay, davaya Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesinin bakacağına
karar verdi. Bu gel-gitlerle dava zaman aşımına uğradı. Elazığ Sıkıyönetim
Mahkemesi, 1983 / 8826, E: 1983 / 220, Karar No: 1984 / 38 kararıyla
davanın zamanaşımına uğradığını belirterek tüm sanıkların beraatine
karar verdi. Böylece 15-16 Şubat 1975'te gerçekleşen saldırılar,
suçluları ortaya çıkarılmadan örtbas edildi ve dava dosyası tarihin
yargısına havale edildi.
Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı (1975)
Akçadağ İlçesinde 17 Nisan 1940'da Akçadağ Köy Enstitüsü açıldı.
Daha sonra, Köy Enstitüsü'nün yerleşim yerini belirlemek üzere araştırmalar
yapıldı. Malatya-Adana demiryolunun otuzuncu kilometresinde bulunan
Akçadağ İstasyonunun güneydoğusuna düşen arazi saptandı. Enstitü'nün
yeri için belirlenen araziler, Karapınar, Kırlangıç ve Onatlı Köylerine
aitti. Köylüler, üç bin dönümlük arazinin bir bölümünü düşük bir
bedel karşılığı, büyük bölümünü de bağış yoluyla verirler. O dönem
karayolları yeterli değildi ve hatta yoktu. Bu nedenle, Darende
ve Akçadağ ilçeleriyle çevre köylerin ulaşımı Enstitü'nün bitişiğinde
bulunan tren istasyonundan yapılıyordu. Okul yönetimi, Enstitü arazisinin
tam ortasından geçen on metre genişliğinde, 2 km uzunluğunda bir
yol açtı. Bu yolu çakıl ve kumla da döşetti. Çevrenin tüm ulaşımı
bu yol üzerinden yapılmaya başladı.
Akçadağ Köy Enstitüsü'nün yöresinde 15 Alevi köyü bulunmaktaydı.
Enstitü Yönetimi, bu köylerle ve diğer komşu köylerle ilişkileri
oldukça sıcak, neredeyse bir aile gibiydi. İmece yoluyla bölgenin
köylülerine kayısı, elma, kavak, bağ dikiminde yardımcı olunuyordu.
Enstitü'de milli bayramlarda ya da diğer günlerde düzenlenen temsillere,
eğlencelere ve törenlere tüm köylerin halkı çağrılırdı. Enstitü
ile halk arasında dostluk ve işbirliği sağlanıyordu. Yöre köyleri
de düğünlerine Enstitü'nün öğretmenlerini, yöneticilerini, folklor
ve müzik ekiplerini çağırırlardı. 1950'de Köy Enstitüleri kapatıldı.
Yerine Öğretmen Okulları açıldı. Akçadağ Köy Enstitüsü'nün yerine
açılan Öğretmen Okulu da, yöre halkıyla devraldığı gelişmiş ilişkileri
pekiştirerek sürdürdü.
Böylece 1970'lere gelindi. 1974'de CHP ile MSP'nin ortak hükümeti
düşünce, AP, MSP ve MHP'nin ortaklaşa hükümeti (I. MC) kuruldu.
MC Hükümeti, yatılı okulların yönetiminde bulunan demokrat yönetici
ve öğretmenleri okuldan uzaklaştırmaya; yerine ülkücü öğretmenler
ve yöneticiler atamaya öncelikli olarak yöneldi. Böylece yatılı
okullar, ülkücülerin kurtarılmış bölgeleri oluyordu. Akçadağ Öğretmen
Okulu'na da Cafer Toksun adında bir müdür atandı.
Cafer Toksun, Sivaslı bir Alevi ailenin çocuğudur. Yoksuldur, yatılı
okula zorlukla girmiştir. Öğretmen olduktan sonra ırkçılarla ilişkilerini
sıklaştırır. Yeni müdürün Alevi bir aileden geldiğini öğrenen komşu
köyler halkından Aleviler, "Bizden de bir müdür çıktı"
diye sevinmişler, hediyelerle kutlamaya gitmişlerdir. Cafer Toksun,
ziyaretine gelen köylüleri soğuk karşılar. Hatta bir ara, sorguya
çekercesine "Bu köylerin oylarını hep CHP'ye verdiklerini öğrendim.
Doğru mu?" diye sorar. Köylülerin, "Müdür bey, faşistlere
verecek değiliz ya..." yanıtı üzerine, Cafer Toksun'un rengi
sararır, gözleri döner ve "Bir daha bu okulun toprağına ayak
basmayacaksınız" diye gelenleri odasından kovar.
Şeyh Mano, Kırlangıç Köyündedir. Pir Sultan Abdal hayranıdır. Pir
Sultan Abdal hakkında bilgi edinmek için Sivaslı olduğunu öğrendiği
Cafer Toksun'a gider. Cafer Toksun, Şeyh Mano'nun kılık kıyafetine,
kaba bıyıklarına bakar ve küçümseyerek "Senin ne isteğin var,
söyle bakalım" diye sorar. Şeyh Mano, "Beyefendi, siz
Sivaslısınız, Pir Sultan Abdal hakkında bilgi öğrenmek için geldim"
dediğinde, Cafer Toksun'un tepesi atar ve "Komünistler sizi
yoldan çıkarmışlar. Senin o sorduğun aptal da sapkının biriydi"
yanıtını verir, konuğunu kolundan tuttuğu gibi dışarıya çıkarır.
Şeyh Mano, "Orası Sivas'tır, Pir Sultan da çıkar, Hızır Paşalar
da çıkar. Seni Pir Sultan sanmıştım" yanıtıyla ayrılır.
Bir süre geçmiş ve Cafer Toksun, yöre halkı ve okul hakkında yeterli
bilgiyi edinmiş, kadrosunu oluşturmuş, saldırı planlarını hazırlamıştır;
sıra uygulamaya gelmiştir. İlk iş olarak, okulun üç bin dönümlük
arazisinin etrafını dikenli telle çevirdi, böylece yöre köylerin
Akçadağ'a ulaşmak için 35 yıldan beri kullandığı yolu kapatmış oldu.
Yolun girişine bir kulübe yaptırdı. Kulübeye silahlı bekçi yerleştirdi
ve telefon bağlattı. Bununla da yetinmedi, okul arazisine eli silahlı
bekçiler yerleştirdi ve yaklaşanlara ateş ettirmeye başladı. Böylece
okulla yöre halkının ilişkilerini kesti. Eğer biri okula gidecekse,
nöbetçiler önce ziyaretçinin kimliğini kontrol ediyor, sonra okul
yönetimine telefon edilerek verilen bilgilere göre işlem yapılıyordu.
Okulun demokrat öğretmen ve çalışanlarına baskı yaparak onları uzaklaşmaya
zorluyordu. Cafer Toksun'un baskılarından öğrenciler de paylarına
düşeni alıyordu. Sol görüşlü öğrencileri baskıyla yıldımaya, kimi
zaman da derslerden çıkararak dövmeye giriştiği şeklindeki haberler
giderek artıyordu. Faaliyetlerinde, Malatya Ülkü Ocaklarından getirdiği
ve özel yetiştirilmiş militanları da kullanıyordu. Okulun salonlarında
asılı sanat değeri yüksek tablolar indirilmiş, yerine MHP'nin propaganda
resimleri yerleştirilmişti. Atatürk'ün resminin de indirildiği,
yerine Ergenekon Destanıyla ilgili bir tablonun asıldığı haberi,
basın organlarında yayımlanmıştı.
Akçadağ Öğretmen Okulu adeta askeri bir kamp, Cafer Toksun da kampın
komutanı gibiydi. Rastladığı Alevi kadınlara "Alevileri yaşatmayacağım.
Sizi kocasız bırakacağım" dediği, baskılarını artırdığı görülmekteydi.
Gelişmeler üzerine, yöre halkı ve öğrenci velileri, durumu Malatya
Valisine bildirirler. Vali, şikayetleri dikkate almamakta, müdürden
yana tutum sergilemektedir.
Saldırı ve baskılarla ilgili basın haberi şöyle:
"Dün öğleden sonra Akçadağ Öğretmen Okulu'nda meydana gelen çatışmada birkaç
öğrenci yaralanmış, okul binasının ön tarafındaki bütün camlar kırılarak
okul büyük ölçüde hasara uğratılmıştır. Olay üç solcu öğrencinin
dövülmesi üzerine, okulda bulunan 500 kadar solcu öğrenci idarenin
bu tutumunu protesto ederek derse girmişlerdir. Faşist öğrenciler,
idarenin bıraktığı boşluktan faydalanarak ellerine geçirdikleri
taş ve sopalarla birbirlerine girmişlerdir. Olay yerine jandarma
birlikleri getirilmiş, okulda bulunan öğrenciler ise derslerine
devam etmişlerdir." (9)
Akçadağ Öğretmen Okulu'nda ülkücülerin silahlı eğitim yaptıklarına;
öğrencilere, öğretmenlere yönelik baskıların giderek arttığına,
bu baskıların yöre halkına da yöneldiğine tanık olunmuştur.
Gelişmeler somut meyvelerini vermekte gecikmez ve nihayet, 7 Kasım
1975 gecesi, önceden hazırlanmış eli sopalı ülkücüler, aniden yatakhaneleri
basar. Öğrenciler yatmaya hazırlanmaktadır ve kimisi pijamalı, kimisi
de don-gömlekledir. Ani baskın ve bedenlerine inen sopaların tesiriyle
ne yapacaklarını şaşıran 600 öğrenci, can korkusuyla dışarı fırlamışlardır.
Bir kovalamaca başlamıştır. Baskı ve saldırıdan kaçan 600 öğrenci,
okulun üst tarafında bulunan dağ ve tepelere sığınırlar. Mevsim
yağışlı ve soğuk, öğrenciler çıplaktır. Saldırı haberi Malatya'da
CHP İl Başkanı Turan Fırat'a ulaşır. CHP İl Yönetimi, TÖB-DER ve
basın organları mensupları ortaklaşa tuttukları birkaç otobüsle
dağlara sığınan öğrencileri toplamaya gider ve megafonla öğrenci
aramaya koyulurlar. Kayaların kovuklarına sinmiş ve korkuyla bakışan
henüz 15-16 yaşlarındaki çocukların büyük bölümü toplanarak Malatya'ya
getirilir. O gece evlere dağıtılan öğrencilerin soğuktan donmaları
önlenmiş olur.
Meydana gelen olaylardan dolayı 600 öğrenci okuldan uzaklaştırılmıştır.
Okuldan uzaklaştırılan öğrencilerin velileri tarafından hazırlanan
ve yetkililere ulaştırılan belge şöyle değerlendirilmektedir: "
'Atatürkçü öğretmen ve öğrencileri okuldan uzaklaştırmak için çok
öncelerden Okul Müdürü Cafer Toksun, Eğitim Şefi Fazlı Aktaş, öğretmenlerden
Mehmet Yıldırım, Halit Karadağ, Remzi Sağıroğlu, Züleyha Cömert,
Celal Aydoğmuş, Mehmet Kara tarafından hazırlığı yapılan ve ortamı
oluşturulduktan sonra meydana gelen olay esnasında, 700 öğrencinin
dolaplarının tahrip edilerek eşyalarının, kitaplarının ve paralarının
talan edildiği, talan edilen paraların ve eşyaların bu öğretmenlerce
Ülkü Ocaklarına teslim edildiği, Atatürkçü öğrencilerin okulun bodrumuna
konularak işkenceye uğradıkları ve günlerce ekmek verilmediği gibi,
şimdi de olayı saptırmak için olaya mezhep, dil ve bölgecilik gibi
bölücülük niteliğinde olan suçlamalarda bulundukları, böylece korkunç
bir bölücülük yaptıkları, bütün bu olaylardan haberli olan Malatya
Valisi ve Milli Eğitim Müdürünün olaya yeteri kadar eğilmedikleri,
hatta olayla ilgili tanıklar ve mağdurların kimisinin dini görüşlerinden,
kimisinin politik görüşlerinden dinlenilmedikleri, sadece olayı
yaratanlar ve onların gösterdikleri tanıkları dinleyerek tek taraflı
kovuşturma yaptıkları, Vali ve Milli Eğitim Müdürünün adeta onların
koruyuculuğunu yaptığı', ileri sürülerek Cumhurbaşkanına, Senato
ve TBMM Başkanına, Parti Genel Başkanlarına ve Parlamenterlere durum
bildirilmiştir. Olaya eğilmelerini, bülücülük niteliğini taşıyan
bu tutumun önlenilmesini, ilgililer hakkında kovuşturma yapılmasını,
gerçeğin ortaya çıkması için ilgilerini istemişlerdir..." (10)
Malatya Milletvekili Celal Ünver, demokratik kitle örgütleri temsilcileri
ve basın mensuplarından oluşan bir heyetle Akçadağ Öğretmen Okulu'na
gider. Olayı incelemek üzere Akçadağ Cumhuriyet Savcısı ile İlçe
Jandarma Komutanı da o sırada okulda bulunmaktadır. Okul Müdürü
Cafer Toksun, Milletvekili Celal Ünver'in okulu gezmesini, gözaltına
alınan öğretmen ve öğrencilerle görüşmesini, olayın neden kaynaklandığını
öğrenmesini engellemeye çalışır. Bunun üzerine Celal Ünver sert
bir tepki gösterir ve Savcının araya girmesiyle olay büyümeden yatışır.
Dönemin yerel basın organlarında, Okul Müdürünün olumsuz tutumu
şöyle anlatıldı: "İlimiz Akçadağ Öğretmen Okulu'nda son çıkan
olaylardan sonra 20 kadar öğrenci velisi ile okula giden CHP Malatya
Milletvekili Celal Ünver, Okul Müdürü ile görüşürken, bir süre önce
duvara asılan bozkurt resmi hakkında bilgi istemiş ve bunun üzerine
Okul Müdürü Cefar Toksun, zile basıp çağırdığı birkaç öğretmen ve
öğrenciyle CHP Milletvekili Celal Ünver'in üzerine yürümek istemiştir.
Bu arada CHP Milletvekili Celal Ünver odaya gelen kalabalık bir
öğretmen topluluğuna, 'Siz kim oluyorsunuz ki beni dışarı atmak
istiyorsunuz' demiş ve bunun üzerine orada bulunan jandarma üst
çavuşunun müdahalesiyle olay büyümeden önü alınmıştır..." (11)
Akçadağ Öğretmen Okulu'nda meydana gelen olayların sonucunu merak
etmeyiniz. Hiçbir şikayet ve soruşturma sonuç vermedi. 600 öğrenci,
20 öğretmen okuldan uzaklaştırıldı. Okul, tamamen Ülkü Ocaklarının
karargahı haline geldi.
Parlamento üstü bir örgüt
Devletin ekonomik ve politik desteği ve korumasıyla güçlendirilen
Ülkü Ocakları, kendilerini devlet yerine koyuyorlardı. Dokunulmazlıkları
vardı. Devletin en üst organı olduklarını her yerde ve ortamda açıkça
söylüyorlardı. Nitekim Ülkü Ocakları Malatya Şube Başkanı, yaptığı
bir basın açıklamasında bakın ne diyor:
"... büyük Türk Milletine ve onun yetkililerine şunu bilhassa ifade etmek istiyorum.
Ülkücüler parlamento dışı parlamenterlerdir. Yani ülkücüler milletin
seçilmemiş milletvekilleridir. Ülkücüler bulundukları yerlerde millete
hizmet ederler. Ülkücüler milletin bir yön ve hedef tayin etmeye
çalışan öncüleridir, önderleridir. Hareketimiz meşrudur. Herkese
açıkça şunu hatırlatırız ki, bizim Allah, Vatan, Millet, Devlet,
Bayrak ve insanlığa hizmetten başka bir aşkımız yoktur..."
(12)
Görüldüğü gibi, Ülkü Ocakları kendilerini ülkenin en üst kurumu
olan parlamentonun da üstünde bir kurum olarak görmektedirler. Bu
özellikleri nedeniyle, her türden katliam, tahrip ve yağma onların
gözünde meşruydu. Evet Ülkü Ocaklarının dokunulmazlığı vardır. Kuruluşundan
günümüze değin gerçekleştirdikleri onlarca katliamın, öldürdükleri
yüzlerce aydının, bilim adamının hesabını vermemişlerdir. Onlardan
herhangi bir hesap sorulmamıştır da. O tarihlerde Başbakan Süleyman
DEMİREL'in, "Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz..."
demeci ve söylemi; kurdurduğu, koruduğu örgütle karşı karşıya gelmek
istemediğindendir.
1970-1980 arasında Malatya'da bine yakın olay oldu, yüzün üstünde
öğretmen, genç, memur, esnaf öldürüldü. Dokunulmazlıkları nedeniyle,
bunca olaya karşın, Ülkü Ocakları yakayı ele vermemişlerdir. Malatya
Emniyet Müdürlüğünün basına verdiği bilgilere göre, 1976'da 980,
1977'de 891 olay olmuştur. Yani iki yıl içinde Malatya'da meydana
gelen olayların toplamı 1871'dir. Bu rakamlar, Malatya'da terörün
nasıl tırmandırıldığının kanıtıdır.
Hamit Fendoğlu (Hamido) Olayı ve Katliam (1978)
Fendoğlu'na Gönderilen Bombalı Paket
Cumhuriyetin ilânından 1980'e kadar Malatya'da CHP ağırlıklıydı.
1946'dan 1960'a kadar Malatya'nın milletvekillerinin tümünü CHP
kazanıyordu. 1961'den 1980'e kadar yapılan milletvekili seçimlerinde
Malatya'nın 6 milletvekilinin 4'ünü CHP, geri kalan ikisini de sağ
partiler alıyordu. (1965 seçimlerinde 1 milletvekilini TİP almıştı.)
Malatya'nın iki senatörünü de CHP alıyordu.
Malatya Belediye Başkanlığını, 1920'den 1977'ye kadar CHP adayları
kazanıyordu. 11 Aralık 1977'de yapılan Belediye Başkanlığı seçimlerini
bağımsız aday Hamit Fendoğlu kazandı. Fendoğlu sağ görüşlüydü.
Fırat Nehri üzerinde Keban ve Karakaya Barajlarının yapılmasından
sonra, baraj suyunun altında kalan yüzlerce köyün halkı Malatya'ya
göç ettiler. Göçün altyapısı hazırlanmamıştı. Göçle gelenlerin büyük
çoğunluğu varoşlara (gecekondu) yerleştiler. Bu insanlar, kent yapısıyla
uyum sağlayamadılar. Ekonomik ve kültürel bunalımla karşı karşıya
kalmışlardı. Göçün olumsuz etkilerinden doğan siyasal ve kültürel
boşluğu, siyasal İslamcılar (tarikatlar) ile ırkçı-milliyetçiler
doldurmaya, kente yeni gelen bu insanları siyasal düşünceleri doğrultusunda
yönlendirmeye çalıştılar. İzinli-izinsiz sayısız Kuran kursu açıldı.
Bu gelişmelerin sonucu Malatya'nın demokratik ve siyasal yapısında
büyük değişimler oldu. Malatya İl Merkezinde güçlenen siyasal İslamcılar
ve ırkçılar, Malatya'da Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı yaratmaya
yöneldiler. Kent merkezinde işyeri açmış olan Aleviler, baskıyla
göçe zorlanıyordu. Sık sık sağcılarla solcular çatışmaya; çeşitli
mahalleler kurtarılmış bölge ilan edilmeye, faili meçhul cinayetler
artmaya başladı. Mezhepsel ve etnik ayrışım ve saldırılar ilçe ve
köylere değin uzandı. Hamit Fendoğlu, böyle bir ortamda (11.12.1977)
bağımsız olarak Belediye Başkanlığı'na seçildi.
Hamit Fendoğlu, Malatya merkezine bağlı Burgurlu Köyü'nde dünyaya
gelir. Küçük yaşta ailesiyle birlikte Malatya'ya taşınırlar, ama
köyü ve mensup olduğu İzollu Aşiretiyle ilişkilerini ve bağını koparmadan
sürdürür. Genç yaşta politikayla ilgilenmeye başlar. 1946'da DP'nin
gençlik kollarıyla ilişkisi gelişir, partiye üye olur. Lise öğreniminden
sonra çiftçilikle uğraşan Hamit Fendoğlu, renkli, hareketli kişiliğiyle
Malatya'da isim yapar; etkin kişiler arasında yerini alır.
27 Mayıs 1960 darbesiyle DP kapatılır. DP'nin milletvekilleri, bakanları
ve yöneticilerinin çoğunluğu gözaltına alınır. Hamit Fendoğlu da
gözaltına alınarak Yassıada'ya gönderilir. Orada DP'nin üst yöneticileriyle
birlikte yargılanır.
1965 Milletvekili Genel Seçimlerinde DP'nin devamı olan AP'nin listesinde
Malatya Milletvekili seçilen Fendoğlu, 1969'a kadar Milletvekili
olarak TBMM'de görev yaptı. TBMM'de Tabii Senatör Sıtkı Ulay'a,
TİP Milletvekili Çetin Altan'a, İrfan Solmazer'e saldırır. Bu nedenle
adı kavgacı olarak yayılır. Yakın arkadaşı olan gazeteci Abdullah
Uraz, gazetedeki köşesinde Hamit Fendoğlu hakkında şunları yazar:
"... Sık sık çıkan kavgalarda buna dayanamayan Hamido, ön safta bu kavgalara
karşın kendisini tutamazdı. Hakkında yayınlar başlar. O, bunlardan
üzülür şöyle derdi: 'Yahu bu işi anlamıyorum. Beni hadise makinesi
gibi gösteriyorlar. Yahu siz ne biçim gazetecisiniz... Sizde Allah
korkusu yok mu? Görmediniz mi? Ben mi olay çıkardım? Ben mi bir
kimseye hakaret ettim? Tahrik ettim? Onlar tahrik edecek, küfür
edecek, benim liderime, hatibime bunları yapacak, üstlerine yürüyecek...
Sonra... Sonra ben de duracağım. Olur mu öyle şey? Bu Hamido'ya
yakışır mı? Sonra da beni suçlu gösteriyorlar'..." (13)
Hamit Fendoğlu, hareketliliği nedeniyle AP yönetimiyle anlaşamaz,
partiden ihraç edilir. Ferruh Bozbeyli'nin kurduğu Demokratik Parti'ye
geçer. 1973 Milletvekili Genel Seçimlerinde bu partiden aday olur,
ama seçimi kazanamaz. 15 Şubat 1975'de Malatya'da meydana gelen
saldırıda yer alır. Tutuklanarak Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde
yargılanır.
Fendoğlu, 1977'de yapılan seçimlerde MSP, MHP ve sağ güçlerin, örgütlerin
desteğiyle bağımsız olarak Belediye Başkanlığını kazandı. Belediye
Başkanı olduktan sonra siyasal İslamcılar ve milliyetçilerle (ülkücüler)
arasının açıldığı söylentisi yaygınlaşıyordu. 1978'de Türkiye'de
politik ortam oldukça karışıktı, sol ve sağ gruplar birbirleriyle
kıyasıya çatışma içindeydi. Halk tedirgin, muhalefet partileri (AP,
MSP, MHP) tahrik ediciydi. Siyasal iktidar (CHP) yetersizdi...
Böyle bir ortamda, Ankara-Emek PTT'sinden Hamit Fendoğlu adına bir
koli gönderilir. Koli, Kasım Önadım adıyla gönderilmiştir. Kasım
Önadım, Hamit Fendoğlu'nun çok sevdiği bir arkadaşı, dostudur. Koli,
Malatya PTT'sine gelir; Fendoğlu 14 Nisan 1978'de koliyi aldırtır.
İşlerin yoğunluğu nedeniyle koli birkaç gün belediyede kalır. 17
Nisan günü akşamı Fendoğlu koliyi arabasıyla evine götürür. O anı,
Hamit Fendoğlu'nun eşi Mukaddes şöyle anlatmaktadır: "Hamit
eve geldi. Elinde bir paket vardı. Çocuklar 'Ne o dede?' deyip etrafını
sardılar. Hamit de 'Kasım amcanız size çikolata göndermiş' dedi."
(14)
Hamit Fendoğlu, koltuğuna oturmuş, kolinin ambalajını açmaya çalışıyordu.
Kolinin kapağı açıldığında ani bir ses ve patlama binayı sarsar.
Mutfakta bulunan eşi salona koştuğunda Hamit'in paramparça olduğunu,
torunlarının ve gelinin de kanlar içinde yerde yattıklarını görür,
korkunç olay karşısında ne yapacağını şaşırır. O sırada komşuları
koşuşarak olay yerine yetişirler. Hamit Fendoğlu'yla aynı köyden
ve yakını olan AP İl Başkanı Avukat Bayram Özcan da ilk yetişenlerden
biridir. Avukat Özcan'ın anlatımından:
"Yakın komşuyuz. Olayı duyduğumda ilk yetişenlerden biriyim. Hamit parçalanmıştı,
torunları ve gelini halen canlılardı. Onları bir an evvel hastaneye
yetiştirmeye çalışıyorduk. O sırada evin önünde sayıları 100 kadar
olan bir grup birikti, slogan atmaya başladılar. Bu acıya yenilerinin
ekleneceğinden kuşku duyuyordum. Ölü ve yaralıları hastaneye yetiştirdik,
maalesef yaralıları kurtaramadık. Biz bu telaşın içindeyken, hastanenin
önünde sayılarının 1000 kadar olduğu tahmin edilen bir grubun toplanmış
olduğunu, sloganlarla şehir merkezine doğru yürüyüşe geçtiklerini,
sağa sola saldırdıklarını sonradan öğrendim. Kuşkularım daha da
arttı. Malatya'nın yeni acılarla karşılaşmasını istemiyordum. Bu
ülke, bu toprak, bu insanlar bizim. Uygarca ve hoşgörü içinde sorunlarımıza
çözüm aramalıyız. Maalesef sağ-sol grupların çatışması hepimizi
üzmektedir. Yarın nelerin olacağını tahmin etmiştim. Hastaneden
şehir merkezine yürüyüşümde emniyetin ortalıklarda görünmemesi kuşkularımı
daha da arttırıyordu. Hemen il yetkilileriyle görüştüm, önlem alınmasını
önerdim, Hunharca yapılan bir katliamın sorumlularını Malatya'da
aramak acelecilik olurdu..."
Malatya Cumhuriyet Savcısı Halim Karabeyoğlu: "Olayın olduğu
gece Adalet Bakanlığı Müsteşarına olayları ayrıntılı olarak anlattım.
Sıkıyönetimin mutlaka gerekli olduğunu da anlattım. İlgililere anlattım..."
(15)
Malatya'da bulunan CHP senatörleri, düzenledikleri basın toplantısında
Hamit Fendoğlu'nun ve yakınlarının ölüm olayını kınayarak ertesi
gün meydana gelmesi muhtemel olaylara yetkililerin dikkatini çekerek
önlem alınmasını istiyorlardı. (16)
Hamit Fendoğlu ve yakınlarının ölüm haberi hemen İçişleri Bakanına
bildirildi. Bunun üzerine Diyarbakır'da bulunan Emniyet Genel Müdürü
Gündüz Atabek ve Jandarma Genel Komutanı Şahap Yardımcıoğlu uçakla
Malatya'ya geldiler. Vilayette Vali, Emniyet Müdürü ve Jandarma
İl Komutanı ortak toplantı yaparak önlemleri görüştüler.
Gelişmelerden kuşku duyan CHP Malatya İl Örgütü, demokratik kitle
örgütleri, basın ve duyarlı kişiler, Başbakanı, İçişleri Bakanını,
Valiyi ve diğer yetkilileri arayarak önlem alınmasını istediler.
Bütün bu çabalar, "Sakin olunuz, tahriklere kapılmayınız, devlet
güçlüdür, her şeyin üstesinden gelecektir. Gerekli önlemler alınmıştır"
yanıtıyla karşılaşıyordu.
Oysa katliamın olduğu gece, göstericilerin saldırı ve taşkınlıkları,
ertesi günün nasıl olacağının işaretiydi. Bunca uyarılara ve saldırılara
karşın önlem alınmaması düşündürücüdür. En azından yakın illerden
güvenlik kuvveti istenilerek, şehrin giriş ve çıkışlarını denetleyebilirlerdi.
Şehir merkezinde güvenlik güçlerinin sayısını artırabilirlerdi.
Ama hiçbiri olmadı...
Bindirilmiş Kıtalar Görev Başında
18 Nisan 1978 Salı. Sabahın erken saatlerinden itibaren kente, komşu
il ve ilçelerden, köylerden akın akın insan gelmeye başlamıştı.
Gelenlerin bir bölümü belediyenin önünde, diğer bir bölümü de Samanpazarı'nda
toplandı. Toplananların sayısı kısa sürede on bini aştı. Çoğu 15-20
yaşlarında gençlerdi. Gençlerin ellerinde özel hazırlanmış sopalar,
zincirler, nacak gibi saldırı aletleri bulunuyordu. Yüzleri maskeli
olan çok sayıda kişi de, toplanan grupların önüne geçtiler. Bir
kol, Cezmi Kartay Caddesine yöneldi. Burada bulunan işyerlerinin
çoğunluğu Alevilere aitti. Bir kol, Fuzuli Caddesine, bir kol Akpınar,
Yoğurtpazarı, Mısırlı Çarşısı ve eski Halep Caddesine; bir kol da
Turan Emeksiz Caddesine doğru "Kahrolsun Komünizm, katil Ecevit,
Müslüman Türkiye, Dan Dan Hamido'ya intikam" sloganlarıyla
yürüyüşe ve saldırıya geçtiler.
Göstericilerin önünde bulunan maskeliler, solcu ve Alevilere ait
önceden işaretlenmiş işyerlerini göstererek tahrip ettiriyor, arkasından
gaz dökerek yakıyorlardı. Yanan yağların, mobilyaların, halıların,
deterjanların kokusu ve dumanı tüm Malatya'yı sardı.
Siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin (CHP, TÖB-DER,
TÜM-DER, Tütüncüler Derneği) merkez binalarıyla, Gayret, Görüş,
Ekspres, Baydağı, Güneş Gazetelerinin matbaa ve idarehaneleri, Tekel
bayileri, gazete bayileri yerle bir edildi. Rakı, şarap ve benzeri
içkilerin satıldığı lokantaların, Tekel bayilerinin ve marketlerin
önü kırılmış şişelerle, masalarla birbirine karışmıştı. Ateşe verilen
bu yerlerden çıkan kokular insanları sersemletiyordu. Malatya'nın
üstüne pis kokulu kara bir duman çökmüştü. Alçaktan uçan jetlerin
sesleri karmaşa havasını artırıyordu.
Yeni katılanlarla göstericilerin sayısı 20 bine yaklaşıyordu. Denetim
elden çıkmıştı. Artık kimin ne yaptığı bilinmez olmuştu. İşaretlenmiş
işyerleri ve konutlar tahrip ve yağma edilerek ateşe veriliyordu.
Ortaklıkta başlarında maskeliler olduğu halde, ellerinde benzin
bidonuyla dolaşan on binlerce saldırgandan başka kimse yoktu. Güvenlik
güçleri de yoktu. Belki o gün izinlilerdi! Yalnızca jet uçakları
alçaktan uçarak ve sesleriyle saldırganları caydırmaya çalışıyorlardı.
Ancak bu bir işe yaramamıştı. Sokaklara dökülen eşyalar alev alev
yanıyordu. Cadde ve sokaklar atılmış buzdolapları, mobilyalar, televizyon
ve radyolar, içki şişeleri, yağ kutuları, kumaşlar, ayakkabılar,
sebze ve meyveler, cam parçaları, kapı ve pencere kırıkları, gaz
tüpleri, devrilmiş otolardan geçilmiyordu. İçin için yanan eşyalardan
yükselen ağır ve değişik kokular ve kara duman göz açtırmıyordu.
Ateşi söndürmeye gelen itfaiye araçları, hortumları kesilmiş olarak
sokaklarda bekletiliyordu.
Şehir merkezinde sağlam yer kalmamış ve saldırganların da işi bitmişti.
Bu kez mahallelere yöneldiler. Rastladıkları genç kızlara sarkıntılık
etmeye, yaşlı kadınları dövmeye başladılar. Bu ortamda nereden geldiği
bilinmeyen bir kurşun, saldırganlar arasında bulunan İnönü Üniversitesi
öğrencisi Tahir Kökçü'yü kafasından ağır yaralamıştı. Hastaneye
kaldırılan yaralı kurtarılamış ve yaşamını yitirmişti.
Olayları yatıştırmak amacıyla bir konuşma yapan Malatya Cumhuriyet
savcılarından Necati Sezener ile Adıyaman'dan gelen Jandarma Komando
Birliği komutanı Yüzbaşı Arif Doğan saldırıya uğradı ve her ikisi
de bıçak ve kurşunla yaralandı.
Malatya'nın etkin ailelerinden birine mensup olan Devlet Hastanesi
Başhekimi Yüksel Fenercioğlu, olayları yatıştırmak, yakma ve yıkmayı
önlemek amacıyla bir konuşma yapmak istedi, ancak gözlerini kin
bürümüş maskeli saldırganlar yine saldırdı. Dr. Yüksel Fenercioğlu
ve yanındakiler ateşli silahla yaralandı. Yaralılar Devlet Hastanesinde
tedavi altına alındı.
Kalabalık bir grup, Alevilerin yoğun olduğu Ata (Haçova), Cemal
Gürsel ve Başharık Mahallelerine doğru yürüyüşe geçti. Turan Emeksiz
Caddesinin üzerinde bulunan yüzlerce işyeri ve evin camlarını kırarak
eşyalarını sokaklara atıyor, gaz dökerek yakıyorlardı. Bu sırada
bir apartmandan saldırganların üstüne ateş açılır. İki kişi yaralanır.
Saldırganlar da apartmanı ateşe verirler.
Saldırganların geliş haberini alan üç mahallenin sakinleri sokak
ve yollarda barikat kurarak güvenliklerini sağlamaya çalışırlar.
Aralarında silahlı kimseler de bulunmaktadır. Yaşlılar, silahlı
bir çatışma olasılığını ortadan kaldırmaya çalışıyor, "Komşular,
gençler sizden ricamız, aman kimseye silahla karşılık vermeyesiniz,
öldürmeye çalışmayasınız. Varsın evlerimizi, işyerlerimizi yağmalasınlar,
yaksınlar. Evler yapılır, işyerleri yeniden açılır. Ama ölüm unutulmaz;
kin ve kan davasına dönüşür. Malatya'da hepimiz (Alevi-Sünni, Türk-Kürt)
komşuyuz. Her gün yüz yüze bakıyoruz. Şu kötü niyetlilere uymayınız,
oyuna gelmeyiniz" diye gerginliği yatıştırmaya çalışıyorlardı.
Saldırganlar, Turan Emeksiz Caddesinde "Komünistlere ölüm,
katil Ecevit, dan dan Hamido'ya intikam, Müslüman Türkiye"
diye slogan atarak, önlerine gelen işyerlerini, konutları tahrip
ediyor ve yakıyorlardı. Tam bu sırada askeri birlikler cemselerle
olay yerine yetişerek, olası kanlı bir çatışmayı önlediler.
Saldırganların bir kolu, Malatya'nın büyük semtlerinden biri olan
Sıtmapınarı'na yönelmişti. Burası, işçilerin yoğun olduğu bir semtti.
Saldırganlar, yıka yaka Sıtmapınarı'na ulaştı ve Alevi ve solculara
ait işyerlerinin tümünü tahrip etti.
Üç öğrencinin hunharca öldürülüşü
Çilesiz Mahallesi, Malatya'nın güneybatısında, bahçeli bir semttir.
Kentin eski mahallelerinden biri sayılır. Yüzyıldan beri Alevilerle
Sünniler iç içe yaşamaktadır. Mezhep sorunları yaşamadan ortak iş
yapmışlar, az da olsa birbirlerine kız alıp-vermişlerdir. Karanlık
eller durmaz ki; Hamit Fendoğlu'nun hunharca öldürülmesini fırsat
bilenler saldırılarını bu semte de yönelttiler.
Çilesiz Mahallesi'nin halkı, Malatya Merkezi'ndeki saldırı olayını
üzüntü ve kuşkuyla izlerken; mahallenin çocukları da bahçede top
oynamaktadırlar. Saat 12.00'ye doğru bir araba, top oynayan çocuklara
yaklaşır. Arabadan biri iner, "Naci, Sait, Özcan" diye
ismen çağırdığı üç çocuğu arabaya alır ve uzaklaşırlar. Arkadaşları
da, herhalde öğretmenleridir, bir yeri göstermek için götürdüler,
düşüncesiyle başta ailelerine haber vermezler. Ama sonra kuşkulanırlar
ve ailelerine bildirirler.
Götürülen çocuklar (Özcan Türksever, Sait Hazar, Naci Erguvanlı)
14-15 yaşlarında olup, Gazi Lisesinin öğrencileridir. Üçü de Alevi
ailenin çocuklarıdır. Birkaç saat sonra acı haber gelir. Çocuklar
önce işkence görmüş, sonra kafalarına sıkılan kurşunlarla öldürülmüştür.
Katiller bununla da yetinmemişler, cesetleri, Malatya'ya 8 kilometre
uzaklıktaki Beylerderesi'nde demiryolu tüneli önünde rayların üstüne
bırakmışlardır. Üzerlerinden tren geçen cesetler paramparça olarak
bulunmuştur. Çocukların aileleri, katillerin bulunması için kuşkulandıkları
bazı isimleri ilgili makamlara vermişler, ancak sanki yer yarılmış
katiller içine girmiş gibi, cinayetler yapanların yanına kar kalır.
Saat 16.30 sıralarında komşu illerden gelen askeri birlikler saldırganları
ve saldırıyı denetim altına alırlar.
Celal Bayar ve Süleyman Demirel Malatya'da
Hamit Fendoğlu'nun ve yakınlarının cenazeleri, Bulgur Köyü'ne götürüldü.
Cenaze törenine katılmak üzere eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, AP
Genel Başkanı Süleyman Demirel, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan
ile MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, Esenboğa Havalimanına giderler.
Ancak, olaylar nedeniyle Malatya Havaalanı hava trafiğine kapatıldığı
için, Bayar ve parti başkanları, uzunca bir süre Havaalanının açılmasını
bekler. Sonunda uçakla Malatya'ya, oradan da karayoluyla doğruca
Bulgurlu Köyü'ne giderler.
Celal Bayar, bir gazetecinin sorusu vesilesiyle değerlendirmesini
yapar: "Bu münasebetle tekrar edeyim ki, bugünkü tutumla anarşi
dediğimiz milletlerarası ihtilalci komünizmin önüne geçilemez. Ancak
bu mesele, komünizm tehlikesine inanmış olan kimselerin, alacakları
çok ciddi ve şumullü tedbir ve icraatları ile hal ve tasfiye olunur."
17 Celal Bayar, bir zamanlar "Kışla birlikte komünizm gelecek"
demişti.
Cihad ve din
Hamit Fendoğlu'nun ölümünden iki gün önce Bilim ve Kültür Derneği
adlı bir kuruluş, Malatya'da "Milletim Uyan" başlıklı
bir bildiri dağıtır. Bildiride şu ifadeler yer almaktadır:
"Milletini seven subay, öğretmen, memur, talebe, işçi, köylü, kendini devletin,
milletin temiz ideallerine adayan değerli kardeşlerimiz, komünistler
tarafından kahpece şehit edilmişlerdir. Müslümanlar, bizi yok etmeye
yönelen İslam ve millet düşmanlarının karşısında, müdafaa kavgasında
birleşelim. İçinde bulunduğumuz zor günler, bütün Müslümanları bir
araya getirmelidir. Vedatlar, İbrahimler; sizlerin bıraktığınız
yerden davamız daha da yükselecek, komünist katillerden intikamınız
mutlaka alınacaktır." (18)
18 Nisan günü, Malatya'da saldırı başladığı saatlerde Belediye hoparlöründen
Kuran okumaya başlanır. Kuran'ın okunmasından sonra sağcı bir grubun
hoparlörden yaptığı "Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor"
anonsları aralıksız akşama kadar sürmüştür. Böylece halkın dini
duyguları kışkırtılarak katılımın çoğaltılmasına, saldırıların yaygınlaştırılmasına
çalışılmıştır. "Güçlü devlet"in Malatya'daki temsilcileri
ise bu tahriklere seyirci kalmıştır.
Olay gecesi
18 Nisan'ı 19 Nisan'a bağlayan gece, sağcı ve solcular, olası bir
saldırının korkusunu yaşıyorlardı. Kimi mahallelerde azınlıkta olan
Aleviler, Alevilerin yoğunlukta olduğu 'Cemal Gürsel, Ata, Samanlı,
Özalper, Çavuşoğlu, Başharık Mahallelerine sığınarak kendilerini
güvenceye almaya çalışıyorlardı. Tüm mahalle ve sokaklarda nöbet
tutuluyordu. Aleviler ve solcular, olası bir saldırıda haberleşmek
üzere birbirlerinin telefonlarını alıyorlardı. Sokaklardaki nöbetlerin
yanı sıra, evlerde de nöbet tutuluyordu. Silahlı olmayanlar mutfak
bıçaklarını, tahra, balta gibi kesici aletlerini yanlarında bulunduruyorlardı.
Evlerin ışıkları söndürülmüştü ve insanlar yangına karşı kendilerince
önlemler almışlardı. Az da olsa bazı kişiler, gecenin karanlığında
evlerinin yol cephesini yeşile boyamışlardı. Kimi evlerin pencerelerinde
ise, "Bu evde Hamido'nun yası var" yazılı kağıtların asılı
olduğu görülüyordu. Telefonla mahalleler arası haberleşme aksamadan
sürdürülüyordu.
Gece yarısı olmuştu ki, bazı mahallelerden silah sesleri duyulması
heyecan ve korkuyu doruğa çıkardı. Telefonlaşmalar, çeşitli yollarla
haberleşmeler ve bilgi alma çabaları yoğunlaşmıştı. Gözü yaşlı anneler,
bebelerini katliamdan nasıl kurtaracaklarının umutsuz çareleri üzerine
kafa yoruyordu. Kimi kadınlar ise, erkeklerin yanında çatışmaya
hazırlanıyorlardı.
Şehir merkezinde tahrip edilen ve yakılan işyerlerinin yangını devam
ediyordu. Karanlığı artıran ağır ve kokulu bir dumanla kaplı gökyüzü,
korkuyu artırıyor, tehdidi insanların yanan genizlerine ulaştırıyordu.
İlk gece, önemli bir olay yaşanmadan ama herkesin tetikte olduğu
bir şekilde geçti.
Ertesi günün gazetelerinde saldırıya ilişkin manşetler şöyleydi:
* Bine yakın işyeri yakılıp tahrip edildi. Polis ve Jandarma müdahale
etmeyince Jetler uçuruldu. (Son Havadis, 19. 04. 1978)
* Fendoğlu'nun mensubu olduğu Bulgurlu Aşiretlerinden onbinlerce
kişinin şehre girmesiyle büyüyen olaylar sırasında bin kadar işyeri
ve ev kundaklanarak, 3 kişi öldürülmüş, 30 kişi yaralanmıştır. (Tercüman,
19. 04. 1978)
* Dün sabah erken saatlerde çoğunluğu köylerden gelen ellerinde
uzun sopa ve zincir bulunan binlerce kişi şehir içinde gösteri yaptılar.
Polisin kendilerine karşı koymaması sonucu, birçok işyeri tahrip
edilerek yakıldı. (Hürriyet, 19. 04. 1978)
* Malatya, saldırgan gruplar tarafından savaş alanına çevrildi.
(Cumhuriyet, 19.04. 1978)
* Malatya'da en az 700 işyeri tahrip edildi. Belediye hoparlörlerinden "Din
elden gidiyor, camilere bomba konuluyor" anonsları yapıldı.
(Milliyet, 19. 04. 1978) (19)
Saldırganlar Mahallelerde
Beydağı tepelerinde kente ulaşan güneşin ışıkları, yangının karabulutunu
delerek tahrip edilmiş ve yakılmış yerleri aydınlatmaya çalışıyordu.
Yeni bir günün sabahında, geceyi ayakta nöbet tutarak geçirmiş olanlar,
görevlerini yenilere bırakıyordu. Mahallelerden ya da sokaklardan
birer temsilcisi, yakılan ve tahrip edilen yerleri görmek, ayrıntılı
bilgiler getirmek üzere, şehir merkezine gönderildi. Kimi işyerlerinin
sahipleri de enkazı temizlemeye, arta kalan eşyalarını toplamaya
gelmişti. Caddeler, sokaklar dükkan ve işyerlerinden çıkarılmış
kırık dökük ve yanık eşya kalıntılarıyla doluydu. Yangın için için
devam ediyordu. Kokudan ve enkazdan geçilmiyordu. Askeri birlikler
ve güvenlik güçleri tam teçhizatla ikişer ikişer dolaşıyorlardı.
Motorize birlikler de caddelerde ve mahalle aralarında devriye geziyorlardı.
Şehir merkezinde tahrip edilen ve yakılan işyerlerinin önü ile,
cadde ve sokaklar insanla dolmuştu. Herkes birbirine kuşkuyla bakıyordu.
En ufak bir tartışma kanlı olaylara dönüşebilirdi. Böyle bir ortamın
yaratılmasının sorumluluğunu kimse üstlenmek istemediğinden olacak
ki, kimse kimseyle konuşmak istemiyordu.
Saldırganların, Alevilerin yoğun olduğu mahallelere yöneldiği haberi
fısıltıyla yaygınlaşınca; şehir merkezi yavaş yavaş boşalmaya başladı.
Beydağı Mahallesi, Beydağı'nın batı cephesinin dik yamaçlarına yerleşiktir.
Buraya yerleşenlerin çoğunluğu Elazığ, Tunceli, Sivas, Adıyaman'ın
köylerinden gelenlerdir. Varoş olarak (gecekondu) tanınan bu mahallenin
kanalizasyonu, suyu, yolu yoktur. Cemal Gürsel Mahallesi de aynı
sorunlarla karşı karşıyadır. Bu mahalleler, gecekonduların tüm tipik
sorunlarını yaşayan, işsizliğin kol gezdiği, yoksulluğun bel büktüğü
yerlerdir. Böyle bir ortamda tarikatların, milliyetçilerin, solcuların
egemenlik yarışına girmeleri kaçınılmaz olmuştur.
Silahlı çatışmanın patladığı haberi ilk bu semtten geldi. Beydağı
Tepesinden bir grubun otomatik silahlarla ateş açması üzerine, mahalleden,
adeta "Geleceğiniz varsa, göreceğiniz de var" dercesine,
silahını eline alan rasgele ateş eder. Binlerce mermi sıkılır. Bu
sırada 10-15 kişi de yaralanır. Haberi alan askeri birlikler olay
yerine yetişirler. Tepeden ateş edenler, Beydağı'nın yükseklerine
doğru kaçışırlar. Mahalle içindekiler de kaçışarak görünmemeye çalışırlar.
Beydağına kaçmak isteyenler, havadan izleyen helikopterin yardımıyla
silahlarıyla birlikte yakalanırlar. Yakalananların sağ gruptan olduğu
söylenir. Bu arada, güvenlik güçleri tarafından mahallede de arama
yapılır, çok sayıda kişi gözaltına alınır. Aramada bol miktarda
silah ve mermi ele geçirilir.
Beydağı, Başharık ve Cemal Gürsel Mahallelerinde silahlı çatışma
çıktığı sırada, Başharık'ın Yakıncı Sokağında oturan biri dışarı
fırlayarak, "Ey Müslümanlar ve duruyorsunuz, Aleviler ve komünistler
yukarıda yüzlerce Müslümanı öldürdüler. Dernek kanalı cesetlerle
dolu..." diye bağırır. Bunun üzerine, bağıranın karşı komşusu
ve mahallede "Babaanne" olarak tanınan, namazlı, aptesli
yaşlı bir kadın dışarı çıkar ve "Ulan sahtekâr, yalancı, sen
evindeydin. Silah sesleri ta uzaklardan geliyor. Kapı komşularını
birbirlerine mi düşürmek istiyorsun?" diyerek eline aldığı
taşla adamın arkasına düşer. Eğer o yaşlı anne olmasaydı, belki
bu sokakta da çatışma çıkmıştı.
Bu kez kötü haber Çavuşoğlu Mahallesinden geldi. Habere göre, bu
mahallede silahlı çatışma çıkmıştı. Çavuşoğlu Mahallesinde oturanların
yüzde 80'i Alevi kökenlidir. Sağcı bir grup mahalleyi silahla basar,
belirli yerlere ateş ederler. Mahalleden de karşılık verilir. Az
sonra olay yerine yetişen polisin, saldırganların peşine düşeceğine,
mahallenin içine dalarak evleri aramaya başlamasından yararlanan
sağcı grup kayıplara karışır. Mahalle sakinleri, polisin yanlı tutumunu
protesto ederek "Bizim evlerimiz burada, önce burayı basıp
ateş edenleri, evlerimizi yakanları yakalayın" diye sert tepki
gösterirler. Silahlı saldırı sırasında mahalleli gençlerden 16 yaşlarındaki
Aziz Yüce bacağından yaralanmış, birkaç ev de ateşe verilmiştir.
Polis yanlı tutumunda kararlıdır, evleri aramaktan vazgeçmez. Bazı
evlerde silah ve mermi ele geçirilir. Ayrıca mahallede kırk kişi
de gözaltına alınır.
Özalper (Samanharkı) Mahallesi de sağcı bir grubun silahlı baskınına
uğrar. Saldırganlar, bazı işyerlerinin ve evlerin camlarını kırar.
Konutlardan da silahla karşılık verilmiş, ardından saldırganlarla
mahalleli, sokakta taş ve sopalarla birbirlerine girmişlerdir. Çok
sayıda kişi yaralanır; Polis, silahlı ve sopalı sağcı grupları görmezlikten
gelerek; işyerleri ve evleri saldırıya uğrayanları toplamaya yönelir.
Bu kez polise karşı tepki yoğunlaşır. Bu sırada olay yerine askeri
birlik yetişir, mahalleyi kontrol altına alır. Yapılan aramalarda
silah ve mermi ele geçirilir, bunları taşıyan ya da bulunduranlar
da gözaltına alınır.
Özalper Mahallesinde, saygınlığıyla tanınan Yusuf Güzel tepkisini
dile getiriyordu: "Hamido'nun ve yakınlarının ölümü hepimizi
çok üzmüştür. Ama mahallede oturan Alevilerin suçu nedir? İki gündür
evlerimizi, işyerlerimizi tahrip ettiler, yaktılar. Kanlı bir olay
çıkmasın diye gençlerimizi evlerde tutarak dışarı bırakmadık. Onların
canı varsa, bizim de var. Bir yanda faşistler saldırıyor, bir yanda
polis bizi eziyor. Böyle devlet, adalet olmaz. Bizi canımızdan bezdirdiler."
Kalender Ağdaş isimli yaşlı bir vatandaş da, bir polis yetkilisiyle
tartışıyordu. "Memur bey, iki-üç gündür var mıyız, yok muyuz.
Gözümüze uyku girmedi. Şu karşıdaki evlerin, şu yukarıdaki evlerin,
şu sokaktaki evlerin tümü Sünni. 30-40 yıldan beri komşuyuz. Aramızda
değil mezhep, çocuk kavgası bile olmadı. İki günden beri Alevilere,
solculara ait ev ve işyerlerimizi yaktılar. Kanlı olay olmasın diye
çocuklarımızı, gençlerimizi sokağa bırakmıyoruz. Faşistler silahla
kollarını sallayarak geliyorlar, dükkanları, evleri yakıyorlar,
tahrip ediyorlar. Polisler de geliyor, onları değil, suçlu diye
bizi alıp götürüyorlar. Devlet, Alevilere, şehirde işiniz yok, işyeri
açamazsınız, işçi olarak çalışamazsınız, çocuklarınızı okutamazsınız,
yeniden köylerinize gidin, davar-sığır güdün desin. Bu nedir? Faşistler
uzaklardan gelip bize saldırıyor, ateş ediyor. Polis geliyor bize
saldırıyor, bizi toplayarak götürüyor..."
Mahallelerde silahlı çatışmaların yoğunlaştığı haberleri yaygınlaşıyordu.
Olayın birinci günü Çilesiz Mahallesinde bahçede top oynayan üç
lise öğrencisi kaçırılmış ve işkenceyle öldürülmüşlerdi. Öldürülen
bu gençlerin cenaze törenine on bin kadar kişi katılmıştı. Cenaze
törenine katılan kadınlar gözyaşlarıyla ağıt söyleyerek, yaşlılar
suskun, gençler slogan atarak yürüyorlardı. Güvenlik güçleri, kortejin
yolunu değiştirmek için engellemeye çalışmıştı. Kortejdekiler de
direniyor ve belirlenen güzergâha gitmek istiyorlardı. Güvenlik
güçleriyle kortejdekiler arasında sert tartışmalar, itişmeler de
olmuştu. Güvenlik güçleri, bazı gençleri gözaltına almaya kalkışınca,
tartışmalar daha da sertleşiyordu. Askeri birliklerin devreye girmesiyle
olay tatlıya bağlandı. Cenazeler, Kuyuönü Mezarlığında toprağa verildi.
Tam bu sırada Cemal Gürsel Mahallesine silahlı saldırı düzenleyen
sağcı bir grupla solcular arasında çatışma başlamıştı. Binlerce
merminin sıkıldığı çatışmada 10 kadar kişi yaralandı. Askeri birliklerin
yetişmesi üzerine çatışan gruplar kaçışmaya başladılar. Çok sayıda
kişi gözaltına alındı. Aramalarda bol miktarda silah ve mermi yakalandı.
Çatışmaların çıktığı mahallelerin tümü Alevilerin yoğun olduğu yerlerdi.
Başka yerlerden gelen sağcı gruplar silahla saldırıyor, güvenlik
güçleri gelince kaçışıyorlardı. Güvenlik güçleriyse kendini savunan
mahalle halkını gözaltına alıyordu. Tüm bunların, Alevileri gözaltına
almak için hazırlanmış bir oyun olduğunu düşünenler de olmuştu.
Çünkü silahla saldıran sağcılar nedense yakalanmıyordu. Yakalanan
az sayıda sağcıyı da askeri birlikler ele geçirmişti.
19 Nisan akşamı, güvenlik güçleri ve askeri birliklerin ortaklaşa
çabalarının sonucu olaylar denetim altına alınmıştı. Ama korku ve
kuşkular günlerce sürdü. Mahalle, sokak ve ev nöbetleri devam etti.
İçme suyuna zehir konulması
İki günden beri devam eden saldırının, işyerlerinin ve konutların
yakılıp yıkılmasının yarattığı sinir gerginliği, korku ve heyecan
sürüyordu. Bu gece ve yarın neler olabileceği olasılıkları üzerine
tahminler, yorumlar yapılıyordu. Tam bu sırada, şehrin içme suyuna
zehir konulduğu haberi kısa süre içinde tüm kentte yayıldı. Bilinmeyen
biri tarafından, emniyete, bazı kurumlara ve basına telefon edilerek
içme suyunun bulunduğu ana depoya çok miktarda zehir atıldığı bildirilir.
Bunun üzerine Valilik, her olasılığı düşünerek tahlil sonuçları
gelinceye kadar kent suyunun içilmemesini anons eder.
İki-üç günden beri uykusuzluğun ve olumsuz ortamın gerginliğinden
rahatsız olan bazıları zehirlendikleri şüphesiyle hastanelere başvurur;
hastanelere kasıtlı olarak başvuranlar da olmuştur. Haber üzerine
8. Kolordu Komutanı, Sağlık Müdürünü de yanına alarak, tüm hastaneleri
bizzat dolaşmış, hastalarla görüşmüş; hastane yetkililerinden bilgi
almıştır. Kolordu komutanı ayrıca kentteki resmi, özel ve askeri
hastanelerden suyun tahlilini istemiştir. Kısa süre sonra tahlil
sonuçları rapor halinde gönderilir. Gelen raporların tümünde içme
suyunda zehirli maddelerin bulunmadığı belirtilmiştir. Ancak Türkeş'i
Malatya'ya geldiğinde evinde konuk etmiş olan Muhittin Turgut'un
sahibi olduğu "Doğu Özel Hastanesi"ne zehirlenme şikayetiyle
200'e yakın başvuru olduğu, Muhittin Turgut'un gelenleri geri göndermediği,
zehirlenme belirtilerini teyid ettiği, fakat böyle bir şeyin şimdilik
olanaksız olduğu bildirilmiştir. (20)
Silah kaçakçıları devrede
Malatya'da silah kaçakçılığı yapan bir şebekenin Sünni elemanlarının,
Sünni mahallelerinde tanıdıklarının aracılığıyla "Alevilere
dışarıdan çok silah geldi. Saldırıya hazırlanıyorlar" diye
söylenti çıkardığı, bu duruma karşı önerilerde de bulunduğu bildiriliyordu.
Bu kişilerin şöyle konuştuğu anlatılır: "Bir Müslüman olarak,
zorumuza gitti. Böyle bir gün ve ortamda Müslümanlara yardımcı olmazsak,
Müslümanlığımızdan şüpheleniriz. Sağdan-soldan silah temin ettik.
Size istediğiniz kadar silah vereceğiz. Para önemli değil, elinize
geçtiğinde ödersiniz."
Aynı şebekenin Alevi ortaklarının da, Alevilerin yoğun olduğu mahallelere
giderek aynı biçimdeki söylemlerle güya yardımcı olmaya çalıştığı
belirtilir. Kaçakçılar, böylece silahlarını, o günün fiyatlarının
3-4 kat üstünde pazarlama imkanı bulmuşlardır.
Hamit Fendoğlu'nun eşi hükümetin telgraflarını kabul
etmiyor
Hamit Fendoğlu'nun eşi Mukaddes Hanım, saygın bir ev hanımıdır.
Konukseverdir. Her akşam evinde en azından üç-dört konuğu bulunmaktadır.
Tatlı dil, güleryüzle konuklarını, komşularını, arkadaşlarını memnun
etmeye çalışır. İnsanlar arasında ayırım gözetmeden, fakir-zengin
demeden herkesi aynı gözle görür, sever ve yardım elini uzatır.
Çevrede sevilen bir hanımefendidir.
Mukaddes Hanım, eşinin, gelininin ve torunlarının acısını yaşarken
Malatya'da işyerlerinin tahrip edildiğini, yakıldığını, üç öğrencinin
öldürüldüğünü duyduğunda, "Bunlar olmamalıydı. Acımıza yeni
acılar eklenmemeliydi. Biz ve Malatyalılar böyle acıyı hak etmemiştik"
diye üzüntülerini belirtmiştir.
Hamit Fendoğlu'nun ve yakınlarının katledilmesinden dört gün sonra
Başbakan Bülent Ecevit ile İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Fendoğlu'nun
eşine birer başsağlığı telgrafı göndermişlerdir. Mukaddes Hanım,
gelen her iki telgrafı da almaz ve gerekçesini şöyle belirtir:
"Bu suikast bir Kotil'e (İstanbul Belediye Başkanı), bir Dinçer'e (Ankara Belediye
Başkanı) yapılmış olsaydı, Ecevit'in temsilcisi veya kendisi o cenaze
töreninde bulunmaz mıydı? Bu acılı gönlümle Ecevit'e soruyorum:
Eşimin cenaze törenine hükümeti temsilen kim gönderilmiştir?
"Hükümetin İl'deki temsilcisi Vali bile başsağlığı ziyaretine dört gün sonra
gelmiştir. Ecevit iktidar olurken; 'Analar ağlamayacak, göz yaşlarımız
dinecek' demişti. Şimdi anneler değil, babalar, babaanneler, kayınvalideler
de ağlıyor.." (21)
Bir Bilanço
17 Nisan 1978 akşamı başlayan saldırı, tahrip ve silahlı çatışma;
20 Nisan akşamına kadar sürdü. Ancak üç gün içinde denetim altına
alınabildi. Bu süre içinde 8 kişi ölmüş, 20'si ağır olmak üzere
100 kişi yaralanmış, 100 işyeri ve konut tamamen olmak üzere, toplam
960 işyeri ve konut tahrip edilmiştir. Olaylar sırasında onlarca
oto da zarar görmüştür.
Bazı işyerlerinde yangının halen devam ettiği 20 Nisan günü şehir
merkezindeki enkazı kaldırma çalışmaları başlatıldı. Cadde ve sokaklar
ancak iki günde temizlenebildi. Bir yandan enkaz kaldırılıyor, bir
yandan da mahkeme kanalıyla hasar tespiti yapılıyordu. Hasarın o
dönemin değeriyle 100 Milyon TL olduğu belirlenmiştir. Ancak devlet
60 Milyon TL ödemiştir.
Doğu illerine gönderilen bombalar
Hamit Fendoğlu'na gönderilen bomba dışında, birbirinin benzeri ve
ağırlıkları 1 kilo 350'şer gram, ambalajları da aynı olan üç paket
daha 7 Nisan'da Ankara'dan postaya verildi. Bombalı paketler, Kahramanmaraş'ın
Pazarcık İlçesi CHP İlçe Başkanı Memiş Özdal'a (Alevi), Adıyaman
Emniyet Müdür Yardımcısı Abdülkadir Oltu'ya ve Ahmet Akalın adında
Adanalı bir işadamına gönderilmiştir.
Pazarcık'taki alıcı Memiş Özdal kuşkulanır ve paketi almaz. Postaneye
getirilen paketi burada iki memur açar. Açılır açılmaz meydana gelen
patlama sonucu, bir memur parçalanarak yaşamını yitirirken, diğeri
de ağır yaralanır.
Adıyaman ve Adana'ya gönderilen paketlere, alıcılarına ulaşmadan
İçişleri Bakanlığınca el konulur. Uzmanlar tarafından röntgen ışınlarıyla
incelenen paketlerde bomba olduğu belirlenir ve paketler imha edilir.
Yapılan inceleme sonucu, bu paketlerdeki patlayıcıların, daha önce
İstanbul Üniversitesi'nde öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ADMMA
yakınlarında atılarak 5 kişinin yaralanmasına neden olan bombalarda
kullanılanla aynı olduğu belirlenmiştir. Bombaların dinamit üzerine
demir çubuklar ve şarapnel parçaları konduktan sonra telle sarılarak
yapıldığı, ateşleme piminin kutunun kapağına bağlandığı saptanmıştır.
Uzmanlar, herhangi bir yerde yapılmasının mümkün olmadığını belirttikleri
bu türden patlayıcıların ancak Atom Enerjisi Araştırma Merkezinde
yapılabileceğini belirtmişlerdir. Bunun üzerine Ankara Nükleer Araştırma
Merkezinde arama yapılmıştır. Bu merkezde çalışanların büyük çoğunluğu
Ülkü Ocaklıdır. Ülkü Ocaklarının eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek
de burada çalışmaktadır. Muharrem Şemsek ve birkaç arkadaşı gözaltına
alınır ve Nükleer Araştırma Merkezi de bir süre için kapatılır.
Muharrem Şemsek ve arkadaşları daha sonra mahkemece serbest bırakılır.
(22)
Bombalı paketler neden Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya gönderilmiştir?
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da feodal yapı (aşiret, şıhlık, tarikat,
ağalık) ağırlıktadır. Mezhep, Kürt-Türk çelişkisi bulunmaktadır,
Bu yapının her an kavgaya hazır olduğu beklentisiyle bu bölgeler
seçilmiştir. Amaç, bölgede karışıklık çıkarmak, kavga ve çatışma
ortamının fitilini ateşlemektir. Böylesine profesyonel planlar,
PTT organizasyonun kullanılması, sıradan örgütlerin işi değildir.
Bunlar ancak, deneyimli, çok ilişkili kurum ve örgütlerin yapabileceği
eylemlerdir, hazırlıklardır. Hamit Fendoğlu'nun ölümüne neden olan
bombanın sırrı hâlen çözülmüş değildir.
"Hamido ile iki torununun ve gelininin katliyle ilgili suikastın, solcuların
ve onlarla işbirliği halindeki bölücülerin eseri olduğuna dair bir
bant gazetemizce ele geçirilmiştir." (23)
Ortadoğu Gazetesi böyle yazıyordu. Ama aradan tam 20 yıl geçmiştir.
Ortadoğu Gazetesinin ele geçirdiği söylenen bant nerededir? Niçin
bu bant alınıp çözülmemiş, olay ortaya çıkarılmamıştır? Gazetenin
ele geçirdiği ileri sürülen bant gerçekse, açıklanmasında bir sakınca
mı vardır? Bombanın ve katliamların arkasında güçlü örgütler mi
var? Bombalar Ankara Nükleer Enerji Araştırma Merkezi'nde mi imal
edildi, eğer öyleyse bombalar kimler tarafından imal edildi, kimlere
verildi? Birbirini izleyen sorular...kuşkular.. susan iktidarlar...
tartışılan Kontr-Gerilla örgütü ve CIA...
Politikacıların söz düellosu
Başbakan Bülent Ecevit: "Malatya olayının rastlantı olmadığı,
ülkede kutuplaşmayı körüklemek isteyen güçlerin, örgütlerin payının
olduğu söylenmektedir. Muhalefet partileri Malatya'daki olaylara
tam olarak temas etmemişlerdir, çünkü taraf tutmaktadırlar... Barışa
razı olmayanlar vardır..." (24)
Tekin Erer (Son Havadis Gazetesi): "Komünist ve anarşist elbette
bomba atacak, elbette yurtta huzursuzluk çıkaracaktır. Onun görevi
esasen budur. Böyle olmazsa zaten biz onlara anarşist ve komünist
damgasını vurmayız. Komünist ve anarşistlerin yurdu karıştırmak,
milleti bölmek sabotajlar yapmak, cinayetler işlemek görevidir.
Onların işi bu" (25)
Yaşar Okuyan (MHP Genel Başkan Yardımcısı): "Komünist alçaklar
tarafından hunharca öldürülen Malatya Belediye Başkanı, değerli
dava insanı merhum Fendoğlu'nun gerçek katillerini CHP iktidarı
himayesine almaktadır. Ve milliyetçilere iftira savurmaktadır..."
(26)
Süleyman Demirel (AP Genel Başkanı): "Hadiselerin altında komünizm,
yıkıcılığın ve bölücülüğün bulunduğunu henüz hükümet hiç dillerine
almıyor. Türkiye'yi rahatsız eden gerçek sebep budur... Bu olayların
gerçek sebebini anlamaktan aciz bulunan hükümetin gaflet uykusundan
uyanması için daha kaç vatandaşımız can verecektir? Bu hükümet gaflet
uykusundadır..." (27)
Alpaslan Türkeş (MHP Genel Başkanı): "Ecevit ve İçişleri Bakanını,
bizim hakkımızda ima yolu ile de olsa öne sürdükleri iddialarını
ispata davet ediyorum. Bu iddialarını ispat edemedikleri takdirde
dünyanın en alçak ve en şerefsiz insanları olacaklardır..."
(28)
Görüldüğü gibi, siyasi partilerin lider ve yöneticileri, bu katliamların,
olayların neden ve niçinlerini araştırmadan, önleyici çözüm önerileri
üretmeden; demagojilerle birbirini suçlamaktadırlar.
Provokasyon kokusu
Malatya'da meydana gelen olaylar sırasında polislerin büyük bölümü
müdahale etmemiştir. Saldırganlara engel olmaya, maskeli öncülerini
yakalamaya çalışan bazı polisler ise diğer bazı polislerin sert
ve küfürlü tepkileriyle karşılaşmışlardır. Hatta kendi aralarında
kavga edenler de olmuştur. Malatya Emniyet Müdürü, polislerin kendi
aralarındaki kavgadan dolayı POL-DER Başkanı Komiser Yusuf Değirmenci
ile POL-BİR Başkanı Rıza Kaya'yı işten el çektirmiştir.
Yine adını açıklamak istemeyen bir polis yetkilisi, Milliyet Gazetesi'nin
Malatya Muhabiri Erhan Akyıldız'a şu açıklamayı yapmıştır: "Malatya'da
olaylar aynı anda, değişik yerlerde patlak vermiştir. Cenazenin
kaldırılacağı caminin yanında bulunan bir dinamit patlamadan etkisiz
hale getirilmiştir. Bazı yerlerden ateş açıldığı görülmüştür. Bütün
bunlar, olayın kökünde bir provokasyon olduğunu işaret etmektedir.
Dünkü protesto gösterisini yapanların büyük bir çoğunluğunu 15-20
yaşlarındaki gençlerin teşkil etmesi de bunun başka bir kanıtıdır."
(29)
Cumhuriyet Gazetesi'nin Malatya muhabiri, aynı zamanda Görüş Gazetesinin
de köşe yazarı Raşit Kısacık'a göre; "... Bu gergin hava, Emniyet
kadrosunda da geniş ölçüde huzursuzluğa, gerginliğe ve küskünlüğe
yol açıyor, polisin olaylar karşısındaki etkinliği kalmıyordu. Nitekim
17 Nisan akşamı saat 19.00'da Hamit Fendoğlu'nun evinde açılan bombalı
kolinin yolaçtığı olayın nelere gebe olacağı hemen herkes tarafından
değerlendiriliyorken; bu değerlendirmenin polis örgütünden neden
yapılmadığına dikkat çekiliyordu. Aynı gece saat 20.00 sıralarında
harekete geçen MSP'li, MHP'li ve AP'li militanların Kışla Caddesi'nde
yaptıkları yürüyüş ve bu yürüyüş esnasındaki saldırılar ertesi gün
için bir uyarı iken, bir gün sonra cadde ve sokaklarda hiçbir güvenlik
görevlisinin görülmemesi çok anlamlıdır. "
17 Nisan gecesi saldırganlardan hemen sonra Malatya'da bulunan CHP'li
senatör, bir basın toplantısı düzenleyerek... ertesi gün olabileceklere
yetkililerin dikkatini çekerek önlem alınmasını istiyorlardı. Ancak
ne yazık ki bu istem yetkilileri harekete geçirmiyordu..."
(30)
Türkeş'in kehaneti
MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş; "Hükümet, MHP'ye yönelik
iftiralarını yoğunlaştırdığını ve milliyetçilere işkence ederek,
canavar POL-DER üyesi işkenceci polisler hakkında hükümetin yasal
yoldan hesap sormasını istemiş. Bu muameleler sürdüğü takdirde Erzurum
ve Kahramanmaraş'ta da bu tür olayların çıkacağını belirterek gelecek
hakkında tahminde bulunma sayılmamalıdır demiştir.." (31)
Türkeş'in bu kehânetinin gerçekleşmesi çok sürmez. Erzurum ve Kahramanmaraş'ta
olaylar başlar. Pazarcıklı Memiş Özdal, 7 Nisan'da gönderilen bombalı
paketi alıp açsaydı; 24 Aralık 1978'de Maraş'ta meydana gelen toplu
katliam herhalde o zaman olacaktı. Türkeş; ezbere konuşmaz, bir
olay olacaktır demişse mutlaka olur. Nitekim Kahramanmaraş'ta ve
Erzurum'da olay çıkacak demişti. Çok sürmedi, olaylar her iki ilde
artarda patlak verdi.
Kahramanmaraş'ta güvenlik güçleri, sağcı örgütlerin eylem hazırlığı
içinde olduklarına dair ihbar alırlar. Bunun üzerine olay çıkmasını
beklemeden genel bir arama yaparlar. Arama sırasında çeşitli eylemlere
karışmış, adam öldürmüş ve yaralamış olanların da içinde bulunduğu
34 kişi gözaltına alınır. Sorguları yapılarak adliyeye sevkedilen
ve tutuklanan bu kişilerin arasında, Büyük Ülkü Derneği'nin birinci
ve ikinci başkanlarıyla MHP Maraş Milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş'ın
oğlu Avukat Edip Özbaş da bulunmaktadır. Tutuklama haberini alan
MHP Milletvekili, Adliyeye giderek tutuklama kararını veren 2. Asliye
Ceza Hakimi Kazım Demirsu ile Ertop Kazmaz'a saldırır, Savcıya hakaret
eder.
Olayların soruşturmasında, "Türk Yıldırım Komandoları"
ile "Esir Türkleri Kurtarma Ordusu" adıyla iki gizli örgüt
ortaya çıkarılmıştır. Soruşturmayı yürüten yetkililerin açıklamalarına
göre; "Ülkü Ocaklarının, lise öğrencilerinin eline az tesirli
patlayıcı maddeler vererek ülkücülere ait yerlere attırdıkları,
suçu sol örgütlere yükleyerek eyleme geçtikleri" saptanmıştır.
(32)
Erzurum'da Atatürk Üniversitesi'nde ülkücüler, sol görüşlü öğrencilere
ve öğretim üyelerine saldırarak dövmüşlerdir. Ayrıca Erzurum sokak
ve caddelerinde sol görüşlü olanların işyerleri tahrip edilmiş ve
dövülmüşlerdir. (33)
Malatya'dan Alevi göçü
Hamit Fendoğlu'nun öldürülmesinin ardından çıkarılan olaylarda 1000'e
yakın işyeri tahrip edildi ve yakıldı. Yakılıp yıkılan işyerlerinin
yüzde 90'ı demokrat, solcu ve Alevilere aitti. Saldırıdan yaralananların
da çoğunluğu bu kesimin insanlarıydı. Artık Malatya'da demokratların,
solcuların ve Alevilerin yaşamlarını sürdürme ve iş yapma olanakları
zorlaşmıştı. Bu nedenle Malatya'dan göç başladı.
12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbeden sonra da, demokrat, solcu
ve Alevilere yönelik faşist baskılar yoğunlaştı. Neredeyse her gün
evleri, işyerleri aramadan geçirilen bu insanlar, uyduruk gerekçelerle
gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyordu. Bunca baskıyla
karşılaşan demokrat, solcu ve Aleviler, sonunda Malatya'yı terk
etmek zorunda kaldılar. İş sahibi olanlar, işyerlerini günün değerinin
çok altında fiyatlara satarak Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi
kentlere göç etmeye başladılar. Ekonomik gücü olmayanlar da köylerine
döndüler. Böylece Malatya'nın inançsal, etnik ve kültürel mozaiği,
siyasal yapısı esaslı bir değişime uğramış oldu...
1974-1980 Yıllarında Malatya'da İşlenen Siyasi Cinayetler:
Yaralamayla da sonuçlanabilen
siyasal olaylar
- Malatya'daki Demokratik
Kitle Örgütlerinin ortaklaşa düzenledikleri mitinge
saldırı yapıldı. 22'si ağır olmak üzere 100'e yakın
yaralı (02. 02. 1975)
- TÖB-DER'in düzenlediği
kapalı salon toplantısına ülkücülerin saldırısı
sonucu çıkan olaylarda bir kişi öldürüldü, onlarca
kişi yaralandı. Yüze yakın işyeri tahrip edildi.
(15-16 Şubat 1975)
- Arguvan Belediye
Başkanının oğlu Naci Orhan silahlı saldırıdan ağır
yaralandı. (01. 07. 1975)
- Doğanşehir'de ülkücüler,
İbrahim Elmas ve Hasar Basri Elmas'ı döverek ağır
yaraladılar. (12. 08.1975)
- Hasan Şahin (Emekli
öğretmen, solcu) dövülerek yaralandı. (17. 09. 1975)
- Akçadağ İlköğretim
Okulu'ndan 500 sol görüşlü öğrenci, ülkücülerin
saldırısına uğrayarak yaralandı ve okuldan uzaklaştırıldı.
- TÖB-DER Bölge Temsilcisi
İbrahim Nacar dövülerek ağır yaralandı. (26. 02.
1976)
- Ticaret Lisesi Müdürü
Mehmet Paçacı dövülerek ağır yaralandı. (02. 03.
1976)
- TÖB-DER üyesi Haydar
Daban, ülkücüler tarafından dövülerek yaralandı.
(30. 03. 1976)
- Yatılı okul sınavlarına
girmek için Hekimhan'dan Malatya'ya gelen 200 öğrenci
komandolar tarafından garajda dövüldü. (14. 05.
1976)
- Gayret Gazetesini
basan Ülkücüler, malzemeleri dağıtarak tahrip etti.
(1976)
- Turan Emeksiz Lisesine
saldıran ülkücülerle öğrenciler arasında çıkan çatışmada
5 polis, çok sayıda öğrenci yaralandı. (24. 03.
1977)
- İlçe Seçim Kurulu
üyesi öğretmen Hüseyin Yıldırım, uğradığı saldırıda
yaralandı. (10. 04.1977)
- Malatya Eğitim Enstitüsü'nü
basan komandolar, 10 kız öğrenciyi ağır yaraladı.
- Ticaret Lisesi öğrencilerinden
Sultan Alper ile Aynur Malatyalı, ülkücülerin saldırısı
sonucu yaralandı. (17. 03. 1978)
- Malatya Yüksek Meslek
Lisesi'nde okuyan öğrenciler üzerine silahla ateş
açılması sonucu Ahmet Şerif, Battal Erdem, Azmi
Ayten ağır yaralandı; Ahmet Şerif Satılmış olay
yerinde yaşamını yitirdi. (05.04. 1978)
- Çavuşoğlu Mahallesine
yapılan silahlı saldırı sonucu Zeynel Adıgüzel öldü,
Müslüm Adıgüzel yaralandı. (17. 04. 1978)
- Derme İlkokulu önünde
bir taksiye ateş edildi, üç kişi yaralandı.
- Eğitim Enstitüsüne
gece silahla ateş edildi ve okul yakılmak istendi.
(08. 06. 1978)
- Eğitim Enstitüsünde
bir grup öğrenci Valiliğe yürümek isterken çıkan
çatışmada bir polis, iki sivil yaralandı. (28. 06.
1978)
- Ülkücülerin gittiği
Turan Emeksiz Caddesi üzerindeki bir kahve gece
silahla tarandı, ikisi ağır olmak üzere on kişi
yaralandı. (14. 09. 1978)
- Silahlı saldırıya
uğrayan özel bir hastanenin başhekimi Dr. Mehmet
Alp ağır yaralandı. (08.05.1979)
- Gazeteci ve Turizm
Müdür Yardımcısı Cumali Uyan, silahlı saldırı sonucu
ağır yaralandı. (17.05.1979)
- Öğretmen Ömer Bozkurt
silahlı saldırıda yaralandı. (13. 09. 1979)
- Köy Koop Genel Başkan
Yardımcısı Nurettin Elmasulu uğradığı silahlı saldırıda
ağır yaralandı.(20. 09. 1979)
- Salt Köprü Mahallesinde
bir eve baskın düzenleyen silahlı kişiler bir kişiyi
öldürdü, iki kişiyi ağıryaraladı. (25. 10. 1979)
- Doğanşehir'de çıkan
silahlı çatışmada Adnan Çiftçioğlu ölürken, Oktay
Turan ağır yaralandı. (07.02. 1980)
·Adı Mesleği Öldürülme tarihi Politik tarafı
.Hamza KARAAĞAÇ Memur 15. 02. 1974 Sol
·Nüvit BARUT Serbest 13. 09. 1975 Belirsiz
·Kazım GÖKTAŞ Öğrenci 06. 12. 1975 Sol
·Mehmet ŞENSES Polis 22. 01. 1976
·Bekir ALTINDAĞ Bekçi 22. 01. 1976
·İlker AKMAN Mühendis 25. 01. 1976 Sol
·Y. Ziya GÜNEŞ Öğrenci 25. 01. 1976 Sol
·H. Basri TEMİZALP 25. 01. 1976 Sol
·Naim KORKMAZ İşçi 25. 08. 1976 Sol
·Mehmet YILMAZ Öğretmen 26. 01. 1977 Sol
·Mehmet ERBAŞ Muhtar 02. 06. 1977 Sol
·Kaya ÇAVDAR Öğrenci 20. 11. 1977 Sağ
·Mahmut TANER Serbest 11. 12. 1977 Sağ
·Mustafa BAR İşçi 22. 01. 1978 Sol
·Haydar CERİTLİ İşçi 22. 01. 1978 Sol
·Erhan BİTLİSLİ Mühendis 25. 01. 1978 Sol
·Metin KORKMAZ Öğrenci 10. 03. 1978 Sol
·Hasan YASİN Öğrenci 10. 03. 1978 Sol
·Ahmet Şerif SATILMIŞ Öğrenci 04. 04. 1978 Sağ
·Zeynel ADIGÜZEL Öğrenci 14. 04. 1978 Sol
·Vedat GÖKDEMİR Öğrenci 14. 04. 1978 Sağ
·İbrahim Ömer TOY Öğrenci 14. 04. 1978 Sağ
·Hamit FENDOĞLU Belediye Bşk. 17. 04. 1978 Sağ
·Hanife FENDOĞLU Ev Kadını 17. 04. 1978
·Bozkurt FENDOĞLU Çocuk 17. 04. 1978
·Mehmet FENDOĞLU Çocuk 17. 04. 1978
·Saip HAZER Öğrenci 18. 04. 1978 Sol
·Özcan TÜRKSEVER Öğrenci 18. 04. 1978 Sol
·Naci ERGÜVENLİ Öğrenci 18. 04. 1978 Sol
·Doğan GÜL Öğrenci 18. 04. 1978 Sol
·Tahir KÖRÜKÇÜ Öğrenci 18. 04. 1978 Sağ
·Murtaza İÇEN Öğretmen 21. 06. 1978 Sol
·Turgay GÜRPINAR Öğrenci 03. 08. 1978 Sol
·Yüksel MAZMANOĞLU Esnaf 30. 08. 1978 Sol
·Hasan BAŞYURT Memur 22. 09. 1978 Sol
·Haci YİĞİT İşçi 24. 09. 1978 Sol
·Müslüm KOYUNCU Serbest 24. 09. 1978 Sol
·Mehmet BENLİ Öğrenci 24. 09. 1978 Belirsiz
·Ali BİLMENER Öğrenci 24. 09. 1978 Sol
·Hasan ÇINAR Öğretmen 25. 09. 1978 Sol
·Şinasi SERDAROĞLU Öğrenci 26. 09. 1978 Sol
·Recep EROĞLU Serbest 27. 09. 1978 Sol
·Kemal PAŞAHAN Öğrenci 28. 09. 1978 Sağ
·Vahap EREN Öğrenci 28. 09. 1978 Sol
·İhsan ENGİN Öğrenci 09. 10. 1978 Sol
·Tahir ÖZYAZGAN Öğrenci 10. 10. 1978 Belirsiz
·Murtaza KAYA Öğretmen 25. 10. 1978 Sol
·H. Abdullah KÖSE Öğretmen 26. 10. 1978 Sağ
·Hasan ÖZGÜR Çiftçi 02. 11. 1978 Sol
·Ramazan ORAL Öğretmen 03. 12. 1978 Sol
·Alişar DURHAN Serbest 20. 12. 1978 Sağ
·Bülent GÜL Öğrenci 22. 12. 1978 Belirsiz
·Mustafa ÜNAL Eczacı Kalfası 13. 06. 1979 Sol
·Nevzat YILDIRIM Öğretmen 08. 06. 1979 Sol
·Ali ELÇİ PTT Müd. 19. 07. 1979 Sol
·Ertuğrul EMİR Öğrenci 26. 08. 1979 Sol
·H. Hüseyin TULUK Mühendis 22. 09. 1979 Sol
·Mirza KORKMAZ Marangoz 24. 09. 1979 Sol
·Zeki SERELİ Öğrenci 12. 10. 1979 Belirsiz
·Mustafa ÖCAL Odacı 16. 11. 1979 Belirsiz
·Hasan ÖZTÜRK Eczacı Kalfası 20. 11. 1979 Sol
·Hüseyin ASLAN Emekli Memur 26. 11. 1979 Sol
·Nurettin KILISDOĞAN İşçi 08. 12. 1979 Sol
·Necati İÇEN İşçi 09. 12. 1979 Belirsiz
·Ömer ASLAN Öğretmen 10. 12. 1979 Belirsiz
·Mehmet YUMRUTEPE Sendikacı 26. 12. 1979 Sol
·Ahmet ÇELİK Öğrenci 27. 12. 1979 Sol
·Aziz SÜRÜ Öğrenci 29. 12. 1979 Sol
·H. Hüseyin ÇOLAKOĞLU İşçi 09. 01. 1980 Sol
·Tahsin BEZENE Şoför 21. 01. 1980 Sol
·Andan ÇİFTÇİOĞLU Esnaf 05. 02. 1980 Sağ
·Hasan DOĞAN 20. 02. 1980 Sol
·Fahrettin AKSOY Öğrenci 24. 02. 1980 Sağ
·Mehmet KIZILCIK 07. 03. 1980 Sağ
·Enver KOÇ İşçi 19. 03. 1980 Sol
·Mehmet Ali ÇİLESİZ Öğretmen 04. 04. 1980 Sağ
·Halit ERTAŞ Öğretmen 09. 04. 1980 Sol
·Hidayet VARAN Şoför 19. 04. 1980 Sağ
·Hasan KARAGÖZ Öğretmen 28. 04. 1980 Sol
·Bektaş MUTLU Öğretmen 09. 05. 1980 Sol
·Nusret ARIBANLI İşçi 17. 05. 1980 Sağ
·Muharrem YILDIRIM Öğretmen 21. 06. 1980 Sol
·Şahap ÖZELÇİ Tamirci 23. 06. 1980 Sağ
·Ahmet ÖZDİLEK Polis 08. 07. 1980 Belirsiz
·Vahap ÖKSÜZ Esnaf 17. 07. 1980 Belirsiz
·Bahattin KAYA Memur 17. 07. 1980 Sağ
·İhsan YILDIRIM Öğrenci 17. 07. 1980 Sağ
·Mehmet DURAK Öğrenci 17. 07. 1980 Sağ
·A. Seyit ERTAŞ 23. 07. 1980 Sol
·Ali KUTLAR Öğretmen 01. 08. 1980 Sol
·Sadık TOPER İşçi 05. 08. 1980 Sağ
·Abbas KALI 14. 08. 1980 Sağ
·Osman TERDİ Bakkal 20. 08. 1980 Sağ
·Abuzer KUTLU Kitapçı 25. 08. 1980 Sağ
·Cemal GÜLER Gözlükçü 28. 08. 1980 Sol
·Semai ERCAN 09. 09. 1980 Sağ
·Bektaş TÜRK Çocuk 09. 09. 1980
·Mehmet KORKMAZ Şoför 09. 09. 1980 Sağ
·H. Hüseyin DEDE Öğretmen 09. 09. 1980 Sol
·Mahmut GÜLTAŞ İşçi 10. 09. 1980 Sağ
·Selahattin KARATAŞ Öğretmen 11. 09. 1980 Sol
|
Bu bilgiler, Malatya'da kurulu Görüş ve Gayret Gazetelerinin
1974-80 yıllarında yayımlanan sayılarından derlenmiştir.
KAYNAKLAR
1) DİE Milletvekili Seçim Sonuçları
2) Mahmut Makal, Karanlığı Zorlayanlar, Başak Yayınları,
Ankara 1992, s. 86
3) TÖB-DER Dergisi, Sayı: 91, 15. 02.1975
4) Cumhuriyet Gazetesi, 18. 02.1975
5) TÖB-DER Dergisi, Sayı: 95, 15. 04. 1974
6) TÖB-DER Dergisi, Sayı: 4, 01.04.1975
7) Adana DGM Savcılığı İddianamesi (1975 / 24)
8) Adana DGM İddianamesi
9) Gayret Gazetesi, 08. 11. 1975 - Malatya
10) Gayret Gazetesi, 08. 11. 1975 - Malatya
11) Gayret Gazetesi, 11. 11. 1975 - Malatya
12) Gayret Gazetesi, 10. 11. 1975 - Malatya
13) Abdullah URAZ, Sonhavadis Gazetesi, 20. 04. 1978
14) Erhan AKYILDIZ, Milliyet Gazetesi, 20. 04. 1978
15) Tercüman ve Milliyet Gazeteleri, 20. 04. 1978
16) Cumhuriyet Gazetesi, 21. 04. 1978
17) Sonhavadis, 20. 04. 1978
18) Cumhuriyet, 20. 04. 1978
19) Geniş bilgi için bak.: 18, 19, 20 Nisan 1978 tarihli
Tercüman, Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet
20) Cumhuriyet, 22. 04. 1978
21) Tercüman, 24. 04. 1978
22) 19-20.04.1978 tarihli Cumhuriyet, Tercüman, Sanhavadis,
Hürriyet, Milliyet
23) Ortadoğu Gazetesi, 23. 04. 1978
24) Hürriyet, 19. 04. 1978
25) Tekin ERER, Sonhavadis, 23. 04. 1978
26) Tercüman, 21. 04. 1978
27) Tercüman, 20. 04. 1978
28) Sonhavadis, 21. 04. 1978
29) Milliyet, 20. 04. 1978
30) Reşit KISACIK, Cumhuriyet, 21. 04. 1978
31) 22.04.1978 tarihli Sonhavadis, Hürriyet, Milliyet Gazeteleri
32) 22.04.1978 tarihli Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet Gazeteleri
33) 22.04.1978 tarihli Milliyet, Sonhavadis, Hürriyet, Cumhuriyet
Gazeteleri
Geniş bilgi için:
TÖB-DER Dergisi, Sayı: 90, 92, 94, 98, 102
Alpay KABACALI, Cumhuriyet Gazetesi, 24. 04. 1978
M. Reşat GÜLEKEN, Milliyet, 24. 04. 1978
Birikim Dergisi, Sayı: 39, Mayıs 1978
Muzaffer İlhan Erdost, Faşizm ve Türkiye
Ülke Dergisi, Sayı 8
Aydınlık Gazetesi, 18, 19, 20, 21 Nisan 1978
----------
Kaynak:
Pirsultan Abdal Kültür Derneği
|